12.02.2026

Kayıhan Pala: “Sağlığın En Temel İnsan Hakkı Olduğu Gerçeğinden Yola Çıkarak Yurttaşların Önündeki Bütün Engelleri Kaldıracağız"

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi (CAO) Sağlık Politika Kurulu Başkanı Kayıhan Pala, Türkiye'nin sağlık sistemindeki derin sorunları verilerle ortaya koyarak, CHP'nin kamucu, ücretsiz ve erişilebilir sağlık vizyonunu açıkladı. Pala, "Sağlık alanını ticarileştiren bütün uygulamaları bir kenara bırakıp, sağlığın en temel insan hakkı olduğu gerçeğinden yola çıkarak yurttaşların önündeki bütün engelleri kaldıracağız" dedi. Pala, bugün CAO'da düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi:

SAĞLIK POLİTİKA KURULU ÇALIŞMALARINA BAŞLADI

Günaydın. Bugün Cumhuriyet Halk Partisi Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi Sağlık Politika Kurulu’nun sağlık alanındaki çalışmaları konusunda kısaca bilgi vermeye çalışacağım. İlk olarak politika kurulumuzun üyelerini tanıtmak isterim: Profesör Doktor Sinan Adıyaman; kendisi Türk Tabipleri Birliği'nin eski başkanlarından. Profesör Doktor Murat Arslan; Veteriner Hekimler Birliği'nin eski başkanlarından. Profesör Atilla Stefan Ataç; Diş Hekimleri Birliği'nin eski başkanlarından. Doktor Murat Çan; Cumhuriyet Halk Partisi Samsun milletvekili. Profesör Sergül Duygulu; bir hemşire meslektaşımız. Eczacı Arman Üney; Türk Eczacıları Birliği'nin bir önceki dönem başkanı ve Doktor Aylin Yaman; Ankara milletvekili olmak üzere Cumhuriyet Halk Partisi'nin Sağlık Politika Kurulu kurulmuş ve çalışmalarına başlamış durumdadır.

SAĞLIK SİSTEMİNDEKİ MEVCUT DURUM VE YANIT VERİLEMEYEN GEREKSİNİMLER

Şimdi, "İlk önce biz ne yapacağız?" sorusuna yanıt vermeden Türkiye'de sağlık alanındaki mevcut duruma ilişkin birkaç sorun alanına değinmek isterim. Hepinizin bildiği gibi sağlık sistemi bugün artık Türkiye'de yurttaşların gereksinimlerine yanıt verememektedir. Yanıt verememesine ilişkin birkaç çerçeveyi çizecek olursak; örneğin Türkiye'de yaşayanların ömrü Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayanlardan ve OECD ülkeleri ortalamasından daha kısa. Sağlık hizmetlerine erişimde ciddi sorunlar var. Artık "randevu krizi" diye adlandırdığımız bir krizden ilaç ve tedaviye erişim sorunlarına kadar geniş bir perspektiften söz edebiliriz. Sağlık hizmetlerinin kalitesi ile ilgili sorunlar var. Dünyanın hiçbir yerinde bir hekim hastasına 5 dakika ayırarak gerçekten hekimlik alanına ilişkin bilgisini ve becerisini ortaya koyamaz. Sağlık çalışanları aşırı iş yükü altında. Sağlık alanında eğitim alanların önemli bir bölümü bugün işsiz ve sağlık emek gücü bütünlüklü bir süreç olarak değerlendirilmiyor. Sağlıkta eşitsizlikler derinleşiyor ve şehir hastaneleri örneğin Sağlık Bakanlığı bütçesini rehin almış durumda. Sağlık alanındaki sorunlar kuşkusuz bunlarla sınırlı değil ama bunlar aslında sağlık sisteminin gereksinimlere nasıl yanıt veremediğinin göstergelerinden birkaç tanesi.

YAŞAM SÜRESİNDEKİ GERİLEME VE PANDEMİ YÖNETİMİ

Az önce söylemiştim; Türkiye'de yurttaşlar OECD ülkeleri ortalamasından neredeyse 4 yıl daha kısa yaşıyorlar ve Türkiye pandemi sonrasında ömrün en fazla azaldığı ülke OECD ülkeleri arasında. Bunun da daha önce de açıklamaya çalıştığımız gibi pandeminin maalesef ülkemizde iyi yönetilememesiyle doğrudan ilişkisi var. Şimdi, "Doğumda beklenen yaşam süresi daha kısa" diyoruz ama Türkiye böyle bir ülke değildi. Bakın, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldiği yıllarda Türkiye'de yaşayanların ömrü Dünya Sağlık Örgütü Avrupa bölgesinde yaşayanlardan çok daha yüksekti. Bu 2014'e kadar da böyle sürdü. 2007'den itibaren ömür durağanlaştı. Avrupa bölgesinde yaşayanlarda doğumda beklenen yaşam ümidi artarken Türkiye'de bu durağanlaşma 2014 yılına kadar sürdü. 2014 yılından sonra ise maalesef azalmaya başladı. Bugün Türkiye'de yaşayan herkesin ömrü, ortalama yaşam süresi Dünya Sağlık Örgütü Avrupa bölgesinde yaşayan ülkelerden kısa ve Covid-19 pandemisi sonrasında da bu ara giderek açıldı.

SOLUNUM SİSTEMİ HASTALIKLARI VE HAVA KİRLİLİĞİ TEHDİDİ

Öte yandan 20 yıllık ölüm nedenlerine baktığımızda solunum sistemi hastalıklarından ölümlerde çok ciddi bir artış var. Sigaranın, tütünün yanı sıra hava kirliliği bu artışta önemli etmenlerden bir tanesi ve maalesef AKP iktidarı, Sağlık Bakanlığı, Çevre Bakanlığı hava kirliliğini ciddiye alarak bunu önlemek üzerine bir planı hayata geçirebilmiş değil. Bulaşıcı hastalıklardan ölümler Avrupa'dan yüksek, Covid-19 pandemisi ile ilişkin ölümler ise Avrupa'nın iki katı.

BEBEK ÖLÜM HIZINDAKİ DERİN EŞİTSİZLİKLER

Türkiye'de ciddi sağlık eşitsizlikleri olduğunu söylemiştik. Bir tane örnek vermek gerekirse bebek ölüm hızına bakın; Türkiye'de ortalama her yıl doğan 1000 bebekten 9’u hayatını kaybediyor. Ama bu sayı örneğin Artvin'de 4 civarında, 4'ün altında; ama Gaziantep'te bunun 4 katından fazla, 17 civarında. Dolayısıyla her doğan 1000 bebekten 4 katından daha fazla olan iller arasındaki bu eşitsizlik Sağlık Bakanlığı'nın gündeminde değil. Oysa bu eşitsizlik yıllardır sürüyor. Gaziantep'te, Şanlıurfa'da, Muş'ta, Bitlis'te, Kilis'te çok yüksek bebek ölümlülükleri varken bunları azaltacak, sağlıkta eşitsizlikleri azaltacak politikalar hayata maalesef geçirilemiyor.

KAÇINILABİLİR ÖLÜMLER VE RANDEVU KRİZİ

Türkiye'de kaçınılabilir ölümlere baktığımızda da yine OECD ülkeleri ortalamasından, Avrupa Birliği ülkeleri ortalamasından çok yüksek. Almanya'yla kıyasladığımızda ne kadar yüksek olduğu çok daha net görünüyor. Hem önlenebilir nedenlere bağlı ölüm hızı hem de tedavi edilebilir nedenlere bağlı ölüm hızı Türkiye'de çok yüksek maalesef. Artık bir randevu krizinin yaşandığından söz etmiştim. Randevu krizi yalnızca merkezi randevu alma sisteminden bir uzmanlık alanında randevu almayla da sınırlı değil. Bir hekime başvuran hasta, o hekimin önerdiği birtakım tetkikleri başta tomografi, MR ve ultrason olmak üzere çektirmek istediğinde kimi zaman 6 ay, kimi zaman daha uzun süre sonrasına beklemek zorunda kalıyor. Ki bu da sağlık hizmetlerinin kalitesi açısından kabul edilebilir bir durum değil.

AŞIYLA ÖNLENEBİLİR HASTALIKLAR VE ŞEFFAFLIK SORUNU

Öte yandan Sağlık Bakanlığı açıkladığı hedefleri hiç tutturamıyor. Kızamıkla ilgili hedefleri tutturamaması bunların yalnızca örneklerinden bir tanesi. Ve kendisi faaliyet raporunda bu hedefi tutturamazken diyor ki: "Bunun nedeni biriken aşısız nüfus." Ben Plan ve Bütçe Komisyonu toplantısı sırasında da sormuştum: "Bu aşısız nüfusu kim biriktirdi acaba?" Sayın Bakan o zaman da yanıt veremedi, halen de bu soruya yanıt verememiş durumda. Ancak bu biriken aşısız nüfus nedeniyle Türkiye'de aşıyla önlenebilir hastalıklar salgın yapıyor. Örneğin kızamık çok ciddi salgınlarla karşımıza geliyor. Son günlerde yine aile hekimliği yapan meslektaşlarımızdan kızamık vakaları görüldüğüne ilişkin bilgiler var. Ama Dünya Sağlık Örgütü veri tabanına baktığımızda son 12 ay içerisinde Sağlık Bakanlığı'nın herhangi bir kızamık bildiriminde bulunmadığını görüyoruz. Bu da şeffaflıktan uzak bir yönetim anlayışını göstermesi bakımından dramatik. Ayrıca boğmaca örneğine baktığımızda 2000'li yıllardan bu yana en yüksek boğmaca vaka sayısı 2024 yılında kayıtlara geçiyor. Üstelik boğmacadan maalesef hayatını kaybeden çocuklar var. Boğmaca gibi aşıyla korunulabilen bir hastalık nedeniyle bir çocuğun hayatını kaybetmiş olması gerçekten çok üzücü, utanç verici bir durumdur. Türkiye'de bağışıklama hizmetlerinin; aşıya erişmekle ilgili, aşı yapmakla ilgili hizmetlerin kapsamlı olarak masaya yatırılması gerekir.

ŞEHİR HASTANELERİ VE SAĞLIKTA ŞİDDET ZEMİNLERİ

Sağlığın finansmanında ciddi sorunlar var. Bir tek örnek bir önceki sağlık bakanının açıklamasıyla tartışılabilir. Hatırlarsanız Sayın Fahrettin Koca bu şehir hastaneleri diye adlandırılan Kamu-Özel İşbirliği yönteminin Türkiye'ye maliyetinin 322 milyar euro kadar tutabileceğini hesapladıklarını söylemiş ve bunu azaltmaya çalıştıklarını vurgulamıştı. Bakın, bu kadar yüksek bir maliyet maalesef karşılanabilir bir maliyet değil. Üstelik Sağlık Bakanlığı'na zaten az bir bütçe ayrılırken o bütçenin %10'undan fazlasını da her yıl şehir hastanelerine ayırmak zorunda kalmak, Sağlık Bakanlığı'nın asıl sunması gereken hizmetleri, yatırımları, sağlık çalışanlarının özlük haklarını geriye bırakmaktadır. Dolayısıyla bu da çok önemli bir sorun. Üstelik şehir hastaneleri açıldıktan sonra Sayıştay raporlarında yer alan bulgular bu hastanelerin ne kadar kötü yönetildiğini, kamuya ne kadar yüksek bir maliyetinin olduğunu da her yıl gündeme getirmektedir. Öte yandan bu çok kışkırtılmış talep, çok az sayıda sağlık çalışanıyla hizmet sunma zorunluluğu ve düşük bütçe sağlıkta şiddete de zemin hazırlamaktadır. Baktığınızda Beyaz Kod sayılarının her geçen yıl arttığı ve maalesef sağlıkta şiddetin hız kesmediği çok ortadadır. Bütün bunları Türkiye'de sağlıktaki derin eşitsizliklerle birlikte ele almak gerekir. Türkiye'de iller arasında, bölgeler arasında çok ciddi sağlık eşitsizlikleri var ve AKP'nin sağlık politikaları bu eşitsizlikleri görmezden gelen bir tutumla gündeme getirildiği için de bu eşitsizlikler yıllar içerisinde derinleşmekte, herhangi bir azalma eğilimi göstermemektedir.

TİCARİLEŞME YERİNE İNSAN HAKKI

Birazını söylediğimiz aslında çok daha fazla sorunları olan sağlık sistemine ilişkin değerlendirmede açık olarak ortaya çıkmıştır ki; bizim artık iyi bir sağlık sistemine ihtiyacımız var. Ben şimdi size iyi bir sağlık sistemini kurgulamak açısından Cumhuriyet Halk Partisi'nin son kurultayında kabul edilen Cumhuriyet Halk Partisi programında yer alan ilkeler ışığında neler yapacağımızı, neler yapmaya çalışacağımızı ana hatlarıyla açıklamaya çalışacağım. Bundan sonraki günlerde, aylarda ise bu ana hatların ayrıntılarını da sizlerle paylaşacağız. İlk olarak şunu söylemek isterim: Bizim temel olarak yapacağımız şey sağlık alanındaki bakışı, anlayışı, temel amacı, paradigmayı değiştirmektir. Çünkü Adalet ve Kalkınma Partisi 2003 yılında açıkladığı "Sağlıkta Dönüşüm Programı"yla sağlık alanını ticareti yapılabilen bir metaya dönüştürmüştür. Oysa sağlık temel bir insan hakkıdır. Biz sağlık alanını ticarileştiren bütün uygulamaları bir kenara bırakıp en temel insan hakkı olduğu gerçeğinden yola çıkarak yurttaşların, hem sağlıklı kişilerin hem hastaların sağlık hizmetlerine erişiminin önündeki bütün engelleri kaldıracağız. Bizim temel felsefemiz buna dayalıdır.

BÜTÜNCÜL SAĞLIK VE TEK SAĞLIK YAKLAŞIMI

Sağlık tanımı biliyorsunuz Dünya Sağlık Örgütü tarafından 1946'da yapılmıştır. Bu tanıma göre bir kişinin sağlıklı olması yalnızca hastalığın ve sakatlığın yokluğuyla değil, bununla birlikte bedensel, ruhsal, sosyal tam bir iyilik haliyle açıklanır. Biz buna ekolojik bir iyilik halini de ekleyerek sağlık tanımına ekoloji vurgusunu getiriyoruz. Ayrıca sağlığın sosyal belirleyicileri de içinde olmak üzere sağlığı yalnızca sağlık hizmeti, tedavi edici hizmet boyutuyla ele almıyor; kişinin doğduğu, büyüdüğü, yetiştiği, çalıştığı, yaşadığı koşulların sağlığı üzerine etkisini de ele alarak sağlığı "Tüm Politikalarda Sağlık" biçiminde bütüncül bir bakışla ele alıyoruz. Ayrıca "Tek Sağlık" yaklaşımını benimsiyoruz. Siz de farkındasınız kurul üyelerimizi tanıtırken içimizde bir de veteriner hekimin varlığını paylaşmıştım. Çünkü artık sağlık bütün dünyada insan sağlığı, hayvan sağlığı ve çevre sağlığı bağlamıyla birlikte ele alınıyor. Biz de bu perspektifi benimsiyoruz. Ayrıca iklim krizinin sağlık üzerindeki etkilerini ele alan, afet ve salgınlara dirençli bir sağlık sistemi oluşturmayı da hedefliyoruz.

KAMUSAL PLANLAMA VE FİNANSMAN ODAKLI POLİTİKA

Sağlık politikamızın temel unsurları; birinci basamak sağlık hizmetlerine odaklanmış, halk sağlığını esas alan kamusal planlama ve kamusal finansman sistemiyle kurgulanacak bir sağlık politikasıdır. Burada vermek istediğimiz mesaj nettir: Bu ülkede hiçbir hastanın özel sağlık sistemine mecbur kalmayacağı koşulları yaratacağız. Dolayısıyla temel felsefemiz sağlığı insan hakkı olarak gördüğü için kimsenin özel sektöre gitmek zorunda kalmayacağı bir sağlık sistemini kurgulamak bizim temel amacımızdır.

Az önce söyledim; Sağlık Bakanlığı ne katılımcı, ne şeffaf, ne de hesap verebilir durumda. Oysa iyi bir sağlık sisteminde karar verme süreçlerine konunun taraflarının; meslek örgütleri, sendikalar gibi katılımının sağlanması, bütün uygulamalarda şeffaflık olması ve hesap verilebilmesi bizim temel yaklaşımlarımızdan bir tanesi. Bu amaca dönük olarak yerellerde "Sağlık Meclislerini", genel olarak da ulusal düzeyde bir "Sağlık Konseyi" oluşturarak katılımcı bir yönetim anlayışını benimseyeceğiz.

HALK SAĞLIĞI MERKEZLERİ VE YENİ AİLE HEKİMLİĞİ MODELİ

Sağlık sistemimizin odağında "Halk Sağlığı Merkezleri" olacak. Bu merkezlerde birinci basamak hizmetleri geniş kapsamlı bir ekiple sunulacak ve bölge tabanlı bir aile hekimliği uygulamasına geçilecek. Aile hekimleri; birtakım kiralar, elektrik, su ücretleri gibi kendilerinin ödemek zorunda kaldığı ya da kendi yanlarında birini istihdam etmek zorunda kaldıkları bir "özel muayenehanecilik" gibi adlandırılabilecek sistemle tamamen ilişkileri kesilen; kamucu, herkesin kamu çalışanı olduğu, iyi ücretlerin alındığı ve ücret güvencesinin olduğu bir sistemi; koruyucu, tedavi edici ve rehabilite edici hizmetlerin bir arada sunulduğu bir sistemi kuracağız. Bu sistem içerisinde ağız ve diş sağlıklarının tamamen elbette ücretsiz olarak sunulması da esas olacak.

Halk Sağlığı Merkezlerinde sorunu çözülemeyen hastaların sevk edileceği ilk kurum semt poliklinikleri olacak. Biliyorsunuz semt poliklinikleri uzun yıllardır Türkiye'de var olan yapılar ama çok az. Biz bunları yaygınlaştıran ve nüfusa göre belli sayılarda ülkenin her yanında bulunan kurumlar biçimine dönüştüreceğiz. Çünkü uzman hekimlerin ve laboratuvarların bulunduğu semt polikliniklerinde hizmet sunmak, hastanelerle karşılaştırıldığında hem coğrafi erişim açısından daha kolay hem de daha verimli uygulamalar. Dolayısıyla biz sağlık sisteminin verimliliğini, elimizdeki bütçenin uygun kullanımını ön plana çıkartıyoruz.

BASAMAKLANDIRILMIŞ SEVK SİSTEMİ VE KAPATILAN HASTANELERİN AÇILMASI

Basamaklandırılmış bir sevk sistemiyle hastaların ilk önce birinci basamağa, Halk Sağlığı Merkezlerindeki kendi aile hekimlerine başvurdukları, eğer orada tedavileri mümkün değilse kolaylıkla randevu alabilecekleri bir sistemi gündeme getiriyoruz. Tabii bu sistemi gündeme getirirken aile hekimi başına düşen kişi sayısının azaltılması da temel yaklaşımlarımızdan birisi olacak. Sağlık Bakanlığı her basamakta hem Halk Sağlığı Merkezi, hem poliklinik, hem devlet hastanesi gibi bütün sağlık kuruluşlarını yeterli sayıda ve iyi nitelikte sağlayacak. Şemamıza bakacak olursak bazı kırsal alanlarda nüfusun bir bölümü halen kırsal alanda yaşadığı için bir "Sağlık Evi" yapısının olduğu, oradan Halk Sağlığı Merkezi, semt polikliniği, hastanelerin söz konusu olduğu bir yapıyı gündeme getiriyoruz.

Bu arada sağlık emek gücü yetiştiren bütün fakülteler; tıp, eczacılık, diş hekimliği, hemşirelik gibi öğrencilerin burada staj yapması olanağına da kavuşarak aslında mezun olduktan sonra nerede hizmet göreceklerse orada da güçlü bir şekilde staj yapmış olarak hayata atılabilecekler. Kamu hastanelerini hem verimlilik hem de kolay erişim ilkeleri açısından gözden geçireceğiz ve kapatılan devlet hastanelerini bu gözden geçirme sonucunda büyük ölçüde açacağız. Buradaki gördüğünüz fotoğraf Bursa'daki Muradiye Devlet Hastanesidir. 2019'da kapatıldı, üstünden 7 yıl geçti, henüz açılamadı, daha ne zaman da açılacağı belli değil. Dolayısıyla insanların çok uzaktaki şehrin dışındaki şehir hastanelerine gitmek zorunda kalmayacakları, özel sektöre gitmek zorunda kalmayacakları, evlerinin yakınında kolay ulaşabilecekleri semt polikliniklerinin yanı sıra devlet hastanelerinin de onlara hizmet sunacak biçimde inşa edilmesini ve hizmet sunmasını sağlayacağız. Bu arada kamu hastanelerini 100 yatak ile 600 yatak arasında hizmet sunan hastaneler biçimine dönüştürmeyi düşünüyoruz. Çünkü 600 yataktan fazla yatağı olan hastanelerin verimsiz olduğu birçok kez kanıtlanmış durumda. AKP'nin bugün yaptığı gibi 3000-4000 yataklı hastaneler ki biliyorsunuz bazıları bunlara artık "hastane fabrikaları" adını veriyor; hem verimlilik açısından uygun değil hem de hizmet sunumu açısından sağlık çalışanlarının da memnun olmadığı, oradan hizmet almak zorunda kalan insanların da o kargaşa içerisinde hizmete erişim olanaklarının sınırlandığı bir yapı. Dolayısıyla bu yapıyı sağlık hizmetinin önünde engel olmaktan çıkaran bir tarzda yeni bir yaklaşımla gündeme getireceğiz.

ACİL SERVİSLERİN DÜZENLENMESİ VE ŞEHİR HASTANELERİ SÖZLEŞMELERİ

Türkiye'de acil servisler ciddi bir sorun. OECD ülkeleriyle kıyasladığımızda örneğin 100 kişi başına Türkiye'de 6 kat daha fazla acil servislere başvuru var. Bu kadar yüksek başvuru sırasında gerçek acil olgulara daha geç müdahale edilebildiği için bu acil olgular açısından ciddi bir yakınmaya yol açarken öte yandaki bu kargaşadaki aşırı iş yükü acil servislerde çalışan meslektaşlarımızın ciddi bir tükenmişliğe doğru sürüklenmesine de yol açıyor. Biz acil servisleri yalnızca acil hastaların yararlanacağı biçime dönüştüreceğiz. Acil olmayan hastaların rutin olarak sağlık hizmetlerinden kolaylıkla yararlanabilecekleri, ona kolaylıkla erişebilecekleri bir sağlık sistemini hayata geçireceğiz. Şehir hastanelerini kamunun üzerinde yük olmaktan çıkaracağız. Bakın burada fotoğrafta görüyorsunuz; Bursa Şehir Hastanesi'nin bir yerinde "yönetim" yazıyor, bir yerinde "başhekimlik" yazıyor. Buradan da çok net anlaşılabilir ki şehir hastanelerini Sağlık Bakanlığı'na bağlı başhekimler yönetmiyor. Çünkü yönetim başka bir organizasyonda, bir şirkette. Biz bu şirket yapısını ortadan kaldıran, buralara çok yüksek kaynak aktaran yapıyı tamamen mercek altına alıp sözleşmelerini inceleyip kamunun üzerinde yük olmaktan çıkaracağız.

SAĞLIK EMEK GÜCÜNÜ; PLANLAMA, YETİŞTİRME VE İSTİHDAMLA BİR BÜTÜNLÜKLÜ SÜREÇ OLARAK ELE ALACAĞIZ

Sağlık emek gücü ile ilgili Türkiye'de çok ciddi sorunlar var. Nüfus başına en düşük hekim, en düşük hemşire sayısıyla kışkırtılmış bir talep nedeniyle Avrupa'daki meslektaşlarından iki kez, üç kez, bazen dört kat daha fazla çalışmak zorunda bırakılan bir sağlık emek gücü var. Biz sağlık emek gücünü planlama, yetiştirme ve istihdamla bir bütünlüklü süreç olarak ele alacağız. Yani sayıyı planlarken Türkiye'nin ihtiyacını gözeteceğiz. Planladığımız sayıdaki hekimi, hemşireyi, diş hekimini, eczacıyı, veteriner hekimi nitelikli olarak yetiştireceğiz ve yetiştirdiklerimizi de istihdam etmek için çaba harcayacağız. Bugün olduğu gibi çok sayıda ve nitelik gözetilmeksizin açılan sağlık alanındaki fakülteler, tıp fakülteleri başta olmak üzere Türkiye'nin ihtiyacına maalesef yanıt vermekten uzaktır. Bunu da ortadan kaldıracağız. Kamu çalışanlarının istihdamı konusunda öncelikle kamuda çalışanların refah düzeyini artıracağız. Bugün olduğu gibi çok düşük temel maaşlarla istihdam edilmelerinin önüne geçeceğiz. Performansa dayalı ek ödeme sistemini tamamen kaldıracağız. Biliyorsunuz aslında adı performansa dayalı olmasına rağmen kendisi "hizmet başı ödeme sistemi" gibi çalışan ve gerçekten sağlık çalışanlarını da zor durumda bırakan, hastaların da yararına olmayan bir sistem. Bunu tamamen ortadan kaldırıp kamudaki bütün sağlık çalışanlarının gelirlerinin en az %80'i temel maaştan oluşacak şekilde bir planlama ve program yapacağız. Şimdiki hesaplarımıza göre yılda en az 30.000 -bu sayıyı artırabileceğimizi düşünüyoruz ama- 5 yılda 150.000 yeni sağlık çalışanını istihdam edeceğiz. Böylece her gün Meclis’te kapımıza "ne zaman bize yeni kadrolar açılacak?" diye başvuran değişik mesleklerden sağlık alanındaki lisans mezunlarının işsizliğini de büyük bir ölçüde çözeceğiz. Özel sektörde çalışanların da en başta hem iş güvencesi hem gelir güvencesine kavuşmalarını sağlayacak düzenlemeler yapacağız.

KATKI PAYI VE İLAVE ÜCRETLERE SON

Finansmanda kamunun ağırlıklı olduğu merkezi ve yerel yönetim bütçelerinden yararlanacağız. Bugün görüyorsunuz Türkiye, OECD ülkeleri içerisinde gayri safi yurt içi hasıladan sağlığa en az pay ayıran ülkelerden bir tanesi. Biz genel bütçeden Sağlık Bakanlığı'nın payını %10'un üstüne çıkartırken gayri safi yurt içi hasıladan da sağlığa ayrılan payı ilk aşamada en az %6, daha sonra da %8 düzeyine çıkaracağız. Buradan söylemek istediğimiz önemli bir mesaj: Sağlık hizmetlerine erişim sırasında işte "katkı payı", "ilave ücret", "fark ücreti" gibi adlarla herhangi bir ücretin alınmasının önüne geçeceğiz. Dolayısıyla sağlık hizmetinden yararlanmak isteyenler açısından onların erişiminin önündeki finansal engelleri kaldıracağız. Biliyorsunuz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi özellikle 2009 ekonomik krizinden sonra burada da göründüğü gibi faiz dışı harcamalarla kıyaslanmayacak ölçüde kamu sağlık harcamalarını düşürttü. Dolayısıyla biz bugünkü Cumhurbaşkanlığı hükümetinin sağlık alanını önemsemeyen, harcamalar açısından geride bırakan anlayışını tamamen reddediyoruz. Sağlık en temel insan hakkı olduğu gibi aynı zamanda da herkesin en önceleyeceği alanlardan birisi olmalı. Buradan yurttaşlara sorayım: Örneğin hayatta en sevdiğiniz kişinin bir hastalığı söz konusu olduğunda onun sağlığına erişmesinin önemi sizin için hayatın diğer alanlarıyla kıyaslandığında önem derecesi açısından nerede durmaktadır? Kuşkusuz ki hayatta en sevdiklerimizin sağlığı hepimizin hayattaki en öncelikleri arasındadır. Dolayısıyla kamu bütçesi içerisinde faiz dışı harcamalar bir yandan artarken sağlık alanının harcama kalemlerinin azaltılmasını, sağlığa daha az pay ayrılmasını asla kabul etmiyoruz. Sağlık, eğitim bu bütçe içerisinde en fazla kaynak ayrılacak alanlar içerisinde yer almalıdır.

OKUL SAĞLIĞI, BİR ÖĞÜN BESLENME VE REFİK SAYDAM HIFZISSIHHA ENSTİTÜSÜ’NÜN YENİDEN KURULMASI

Biliyorsunuz Türkiye'de bir okul sağlığı organizasyonu yok. Biz okul sağlığını Türkiye sağlık sisteminin bir parçası ve birinci basamak sağlık hizmetlerinin içinde yer alan bir alan olarak görüyoruz. Buna göre bir örgüt yapısı kuracağız. Bir öğün sağlıklı beslenmeyi de Milli Eğitim Bakanlığı ile birlikte sağlayacağız. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü yeniden kuracağız. Burada 1970'li yıllarda bu enstitü tarafından üretilen aşıların sayılarını ve bu aşıların ne kadarının yurt dışına gönderildiğine ilişkin sayıları görüyorsunuz. 1928 yılında kurulan bu enstitü 1930'lardan itibaren yalnızca Türkiye'nin aşı ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmemiş, aynı zamanda Çin de içinde olmak üzere dünyaya aşı göndermiştir. Şimdi bazı AKP'li politikacılar kendi iktidarlarından önce işte "şu yoktu, bu yoktu" diye adlandırırken 1928'den itibaren aşı üreten ülkede kendi iktidarları döneminde tek bir doz insan aşısı üretilemediğinin altını çizmekten kaçınıyorlar. Buradan söyleyelim: Bizim iktidarımızda Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü hem ulusal aşı üretim merkezi hem de referans laboratuvarı olarak, 1950'li yıllarda Dünya Sağlık Örgütü'nün referans laboratuvarında olduğu gibi bir laboratuvar işlevi üstlenecektir.

İLAÇ POLİTİKASI, NADİR HASTALIKLAR VE TOPLUM RUH SAĞLIĞI

İlaç politikası ve eczacılık alanında da yapmamız gerekenler var. 30.000’in üzerindeki eczanede hizmet sunan eczacı meslektaşlarımızı birinci basamak sağlık hizmetleri içerisinde hizmet sunacak bir yapıyla bu sistemin içerisinde katmak için bir hazırlık içerisindeyiz. Geri ödeme politikalarının yetersizliğinin farkındayız. İlaç Fiyat Kararnamesi’nin ne eczacıların ne ilaç işverenlerinin ne de hastaların ihtiyaçlarını karşılamada yeterince iyi bir alan sağlayamadığını da görüyoruz. Bunları değiştireceğiz. Ayrıca nadir hastalıklar söz konusu olduğunda hem yenilikçi tedavileri hem de yetim ilaçları hastalarla buluşturan bir ilaç politikası geliştireceğiz ve yerli üretimi destekleyeceğiz. Toplum ruh sağlığı yasası çıkaracağız. Bugün ülkenin halen böyle bir yasası yok ve Toplum Ruh Sağlığı Merkezlerini ihtiyaca göre artıran, birinci basamakla entegre eden bir sağlık politikası güdeceğiz.

CEZAEVLERİNDE SAĞLIK VE ADLİ TIP KURUMU

Cezaevlerinde sağlık, sağlık alanındaki önemli sorunlardan bir tanesi. Bugün itibariyle örneğin Tayfun Kahraman, biliyorsunuz, yeniden hastaneye yatırılmak zorunda kalındı. Cezaevlerinde bulunanlar işledikleri suç nedeniyle cezalandırıldıkları süre içerisinde bir de sağlık hizmetlerine erişemedikleri için ikinci bir kez cezalandırılıyor gibi bir durum var. Bu arada suçsuz yere cezaevlerinde bulundurulanları bunun dışında tutarak söylüyorum. O yüzden bizim cezaevlerinde yaşayanların sağlığını hem koruyan hem geliştiren hem de kısa sürede erken tanıyla, tedaviyle buluşturan bir yapıda ele almamız gerekir. Bugün itibariyle cezaevlerinde sağlık hizmetlerinde ne Sağlık Bakanlığı ne de Adalet Bakanlığı yeterince bir sorumluluk ve işlev üstlenmemektedir. Biz bu alanı çok önemsiyoruz. Ayrıca cezaevlerindeki tecrit ve kuyu tipi cezaevleri gibi kavramların da Türkiye'nin gündeminden düşmesi için de bir çaba harcayacağımızı burada söylemek isterim. Adli Tıp Kurumu da her ne kadar bugün Adalet Bakanlığı yapısı içerisinde bulunuyorsa da bizim sağlık politikalarımızın bir parçasını oluşturacak. Adında "tıp" geçen bir kurumun bilimsel ve kanıta dayalı olarak adaletin sağlanması için görüş hazırlayabileceği bir zemini gündeme getireceğiz. Biliyorsunuz, belediye başkanımız Mehmet Murat Çalık’ın başına gelenler, Adli Tıp Kurumu’nun aslında içerisindeki o "tıp" sözcüğünü hak etmeyen bir tutumla zaman zaman raporlamalar yapabildiğini de tartışılır hale getirmiştir. Dolayısıyla burayı da hem özerk, hem şeffaf ve evrensel ilkelere uygun bir kurum biçimine dönüştüreceğiz.

65 YAŞ ÜSTÜ YURTTAŞLARA EVDE SAĞLIK HİZMETİ

Buraya kadar konuştuklarımızı özetleyecek olursak; sağlıklı yurttaşlar için örneğin çocuklar için okul sağlığı programını sağlık sisteminin bir parçası haline getiriyoruz. Erişkinler için çalışan sağlığı ve güvenliği programını bu sistemin bir parçası haline getiriyoruz ki bugün itibariyle çalışan sağlığı ve güvenliği yalnızca Çalışma Bakanlığı'nın sorumluluğundadır gibi bir anlayış hâkim. Oysa burada Sağlık Bakanlığı'nın bir işlev üstlenmesi lazım. Bunu önümüzdeki aylarda size kapsamlı olarak anlatacağız; bugüne kadar olmayan ama bizim iktidarımızda yapmaya çalışacağımız bir şey. Toplum da giderek yaşlandığı için 65 yaşın üstündeki yurttaşlarımızı her 6 ayda bir evlerinde ziyaret ederek kan basınçlarını, kan şekerlerini kontrol ederek gerek duyarlarsa birinci basamak ya da daha üst basamaklara gitmelerini sağlayarak onların da daha uzun ve daha sağlıklı bir ömür geçirmelerini sağlayacağız.

Hastalar söz konusu olduğunda acil olan hasta her kuruma kolaylıkla başvurabilecek. Acil olmayan hastalar için basamaklandırılmış bir sevk sistemi, kolay randevu alınabilen bir sevk sistemini hayata geçiriyoruz. Tıbbi rehabilitasyonu sağlık sisteminin temel konularından birisi olarak ele alıp sosyal rehabilitasyonla eş güdüm içerisinde çalışılmasını sağlayacağız. Demans, Alzheimer başta olmak üzere bu tip uzun süren kronik hastalıklar için hem gündüz hem yatılı hasta bakım evleri organize edeceğiz ve palyatif bakımı yaygınlaştırarak sağlık sisteminin güçlü bir parçası haline gelmesini sağlayacağız. Böylece kimi yerlerde yoğun bakım yataklarının daha etkili kullanmasının da önünü açacağız.

CHP, SAĞLIĞA İÇTENLİKLE EN TEMEL İNSAN HAKKI OLARAK BAKMAKTADIR

Buraya kadar konuştuklarımızdan şu özeti yapmak mümkün: Cumhuriyet Halk Partisi sağlığa içtenlikle en temel insan hakkı olarak bakmaktadır. Bu bakış açısıyla bütüncül bir vizyon ortaya koymakta; sağlık denildiğinde hastalık, hastalık denildiğinde hastane denilen anlayışı bir kenara itmekte, sağlığın ticarileştirilmesini reddetmekte ve herkese, her yerde ve her zaman sağlık hizmeti sunacak bir kamucu, eşit, ücretsiz, erişilebilir, nitelikli sağlık sistemini sizlerle paylaşmaktadır. Yolumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün yoludur. Bakın, 1 Mart 1922'de Meclis’te yaptığı konuşmada söylediği gibi sağlık alanında temel amacımız yurttaşların sağlığının korunması ve geliştirilmesidir. Bu arada herhangi bir şekilde sağlığı korunamayan yurttaşlar eğer hasta olacak olurlarsa en kısa sürede erken tanıyla onların tanısının konması, ihtiyaç duydukları tedaviye eriştirilmesi, gerektiğinde rehabilitasyonun sağlanmasıdır. Önümüzdeki günlerde sağlık programımıza ilişkin başka ayrıntıları da sizlerle paylaşacağız. Hepinize teşekkür ediyorum.