11.05.2021

CHP LİDERİ KILIÇDAROĞLU'NUN, İKİNCİ YÜZYIL DERGİSİNİN İLK SAYISI İÇİN YAPTIĞI SÖYLEŞİ

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu:
“Demokrasiyi savunan herkesi peşinen kendi dostlarımız olarak kabul ediyoruz, çünkü şu anda Türkiye bir sivil darbe dönemi yaşıyor ve Türkiye’nin bu sivil darbeden süratle kurtulması gerekiyor… Bir dikta yönetimini belki de dünya siyaset tarihinde ilk kez sandığa giderek yeneceğiz, devr-i sabık da yaratmayacağız. Çünkü demokrasiyi savunanlar ya da demokrasiyi getirme iddiasında olanlar kinle, öfkeyle hareket etmezler. Dolayısıyla demokrasi aslında kinle, öfkeyle değil; akılla, bilimle, bilgiyle, saygıyla, erdemle hareket eden insanların alanıdır…”
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "İkinci Yüzyıl Dergisi’nin ilk sayısı için; Alican Özer, Burak Cop, Düzgün Arslantaş, Ferhat Öz, Hüseyin Can Güner, Kerem Kılıçdaroğlu, Melih Morsünbül, Necdet Saraç, Şenol Arslantaş ve Yunus Emre’yle Zoom üzerinden düzenlenen söyleşiye katıldı.
Genel Başkan Kılıçdaroğlu, CHP’nin 37. Kurultayı’nda bütün delegeler tarafından oy birliği ile kabul edilen “İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi”nin genel çerçevesi, hedefleri, hedef kitlesi hakkında değerlendirmelerde bulunduğu ve parlamenter sistemden, parti içi demokrasiye, katılımcılıktan, yeni uygarlık tartışmalarına kadar birçok konuda çarpıcı belirlemeler yaptığı toplantıda şöyle konuştu:


BU ÇAĞRI TÜRKİYE’Yİ DÜŞÜNEN HERKESE!
Sayın Genel Başkanım birinci sorumuz şu; Cumhuriyet Halk Partisi 37. Kurultayı’nda yayınlanan sonuç bildirisinin başlığı “İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi”ydi. ‘‘Cumhuriyeti, demokrasi ile taçlandıracağımıza söz veriyoruz’’ diye biten bu beyannamede hedef kitlesi kimleri kapsıyor, beyanname ile asıl olarak neyi hedefliyorsunuz? Bu çağrı kime?
Kemal Kılıçdaroğlu: Cumhuriyetin birinci yüzyılında hem siyaset dünyasında hem de ekonomide büyük çalkantılar oldu. İkinci Dünya Harbi yaşandı. İkinci Dünya Harbi sonrası İnönü ile çok partili yaşama geçildikten sonra İnönü 1950’de seçimleri kaybedince demokrasiyi içine sindirdiği için iktidarı rahatlıkla Menderes’e teslim etti. ‘‘Madem halkın tercihi bu yönde gerçekleşti, dolayısıyla biz de iktidarı kazanlara teslim edelim’’ dedi…
1950’de iktidara gelen Menderes Hükümetleri zaman içinde ekonomiyi iyi yönetemediler, iç politikada ve dış politikada belli zaaflar ortaya çıktı, iktidarı vermemek için yan yollara saptılar. Bu sürede Cumhuriyet Halk Partisi çok büyük bedeller ödedi. İnönü’nün Kayseri’ye giderken taşlanması, başının yarılması; Cumhuriyet Halk Partisi’nin mal varlıklarına el konulması; Tahkikat Komisyonları; Genel Sekreter Kasım Gülek’in Karadeniz’de gözaltına alınarak Ankara’ya getirilmesi, tutuklanması gibi pek çok olay yaşandı. Sonra arkadan 1960 darbesi oldu. Özellikle 1960’ların ikinci yarısından sonra gençlerin siyasette biraz daha aktif olmaları, siyaset dünyasında daha geniş ve daha kapsamlı yer alma istekleri ve Türkiye’nin bağımsızlığı, çağdaşlaşması konusundaki talepleri öne çıktı. Arkasından da “1960 Anayasası’nın bize bol geldiği” söylemleri öne çıktı ve 12 Mart 1971 darbesi oldu…
Yaşanan buhranlar, darbeler, darbelerden sonra siyasal idamlar birbirini takip etti. 1971’de, 1980’de gencecik çocuklar idam edildi, toplum çok büyük acılar yaşadı, dolayısıyla birinci yüzyılda demokrasiyi tam anlamıyla yerleştiremedik… Bir yüzyılı acısıyla tatlısıyla geride bıraktık ve bugün Türkiye’de demokrasi taleplerinin ayyuka çıktığı bir dönemi yaşıyoruz. Geçtiğimiz koca bir yüzyıldan aldığımız dersleri, yapılan hataları ikinci yüzyılda tekrar etmemek ve birlikte inşa ettiğimiz Cumhuriyet’i demokrasiyle taçlandırmak için hep birlikte demokrasi hedefinde buluşmamız gerekiyor.
Biz, İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nde önce Türkiye’nin demokrasi, ekonomi, eğitim, toplumsal barış ve dış politikadan oluşan beş temel sorununu ortaya koyduk. Bu beş temel sorunu bir şekilde çözmemiz gerekiyor, çünkü bu beş temel sorun aynı zamanda geleceğimiz açısından da bir varlık sorunudur İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nde bu sorunları nasıl çözeceğimizi 13 maddede özetleyerek topluma bir çağrıda bulunduk.
Bu çağrımızın hedef kitlesi Türkiye’yi düşünen herkesi kapsıyor. Siyasetle ilgilenen, günlük yaşamı içinde sıcak siyasetle ilgilenmeyen ama gidip sandıkta oy kullanan her- kesi. Esnafını da, apartman görevlisini de, üniversitedeki hocayı da, avukatı da, doktoru da… Bu çağrı aslında toplumun her kesimine kolektif bir çağrı, yani toplumun her kesimini hem duyarlılığa davet ediyoruz, hem de çözüm ortaklığına…
Bu çağrıya cevap vermek için herkesin CHP’li olması şart olmadığı gibi, oy kullanacak herkesin de CHP’ye oy vermesi şart değil. Biz demokrasi isteyen herkesin yan yana gelmesini istiyoruz. Cumhuriyeti, demokrasiyle taçlandıralım dolayısıyla demokratik standartları, -bugün en yüksek demokratik standartları yaşama geçiren topluluk olarak Avrupa Birliğini kabul ediyorsak- Avrupa Birliği standartlarına getirelim, ondan sonra oturur yine ekonomi açısından da sosyal politikalar açısından da farklı görüşlerimizi konuşuruz…
DİKTA YÖNETİMİNİ SANDIKTA YENECEĞİZ!
Demokrasi sürekli gelişen bir kavram. O, sürekli gelişen kavrama bütün siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin, meslek kuruluşlarının ayak uydurması lazım. Dolayısıyla örneğin düşünce özgürlüğü diyorsak; düşünce özgürlüğünün önündeki bütün engellerin kaldırılması lazım. Sivil toplum örgütlerinin, meslek kuruluşlarının, üniversitelerin daha özgür ve özerk kuruluşlar haline dönüşmesi lazım. Demokratikleşmeye böyle bakmamız gerekiyor, aksi halde alanı çok daraltmış oluyoruz. Ben o nedenle ‘‘dostlarımız’’ derken apartman görevlilerini de, manavı da, esnafı da, sanayiciyi de, kobiciyi de, üniversitede ders veren hocayı da, baroları da, bütün bunların hepsini dostlarımız olarak görüyorum. Demokrasiyi savunan herkesi peşinen kendi dostlarımız olarak kabul ediyoruz. Çünkü şu anda Türkiye bir sivil darbe dönemi yaşıyor ve Türkiye’nin bu sivil darbeden süratle kurtulması gerekiyor. Bu dönemden kurtulmanın yöntemi de demokratik koşullar içinde olmalı, yani sandık gelecek oyumuzu kullanacağız ve biz demokrasiyi bu ülkeye tekrar getirmiş olacağız. Ben bunu bazen şöyle de yorumluyorum; bir dikta yönetimini belki de dünya siyaset tarihinde ilk kez sandığa giderek yeneceğiz.
Belli çevrelerde farklı algılar ya da kuşkular var. Birincisi, “Sandığa gideceğiz ama bu adamlar seçim sandığı getirmezler.’’ İkinci kaygı, “Bu adamlar biz oy kullansak ve çoğunluğu alsak dahi gitmezler.’’ Bu çok tehlikeli bir algı aslında. Bu algıyı beslemek ya da bu algının beslenmesine yönelik söylemler de son derece tehlikeli. Evet, biz sandığa gideceğiz, oyumuzu kullanacağız, demokratik yollarla, yöntemlerle bu kişileri göndereceğiz!
DEMOKRASİ KİNİ VE ÖFKEYİ REDDEDER
Bazı çevrelerde ise başka bir kaygı var; ‘‘Siz gelince hesap mı soracaksınız? Devr-i Sabık dönemi mi yaratacaksınız?’’ Evet böyle bir kaygı var ama şunu özellikle ifade ediyorum, böyle bir kaygıya kimsenin kapılmasına gerek yok. Çünkü demokrasiyi savunanlar ya da demokrasiyi getirme iddiasında olanlar kinle, öfkeyle hareket etmezler. Yani eğer siz kinle ve öfkeyle hareket ederseniz iktidarı aldıktan sonra, o zaman sizin de demokratlığınız tartışılır. Dolayısıyla demokrasi aslında kinle, öfkeyle değil; akılla, bilimle, bilgiyle, saygıyla, erdemle hareket eden insanların alanıdır. Demokrasiyi böyle savunuyoruz biz. Bir kişi hata yapmışsa bu ülkenin bağımsız kurumları vardır, o bağımsız kurumlar giderler inceleme yaparlar. Varsa bir şey, cezasını keserler. Norveç’te “Salgın koşullarında on kişiden fazla insan bir araya gelmeyecek.’’ diye karar alınmış. Başbakan, doğum gününü kutlamak için on üç kişi davet etmiş ve Norveç polisi gidip başbakana cezayı rahatlıkla kesmiş. İşte demokrasi dediğimiz tam da bu! Trump’tan sonra Amerika’da Pentagon’un yayınladığı bir bildiri vardı; “Ordu demokrasinin yanındadır” diye, yani gücün yanında değil, demokrasinin yanında, yani halkın yanındadır diye. Böyle bakmak gerekiyor… Dolayısıyla kin, öfke, intikam duygusuyla hareket etmeyeceğimizi her yerde her ortamda ifade etmeliyiz. Ben, 15 Temmuz’dan sonra Parlamento’da yaptığım konuşmada hükümete o dönem de çağrı yapmıştım; bize yakışanı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yakışanı darbe girişiminde bulunanları bağımsız yargıda ve ön yargılardan uzak yargılanmaları gerektiğini söylemiştim. Yani intikam duygusuyla hareket edilmemeli, çünkü polis bazılarına işkence yapmıştı ve sanki çok iyi bir şey yapmış gibi bunları da sosyal medya hesabında paylaşmıştı. “Bunun darbecilere karşı verilecek olan mücadelede Türkiye’nin elini zayıflatacağını, bundan özenle herkesin kaçınması gerekir.” demiştim. Dolayısıyla ‘‘Demokrasi, hukukun üstünlüğü ne ise onun gereğinin yapılması lazım’’ diye düşüncelerimi aktarmıştım…
UZLAŞMA KÜLTÜRÜ DEMOKRASİNİN ÖN KOŞULUDUR!
Sayın Genel Başkanım, İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nde beş konu başlığı zikrettiniz; Demokrasi, ekonomi, dış politika, eğitim ve toplumsal barış. Ve bu beş temel sorundan bahsettikten sonra şöyle bir ifade kullandınız; ‘‘Bu sorunlar reform iradesi altında toplanmış geniş bir mutabakatla çözülür’’ bunun kapsamını size sormak isterim. Bu sorunların çözümüne dair demokrasi güçlerinin genel bir mutabakatla bir siyasi program ortaya koymasından mı söz ediyorsunuz yoksa bir ileri adım daha atıp bizzat iktidarın yani AKP sonrası iktidarın kendisinin çok paydaşlı olacağını mı kastediyorsunuz? Nasıl bir iktidar modeli kurguluyorsunuz?
Kemal Kılıçdaroğlu: Bunun iki ayrı yanıtı var. Teorik olarak diyelim ki herhangi bir parti tek başına iktidar olduğunda demokrasi konusunda paydaşlarıyla birlikte ne yapmayı düşünüyorsa tek başına iktidara geldiğinde de aynı şeyi yapmalı. Paydaşlarla beraber iktidar olduğumuzda ise, demokratik standartları nasıl yükseltebileceğimizi, o ülkedeki sivil toplum kuruluşları, meslek kuruluşları, sendikalar, üniversiteler ile bir araya gelerek var olan sorunları nasıl çözeceğimizi konuşmalı ve bir ön mutabakat sağlamalıyız.
Siyaset kurumu yani iktidar, ön mutabakatta anlaştığı konularda yasa çıkarırken veya yasada değişiklik yaparken tartışmanın tarafı olan kuruluşlar komisyonlara davet edilecek, komisyonlarda bu kişiler dinlenecek, sivil toplum örgütlerinin görüşü alınacak, konu yasalaşıncaya kadar bütün bu ilgili tarafların dinlenmesi sağlanacak, çünkü onların görüşleri değerli…
Şimdi, yüzde elli artı birle iktidar olabiliyorsunuz ve iktidar, üzülerek ifade edeyim tek kişinin iktidarı oluyor bugünkü yapı için- de. Ama biz tek kişinin iktidarını bütün paydaşlarla beraber ortak bir iktidara dönüştürmek istiyoruz. Üstelik mevcut anayasa ve yasalar böyle bir yetkiyi vermesine karşın o yetkiyi tek kişinin kullanmasını değil, paydaşlarla birlikte müşterek kullanmayı ve Bakanlar Kurulunu da Anayasa değişinceye kadar geçmişteki Bakanlar Kurulu gibi yani bakanların gerçek bakan olacağı ve liyakat esasına dayanan güçlü bir bürokrasiyle beraber Türkiye’nin sorunlarını masaya yatıracak ve çözeceğiz.
Bizim ‘‘Millet İttifakı’’ dediğimiz ittifakın demokrasi paydasında ortak bir söylemimiz var; ‘‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”. O sistemi hayata geçirmek gerekiyor. Peki, bu kolay olur mu? Eğer diyelim ki tek başına CHP iktidar olduğunda ve parlamentoda da yeterli sayıda milletvekili olduğunda bu, kolay olur tabi. Ama parlamentoda çoğunluğumuz var ve cumhurbaşkanı da bir CHP’li, dolayısıyla ‘‘Biz bütün paydaşları bir tarafa atalım, biz tek başımıza bunların hepsini yapalım’’ derseniz bana göre bu yanlış olur. Bütün tarafların sürece katılması lazım, bize oy vermeyen tarafların da bu sürece katılması lazım. Örneğin, 1961 Anayasası hazırlanırken Demokrat Parti’ye oy veren çevreler tümüyle devre dışı bırakıldı ve dolayısıyla onlar 1961 Anayasası’nı hiç içlerine sindiremediler, bu büyük bir hataydı. Oysa onlar da anayasa değişiklikleri sürecine dahil edilebilselerdi belki çok daha farklı bir tablo ortaya çıkardı. Biz, dayatmayla değil, oy çoğunluğumuzla da değil, aklımızla, inancımızla, demokrasiye olan inancımızla bu sorunu çözmek zorundayız ve beraber çözmek zorundayız. Sistem, bir uzlaşma kültürüyle dönüştürülebilirse o zaman savunduğumuz demokrasiyi gerçek anlamda bu ülkeye getirmiş oluruz. Dolayısıyla bu anlayış bizi güçlendirilmiş parlamenter sisteme götürecektir. Ak Partili milletvekilleri de bize oy verecekler. “Evet, haklısınız” diyecekler, “Güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçelim” diyeceklerdir. Ve işte o zaman biz anayasa değişikliğini parlamentoda Millet İttifakı çoğunluğu sağlamasa bile Ak Parti’nin vereceği destekle güçlendirilmiş parlamenter sistemi inşa edebiliriz. Ben buna inanıyorum. Çünkü orada sağduyulu olan çok sayıda Ak Partili milletvekilinin bugün getirilen sisteme ciddi eleştirileri olduğunu biliyorum. Ama o eleştiriler kapalı kapılar ardında yapılıyor, cesaret edip rahatlıkla bunu ifade edemiyorlar…
ANAYASA BÜTÜN TOPLUMSAL KESİMLERLE BİRLİKTE YAZILIR!
Sayın Genel Başkanım, güçlendirilmiş parlamenter sistemden bahsettiniz, olası bir erken seçimde ya da 2023 seçimlerinin ana konusu olduğu için özellikle bir kez daha sizin ağzınızdan duymak için sormak istiyoruz. Şimdi, Cumhur İttifakı bloğunda bir anayasayı yani bugün mevcut sistemi revize edip yeniden yola devam etme yönünde bir eğilim söz konusu. Muhalefet partilerinde de güçlendirilmiş parlamenter demokratik sisteme geçiş yönünde bir talep var. Beyannamedeki vurgusuyla, gücünü milletten alan yeni bir anayasanın ve güçlendirilmiş demokratik parlamenter sistemin en belirleyici yanları neler olacaktır?
Kemal Kılıçdaroğlu: Cumhur İttifakı, anayasada bir revize yapmak istediğini söylüyor. Ama anayasanın hangi maddesinde ve nasıl bir revizeye ihtiyaç duyduklarını bilmiyoruz. Biz o nedenle Erdoğan’ın yaptığı “parlamentoda anayasa değişikliğiyle ilgili bir uzlaşma komisyonu oluşturalım, oraya bütün partiler gelsinler” önerisine de, aynı çağrıyı yapan Meclis Başkanı’nın çağrısına da soğuk baktık ve dedik ki ‘‘Önce siz Cumhur İttifakı olarak kendi aranızda oturun, anlaşın. Bakalım siz neyi getirmek, neyi çözmek istiyorsunuz?”
Biz “güçlendirilmiş parlamenter sistem” derken, İYİ Parti, DEVA Partisi, Gelecek Partisi, Saadet Partisi, Demokrat Parti’yle de konuştuk. Bizim bu aşamada oturup yeni bir anayasa yazmak gibi bir hedefimiz yok, bu çok da yanlış olur. Çünkü biz kendimiz oturup kendimize özgü bir anayasa yazarsak o zaman haklı olarak diyecekler ki ‘‘Ya siz karşı tarafın görüşünü hiç almadan hatta sivil toplumun bile görüşünü almadan oturup bir anayasa hazırlamışsınız, oysa karşı tarafın da görüşünü almanız gerekirdi.’’
Böyle düşünüyorsak o zaman hareket noktamız ne olmalı? Güçlendirilmiş parlamenter sistem derken ilk hareket noktamızın ilkeler olması gerektiğini düşünüyoruz biz. İlkelerden yola çıkmalıyız. Eğer ilkeleri sağlıklı belirleyebilir ve üzerinde uzlaşma sağlayabilirsek zaten anayasada yapacağımız değişiklikler de kendiliğinden büyük ölçüde ortaya çıkmış olacaktır. Örneğin, biz hukukun üstünlüğü diyoruz, yargı bağımsızlığı diyoruz. Yargı bağımsızlığını sağlayan ana unsur Hakimler Savcılar Kurulu. Biz bunun ikiye bölünmesini, Hakimler Kurulu ayrı Savcılar Kurulu ayrı olsun ve savcı, duruşmada avukatla aynı düzeyde olsun istiyoruz. Yani yargıcın yanında savcı olmasın, çünkü birisi iddia makamı öteki savunma makamı dolayısıyla ikisinin de eşit olması gerekiyor. Savcılar Kuruluna bakan başkanlık yapabilir ama Hakimler Kurulunda siyasi otoritenin olmaması gerektiğini, daha bağımsız olması gerektiğini düşünüyoruz…
Medya özgürlüğünün savunuyoruz, medya özgürlüğüyle ilgili belli kuralların, kısıtların gelmesi gerektiğine inanıyoruz. Medya özgürlüğü ile ilgili olarak da örneğin öteden beri düşündüğümüz ama bir türlü gerçekleştiremediğimiz, bütün medya çalışanlarının sendikalı olması gerektiği konusudur. Çünkü haberi yapan gazeteci patronuna karşı da bağımsız olabilmeli, sendikal güvencesi olabilmeli… Basın İlan Kurumu gibi RTÜK gibi kurumların tamamen medya özgürlüğüne destek verir tarzda, TRT’nin de aynı şekilde yeniden yapılandırılması gerekiyor. Mesela TRT’nin yasasında TRT’nin tarafsız yayın yapması öngörülüyor. Ama TRT’nin tarafsız olmadığını hepimiz biliyoruz. CHP haberlerini, bizim salı günü grup toplantılarını son derece sınırlı veriyorlar. Bunun da farkındayız ama dediğim gibi ilkeleri belirlerken o ilkelere uyacak kamu bürokrasisini de yetiştirmeniz gerekiyor. O bürokrasinin de böyle tepeden, birilerinin arzusu ve isteği üzerine değil, belli alanda yetişmiş, bilgili, birikimli insanların gelip gerçekten o kurallara uygun hareket edebilecekleri bir atmosferi, bir iklimi de yaratmanız gerekiyor.
MİLLETİN VEKİLİNİ MİLLET SEÇMELİ!
Yine ilkelerden birisi de şu; Güçlendirilmiş parlamenter sistemde biz “Milletin vekilini millet seçer” diye bir kavramı, bir cümleyi özellikle halk daha rahat anlasın diye ifade etmeye çalışıyoruz. Siyasi Partiler Yasası’nın değişmesi gerekiyor ve bu bağlamda ön seçimin zorunlu olması gerektiğine inanıyoruz. Böylece halk kendi milletvekilini kendi seçmiş olacak, milletvekili, parlamentoda rahatlıkla kendi partisinin belli konudaki politikalarını da çıkıp eleştirebilecektir. Böylece parlamento üzerindeki lider vesayeti de büyük ölçüde ortadan kalkmış olacaktır.
Bir diğer önerimiz de şu: “Türk hukuk sistemini, darbe hukukundan arındıracağız’’ diyoruz. Böylece 1971’de, daha sonraki aşamalarda ve 15 Temmuz’dan sonra Kanun Hükmünde Kararnamelerle, AK Parti’nin çıkardığı yasalarla tahkim edilen darbe hukukunun hukuk sistemimizden arındırılması gerekiyor.
ORTAK BİR İLKELER BİLDİRGESİ VE TAKVİM AÇIKLAMALI!
Önerilerimiz bu ve buna benzer ilkeler üzerinde şekilleniyor. İlkeleri belirledik ten sonra bizim diğer Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi savunan partilerle bir araya gelmemiz gerekiyor. Şimdi bunun için bir komisyon kuruldu, bu görüşmeler yapıldı, bizden de yüz on sayfalık bir rapor çıktı ortaya. Bu raporu MYK’da görüşeceğiz, daha sonra da bunu Parti Meclisi’ne sunacağız. Tabi yüz on sayfalık bir metni kendi partimizin içinde milletvekilleri, il başkanları, ilçe başkanları da okuyacaklar, sonra bu metni akademik çevrelerle, sivil toplum örgütleriyle paylaşacağız. Bütün bu değerlendirmelerden sonra bir, bir buçuk sayfayı geçmeyen bir ilkeler belirlemesi yapacağız. Bu ilkeleri biz, diğer partilerle de paylaşacağız. Diğer partiler örneğin bu ilkelerden bazılarına ‘‘Ya şu böyle olmalı, şu olmamalı onun yerine şu olmalı’’ diye düşünceler ifade edebilirler. Bütün partiler ilkeler konusunda uzlaştıktan sonra benim düşüncem ki diğer partilerle henüz bunu paylaşmış değiliz, Millet İttifakı veya Demokratik İttifak veya Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi savunan ittifak da diyebiliriz buna, ortak bir ilkeler bildirgesi hazırlayabiliriz. Belirlenen ilkeleri savunan partiler bu ilkelerin altına bir imza atarlar, bu imza atıldıktan sonra bunu kamuoyu ile paylaşmamız lazım. Yani “biz iktidar olduğumuzda, 50+1’le iktidar olduğumuzda bu ilkeleri belirleyeceğiz, hayata geçireceğiz” demeliyiz. Burada önemli olan başka bir konu daha var. Diyelim ki ilkeleri belirlediniz, gayet güzel bir metnin altına imza attınız, cumhurbaşkanını seçtiniz, Cumhurbaşkanı geldi koltuğuna oturdu, ‘‘Ne kadar güzel!’’ dedi ya ‘‘Bütün yetkiler bende, ne demek bir de güçlendirilmiş parlamenter sistem? Oh ne kadar güzel, her talimatım yerine geliyor’’ derse ne olacak? Dolayısıyla bizim bir de takvim açıklamamız lazım. Güçlendirilmiş parlamenter sistemi savunan partilerin ilkeler yanında bir de geçiş takvimini açıklamaları lazım. “Biz, iktidar olduğumuzda şu şu ilkeleri hayata geçireceğiz şu takvim içinde.” Anayasa değişikliğini şu süre içinde yapacağız parlamentoda çoğunluğumuz yoksa hemen derhal referanduma gideceğiz. Eğer AK Parti ve MHP onlar da destek veriyorlarsa ya da parlamentoda ittifakın dışında olan siyasi partiler de buna destek veriyorlarsa süratli bir şekilde süreci gerçekleştirebileceğiz, anayasa değişikliği olacak. Arkasından Başbakan arkasından hükümet kurulacak, parlamento eski parlamento olmayacak, ön seçimle milletvekilleri gelecek dolayısıyla milletvekilleri kendi alanında kendi illerinde çok daha fazla çalışacak, tek adam rejimi olmayacak, sorunlar parlamentoda rahatlıkla, özgürce tartışılabilecek. Bütün bu ortam bir şekliyle yaratılabilir, düşüncem bu. Bu olduğu takdirde güçlendirilmiş parlamenter sistemi halka çok daha rahat çok daha iyi ve inandırıcı bir dille anlatabiliriz.
İLGİLİ TARAFLARI KATMADAN YASA YAPILAMAZ!
Özellikle son dönemlerde şunu görüyoruz hükümet bir sağlık paketi açıklayacak ya da pandemi yönetimi konusunda örneğin Türk Tabipleri Birliği’nden görüş almıyor ya da bir ekonomi paketi açıklanıyor, sendikalardan görüş alınmıyor ya da en son sendikalardan görüş alınıyor. Hem yasa hazırlıklarında, hem de medya başta olmak üzere meslek kuruluşları için özgürlüklere beyannamede de, konuşmalarınızda da sıklıkla vurgu yapıyorsunuz. Ayrıca katılımcılığı da sıklıkla günde- me taşıyorsunuz. İkinci yüzyılda iktidara katılımda nasıl bir temsiliyet hayal ediyorsunuz?
Kemal Kılıçdaroğlu: Siyasi temsil tabi çok önemli. Katılımcı demokrasi diyorsak toplumla ilgili bir düzenleme yaptığınız zaman onun paydaşlarının görüşünü mutlaka almak zorundasınız. Eğer bunu yapmazsanız zaten sizin katılımcı demokrasi sözünüz havada kalır tümüyle. Bu konudaki düşüncemiz şu; şimdi normalde bir kanun teklifi veya kanun tasarısı hazırlanırken bürokrasi bunun diğer yasalarla olan ilişkisine bakar ve ilgili bakanlıklarla bir araya gelir ve bir taslak ortaya çıkar. Dünyanın bütün ülkelerinde devletin omurgasını şekillendiren bürokrasidir. Yani Japonya’da da böyledir, Papua Yeni Gine’de de böyledir. Çünkü bir milletvekilinin hazırlayacağı bir kanun teklifinde diğer yasalarla ilişkisini kurması çok zordur. Milletvekili bürokrasiden gelmiyorsa örneğin esnafsa veya bir sanayiciyse bu ayrıntıyı çok fazla da bilmeyebilir. Kaldı ki bilmemesi ayıp da değil, zaten onun konusu değil bu. Ama bürokrasi bunun altyapısını siyasi otoritenin belirlediği hedef doğrultusunda hazırlar. Ön çalışma, taslak ortaya çıktıktan sonra bu taslağın ilgili sivil toplum kuruluşlarına veya meslek kuruluşlarına sunulması lazım; “Biz böyle bir düzenleme yapmayı düşünüyoruz, ne diyorsunuz?” diye. Genelde bunu bürokrasi şöyle yapar; bürokrasi ön çalışmayı yaparken ilgili sivil toplum örgütlerini ve meslek kuruluşlarını davet eder bakanlığa ‘‘Böyle bir düzenleme yapıyoruz ne diyorsunuz?’’ diye. O konuda ayrıca diyelim ki akademik dünyadan hocalarımız ya da bir hocamız veya beş hocamız veya on hocamız özel bir çalışma yapmış, doktora tezi vs. falan varsa ve alanı çok iyi biliyorsa o da davet edilir. Orada taslak şekillendirilir ikinci aşamadır bu. Üçüncü aşama, hazırlanan taslak doğrudan doğruya ilgili bakana sunulur “Biz şu görüşü aldık dolayısıyla şu çerçevede bir taslak hazırladık, farklı düşünenler şunlar, onların da farklı düşünme gerekçesi bu” diye siyasi otoriteye sunulur. Bakanlar Kurulu’na da ilgili bakan sunuş yapar, imzaya açılır ve parlamentoya gider. Bugün kanun teklifleri saydığım aşamalardan geçerek hazırlanmıyor. Mutlaka ve mutlaka meclis iç tüzüğünün değiştirilerek meslek kuruluşlarının ve sivil toplum kuruluşlarının taslağın görüşülmesi aşamasında parlamentoda olma zorunluluğunu getirmemiz lazım. Böylece örneğin sağlıkla ilgili bir yasa çıkarken TTB, Hemşireler Birliği gibi başka hangi birimler varsa bunların davet edilme zorunluluğu olur. Yani ihtiyari değil, iç tüzük bunları zorunlu kıldığı için bu kuruluşlar gelecekler ve ilgili yasa parlamentoda görüşülürken görüşlerini beyan edecekler. Bu olmadığı için CHP Milletvekilleri olarak biz şöyle yapıyoruz; teklif geldiği zaman kimi ilgilendiriyorsa diyelim ki orman köylerini ilgilendiriyorsa onların bir derneği varsa derneklerine veya orman mühendisleri odasına telefon ediyoruz ‘‘Böyle bir düzenleme var, ne diyorsunuz?’’ Onların görüşlerini bir şekliyle alıyor ve parlamentoda kanun teklifinin değiştirilmesine yönelik olarak önerge şeklinde veriyor, tartışma yapıyor ve görüşlerimizin tutanaklara girmesini sağlıyoruz. Ama çoğunluk eğer iktidardaysa ve iktidar kendi önerisinde direniyorsa, benimsemiyorsa zaten geçmiyor ve o önerge kalmış oluyor. Dolayısıyla meclis iç tüzüğüne “yasa yapımına sivil toplum örgütlerinin, meslek kuruluşlarının katılması zorunludur’’ diye bir düzenleme koymak lazım. Böylece süreç her kesimin görüşünü beyan ettiği bir sürece evrilmiş olur, katılımcı demokrasi dediğimiz aslında biraz da budur…
MİLLETVEKİLLERİ TÜM ÜYELERİN KATILIMIYLA BELİRLENMELİ!
Sayın Genel Başkanım, mecliste meslekler dağılımına baktığımızda avukatların, doktorların, mühendislerin genel çoğunlukta olduğunu görüyoruz ve bu toplumsal gerçeklikle çok bağdaşan bir şey değil. Öğrenciler, işçiler ve köylüler gibi toplumsal kesimlerin mecliste tam olarak temsil edilmediğini görüyoruz. Siz yeni dönemde nasıl bir temsiliyet öngörüyorsunuz, buna ilişkin bir planınız var mı?
Kemal Kılıçdaroğlu: Biz, 2015’de seçimi tümüyle bir kaç yer hariç ön seçimle yapmıştık. Gelen milletvekillerinin % 70’i doktordu. Son seçimde ön seçim yapmadık şimdi milletvekillerimizin büyük bir kısmı hukukçu. Tabi iki ayrı tablo var benim gördüğüm. Ön seçim yapıyorsunuz ağırlıklı doktor, ön seçim yapmıyorsunuz ağırlık hukukçulardan oluşuyor. Ön seçimi kimle yapıyorsunuz, doğal olarak üyelerinizle yapıyorsunuz. Burada önümüzdeki temel sorun şu; üye yapınız! Eğer üye yapınız sağlıklıysa orada iyi sonuçlar elde edebiliyorsunuz, üye yapınız sağlıklı değilse sağlıklı sonuçlar elde edemiyorsunuz. Ne demek bu? Onu da parti içi bir eleştiri olarak da ifade edeyim. Diyelim ki bir il başkanı gidip bütün akrabalarını partiye üye yapıyor, onları aynı zamanda delege olarak seçtiriyorsa yapacağınız ön seçim sağlıklı olmaz. Bu acı tablo maalesef yaygın. Kaldı ki bu tablo sadece bizim parti için değil, bütün partiler için geçerli olan en büyük handikaplardan birisi.
Diğer yandan işçi, çiftçi için bir kontenjan ayıramıyorsunuz, maalesef olmuyor. Bir başka gerçek de şu; siyasetle ilgilenenler daha çok belli bir entelektüel düzeyi yakalamış olan insanlar. Onu da kabul etmemiz lazım. Yani hukukçular ağırlıklı olarak hem eğitimleri gereği hem karşılaştıkları olaylar, çözdükleri sorunlar, girdikleri davalar gereği siyasetle daha fazla ilgileniyorlar. Dolayısıyla siyasete talepleri daha yoğun olabiliyor. Örneğin; bir sanayici çok fazla ilgilenmiyor, bir esnaf çok fazla ilgilenmiyor. Gidip oy kullanıyor, onun zaten işi başından aşkın. Günlük yaşam mücadelesi veriyor. Siyasetten uzak veya sınırlı olduğu için bu toplumsal grupların parlamentoya yansıması da daha düşük oluyor.
Temsiliyette diğer bir mesele cinsiyet kotası. Örneğin bizde %35 cinsiyet kotası var. Geçenlerde 306 kadın örgütüyle bir toplantı yaptım. O toplantıda %35 cinsiyet kotası olduğunu ama bunun sadece bizim partiyle ilgili olduğunu, bunun siyasi partiler yasasına girmesi gerektiğini belirttim. Toplantıda kadın örgütleri ısrar ettiler kota %50 olsun diye. Bizde ‘‘Eğer bunu savunur ve bu konuda kadınları ikna ederseniz bizim için sorun yok’’ dedik. Bir düzenleme yaptık, bir kanun teklifi hazırladık hatta “fermuar sistemi olsun” dediler, olur onu da yaparız ama bunu biz istiyoruz diye bu parlamentodan çıkmaz. Bütün kadınları ikna edeceksiniz ve bütün kadınlar, bütün siyasi partilere baskı yaparlarsa, benzer kanun teklifini örneğin AK Parti de, MHP de, HDP de, İYİ Parti de verirse karar oy birliğiyle de çıkabilir. Örneğin sigara yasağı oy birliğiyle çıktı parlamentodan, bu niye olmasın? Kendilerine, eğer kadınlar bu konuda güçlerini gösterebilirlerse, “Bizim hakkımızı savunmayana biz asla oy vermeyeceğiz!” diye bir sloganla yola çıkabilirlerse, belki milletvekillerini ikna edebilirler diye söyledim kendilerine ve bunun dünyada da bir ilk olacağını dolayısıyla dünya demokrasi tarihine de Türkiyeli kadınların bir armağanı olacağını söyledim. Bu kanun teklifi çıkarsa, belki kadın işçi de, belki kadın çiftçi de gelmiş olacak ve parlamentonun %50’si kadın olacak…
21. YÜZYILIN GELECEĞİ SOSYAL DEMOKRASİDE!
Sayın Genel Başkanım, bütün dünyayı etkisi altına alan pandemi koşullarında bulunuyoruz. Ayrıca dünyada da, Türkiye’de de giderek derinleşen bir ekonomik kriz söz konusuyken siz “Dünyanın bütün demokratları birleşin” çağrısı yaptınız. Bu çağrıyla tam olarak neyi amaçladınız, neyi anlatmak iste- diniz? Bunu hem ülkemiz hem de dünya açısından açıklayabilir misiniz? Yani yeni dünya, yeni uygarlık nasıl şekillenecek? Düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Kemal Kılıçdaroğlu: Pandemi sürecinden bütün dünya etkileniyor. Pandemi günlük hayatı etkiliyor, siyaseti etkiliyor, ekonomiyi etkiliyor. Etkilemediği bir alan yok aslında. Yani insanın hayatını da etkiliyor doğal olarak. Bu etkilenme içinde demokrasinin dayandığı kurumlar çok güçlendirilmezse en rahat kaybedilen demokrasi ve demokratik işleyiş oluyor. Yani bir kişi geliyor, demokratik kurumların tümünü işlevsiz hale getirebiliyor. Dolayısıyla baskıyla arzu ettiğini yapabiliyor, biz buna dikta yönetimi diyoruz ya da otoriter rejim diyoruz. Dünyada örnekleri var, bizde örneği var, Trump örneği var, Mondi örneği var Hindistan’da, Macaristan’da Orban var. Gelişmeleri izledikçe ben, demokrasi konusunda bir ortak mücadelenin sadece bir ülke için değil, dünya için bir ortak mücadelenin verilme- si gerektiğine inanıyorum. Hem insana hem çevreye duyulan saygı gereği bu mücadelenin verilmesi 21. yüzyılın en önemli siyasi mücadelesidir. Marx geçmişte “Dünyanın bütün işçileri birleşin, zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok” demişti. Şimdi artık işçi sınıfı Marx’ın yaşadığı dönemdeki işçi sınıfı değil. Mavi yakalılar var, beyaz yakalılar var. Hatta patrondan çok daha fazla gelir elde eden “işçiler” de var. Diyelim ki bir buluş yapıyor, o buluşla dünyanın gelirini elde edebiliyor. Hatta buna “Plütokratlar” diye yeni bir kavram da buldular, patrondan daha fazla kazanan işçi diye. Eşitliği, adaleti, insan haklarını geliştireceksek demokratik standartları mutlaka geliştirmek zorundayız. Demokrasi bütün ülkelerin ortak sorunu olmalı. Eğer bir ülkede demokrasi işlemiyorsa orada insan hakları ihlalleri vardır, çevre ihlalleri vardır. Dolayısıyla oradaki sorun aynı zamanda demokrasisi gelişmiş ülkeleri de etkilemeye başlar. Suriye olayı ne oldu? Suriye kan gölüne dönerken oradaki insanlar demokrasisi gelişmiş ülkelere gittiler, gitmek istediler. Hiç kimse ”daha az gelişmiş ülkeye veya totaliter bir ülkeye gidelim” diye düşünmüyor. Yani dolayısıyla gelişmiş ülkelerin de kendilerine göre sorumlulukları var…
Demokrasiyi savunmak aslında insan haklarını savunmaktır, yargı bağımsızlığını savunmaktır, özgürce yaşamayı savunmaktır, ekonomiyi savunmaktır. Herkesin belli bir gelir güvencesine kavuşması demektir. Demokrasiyi savunmak aynı zamanda sosyal demokrasiyi savunmaktır. 21. yüzyılda bu gerçeğin de artık görülmesi lazım. Yani sosyalizmle kapitalizm arasındaki bir ekonomik yapılanma gerekiyor, işte biz buna sosyal demokrasi diyoruz.
Geçmişte sosyalist deneylerde de komünist deneyler de gördük insan hakları ihlallerinin çok olduğu rejimler vardı. Kapitalizmi, vahşi kapitalizmi de gördük, orada insan haklarının alın terinin nasıl sömürüldüğünü de, onları da gördük. O halde artık 21. yüzyılda insanların ortak seslendirmesi gereken kavram bana göre “Sosyal Demokrasi”dir. Çünkü hem insanın geleceğini, kişiliğini, özgürlüğünü güvence altına alıyorsunuz, sosyal devleti yaratarak ekonomik açıdan da güvence sağlıyorsunuz, hem de onun özgürce düşünmesini, davranmasını, düşüncelerini ifade etmesini güvence altına alıyorsunuz. Bu bağlamda dünyanın bütün demokratlarının böyle bir felsefe etrafında birleşmesi gerekir. Peki, dünyanın bütün demokratları birleşip ne yapacaklar? Kendi ülkelerine sosyal demokrasiyi getirecekler yani hem demokrasiyi hem de insana ekonomik açıdan bir gelecek güvencesi vermeyi hedefleyecekler. İkisi yani hem demokrasi hem ekonomik sosyal güvence beraber olduğu zaman bunun bir anlamı oluyor. İkisinin beraber yan yana gelmesinin yolu da “siyasetin saydamlaşması, siyasetin halka hesap vermesi, siyasetin zenginleşme aracı olarak kullanılmaması” gibi bazı kurallar var. O kurallar hep birlikte geldiği zaman bu olur. Biz nasıl güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçmek için temel ilkeler belirliyorsak, 21. yüzyılda bütün
dünyada dünyanın bütün demokratlarını birleştirecek, sosyal demokrasi için de temel ilkeler getirilmeli. Amerika için de bizim için de Rusya için de Güney Kore için de Kuzey Kore için de temel bazı ilkelerin getirilmesi gerekiyor. Bunu akademik çevreler tartışıyor, bu tartışmaya Türkiye’nin de katkıda bulunması gerekir.
GELİR DAĞILIMINDA EŞİTLİK OLMAZSA OLMAZ!
Zaman zaman şunu ifade ediyorum ve diyorum ki “Almanya’da sosyal demokrat olmak çok kolay, Norveç’te, İsveç’te olmak çok kolay, Kanada’da olmak çok kolay. Ama asıl zorluk Türkiye’de.” Neden? Çünkü Türkiye’de üç katmanlı bir toplum var: Bir, orta çağ koşullarında yaşayanlar var, gerçekten bu sadece Anadolu’nun ücra köşelerinde falan değil, İstanbul’da da var. Yani gidip gördüğünüz zaman orta çağda bile insanlar daha iyi koşullarda yaşıyordu diye düşünürsünüz. Ama 21. Yüzyılın Türkiye’sinde böyle bir katman var. Çok zor koşullarda gerçekten insani olmayan koşullarda yaşıyorlar. İkinci katmanımız ise “Mavi ve beyaz yakalılar”, bizler, ücretliler, asgari ücretliler, işte bir şekliyle çalışanlar, esnaf vesaire falan. Bir de üçüncü katmanımız var; İsviçre koşullarında veya Norveç koşullarında yaşayanlar yani kişi başına geliri 60 bin dolar, 100 bin dolar, 150 bin dolar olan bir katmanımız daha var. Bizim buradaki zorluğumuz şu: Üç katmanı nasıl yakınlaştırabiliriz? En üst katmandan vergi yoluyla paraları alacaksın, alt katmanın gelir dağılımını olabildiğince eşit hale getireceksin ve bunun manivelası özellikle eğitim olacak. Ben Türkiye’deki sosyal demokratlara düşen görevin Batı’daki sosyal demokratlara göre çok daha fazla olduğunu, zorlukların çok daha fazla olduğunu biliyorum. Sosyal demokrat felsefeden yola çıkarak gelir dağılımını olabildiğince eşitleyebilirsek, dolayısıyla üç katmanı yakınlaştırabilirsek dünya siyaset tarihine önemli bir katkıda bulunacağımıza inanıyorum. Bu süreci aşmak ve geliştirmek için ekonomi alanında da siyaset alanında da yeni kavramlar üretebilmeli, yeni şeyler söyleyebilmeliyiz. Bunları yapabilir miyiz? Evet, yapabiliriz. Türkiye’de bu kapasite var aslında, akademik dünyada bu kapasite var, bunları yapma gücümüz de var.
Bizim geliştirmeye, içini doldurmaya çalıştığımız bir kavram var. “Sosyal Bilgi Ekonomisi” Yani teknolojinin yaygınlaşması, bilginin yaygınlaşması, sosyalleşmesi ve kişinin yaşam düzeyinin hızla yükselmesi... O kavramın içini doldurmaya çalışıyoruz. “Yüksek yetenek inşası” yine içini doldurmaya çalıştığımız bir kavram.
Bütün mesele şu: düşünmek için biraz daha fazla zaman ayırmalı, yaşanan sorunları biraz daha net görmeli, analiz etmeli ve klasik bakış açımızı değiştirmeliyiz.
İKİNCİ YÜZYIL DERGİSİ İLK SAYISI İÇİN TIKLAYINIZ...