30.05.2017
12033
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, TBMM CHP GRUP TOPLANTISINDA KONUŞTU

-"Çift başlılık dedim, ’hayır yok, tam tersine çift başlılık var, engellemeye çalışıyoruz’ dediler. Ama bugün benim söylediğim her cümlenin, her kelimenin doğru olduğu ortaya çıktı. Bugün devlette çift başlılık var ve bugün ilk kez TBMM çift başlılığı yaşadı"

- "Bütün genç kardeşlerime sesleniyorum, Türkiye’yi düzeltmek mi istiyorsunuz? İstihdam sorununu çözmek mi istiyorsunuz? Gelin CHP’ye, gelin hep birlikte Türkiye’de köklü bir değişimi gerçekleştirelim, bir devrimin altına hep birlikte imza atalım"

- "Bir ilaç gelmedi ve o çocuk (Eymen bebek) hayatını kaybetti. Bugün yüzlerce çocuk var aynı şekilde. Ama bu ülkenin Başbakanı, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Genel Başkanı, Çin’e giderken, Amerika’ya giderken, kendi özel arabasını kargoyla götürebiliyor"

-"Bir siyasi iktidar darbeden şikayetçiyse, darbecilerin tamamını yargılamak, gerçek darbecileri yargı önüne çıkarmak ve failleri bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkarmak durumundadır. Eğer bunu yapmıyorsa darbecinin kendisi zaten odur"

- "15 Temmuz darbe girişimini araştırma komisyonu değil, kapatma komisyonu. Sadece onu değil, 17-25 Aralık’ta yapılan yolsuzlukları da kapatma komisyonu. 17-25 Aralık’ta bir hükümetin bir devleti nasıl soyduğuna tanık olduk. Hiç kimse bu düşünceden bizi vazgeçiremez"

- "Asıl çağrılıp dinlenmesi gereken kişi, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iki genel başkanıdır. Binali Yıldırım ve Recep Tayyip Erdoğan. Gelip bilgi vermeleri lazım"

- "İki cambaz bir ipte oynamaz. Birisi diğerini tasfiye etti, diğeri yoluna devam etti. Neyle? 15 Temmuz’u fırsat bilip bir karşı darbeyle. Türkiye bir karşı darbe yaşamıştır ve yaşamaya devam etmektedir"


Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:



BUGÜN TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ İLK KEZ ÇİFT BAŞLILIĞI YAŞADI

Hepinize yürekten teşekkürler.

Referandum sırasında bütün gerçekleri topluma anlatmaya çalıştım. Gittiğim her yerde, ister kahvede olsun, ister sokakta olsun, ister bir toplantıda olsun, isterse herhangi bir mekânda olsun, bu Anayasa değişikliğinin Türkiye’de demokrasiyi çökerteceğini söyledim. Devlet denen kurumu yok edeceğini söyledim ama koro hâlinde başta medyaları olmak üzere, “Kılıçdaroğlu doğruları söylemiyor” diye sabah, öğle, akşam benden söz ettiler, hiç Anayasadan söz etmediler. “Çift başlılık” dedim, “Hayır, yok” dediler “Tam tersine çift başlılık var, engellemeye çalışıyoruz” dediler. Ama bugün, benim söylediğim her cümlenin, her kelimenin doğru olduğu ortaya çıktı. Bugün devlette çift başlılık var ve bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi ilk kez çift başlılığı yaşadı. Eğer biz, -özellikle “Evet” oyu kullanan sevgili yurttaşlarıma hitap etmek isterim- yeniden düşünürsek, yaptığımız hatanın farkına varırsak, devleti devlet yapanın adalet olduğunu, devletin devlet yapan kurumun liyakat olduğunu yeniden düşünür ve bunun hayata geçmesi için birlikte mücadele edersek kucaklarımızı size açıyoruz. Gelin, Türkiye’yi yeniden tepeden tırnağa demokrasi bağlamında yeniden inşa edelim. Size bu çağrıyı Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan yapıyorum.

Grup Başkanvekilimiz de söyledi, tabii, Beşiktaş’ın şampiyonluğu hepimizi gururlandırdı. Takımın Başkanı Fikret Orman’a, Teknik Direktör Şenol Güneş’e, futbolcusuna, taraftarlarına yürekten ama yürekten teşekkürlerimizi sunuyorum. Tabii, Beşiktaş Jimnastik Kulübü Türkiye’nin en köklü, en eski kulüplerinden birisi. 17 yaşındayken futbolu sevdiren Şeref Bey, Beşiktaş Spor Kulübünün Şeref Bey’ine, Kulübün ilk başkanı Mehmet Şamil Bey’e, Baba Hakkı lakaplı Hakkı Yeten’e ve efsane başkan Süleyman Seba’ya Allah’tan rahmet diliyoruz. Ve tabii en önemlisi Beşiktaş’la ayrılmaz bir ikili oluşturan Çarşı’ya buradan selamlarımı sunuyoruz efendim.

HAKKINI ARAYAN HER İŞÇİNİN, HER SENDİKANIN YANINDAYIZ

Değerli arkadaşlarım, demokrasi güzel bir şey. İnsanların kalkıp hak aramaları, hak ararken güçlerini yasalardan almaları kadar güzel bir şey yok. Eğer siz hak arama kanallarını kapatırsanız insanları sokağa itmiş olursunuz, yasa dışı yollara itmiş olursunuz. En büyük arzumuz nedir? Demokrasiyi güçlendirmektir. İşçileri düşün, hak arıyorlar. Ne hakkı arıyorlar? Oturalım masada yasalara uygun olarak toplu sözleşme yapalım, oturalım, konuşalım. Durum nedir ne değildir, aldığımız ücret nedir, kurum yani fabrika bu ücreti öder mi ödemez mi oturup bunu tartışalım, toplu sözleşme yapalım diyorlar. Eğer toplu sözleşme olmazsa hakkımızı yine yasaların öngördüğü ve Anayasal güvence altında olan grev hakkımızı kullanırız diyorlar. Şişe Cam işçileri bunu yapıyorlar. Önce işvereni çağırdılar, “Gelin oturalım toplu sözleşme yapalım, aldığımız ücretler bize yetmiyor” diye. Anlaşamadılar. Anlaşamayınca en doğal hakları olan greve gideceğiz dediler. Ama Bakanlar Kurulu çıktı dedi ki “Siz grev yapamazsınız” Niçin? “Ulusal güvenliği tehlikeye sokuyorsunuz.” Allah aşkına, Şişe Cam işçilerinin grevi ne zamandan beri ulusal güvenlik konusu oldu? Aynı şeyi 2014’te de yaptılar. Orada da Anayasa Mahkemesine gidildi “Ulusal güvenlikle bir ilgisi yok, biz hakkımızı arıyoruz” denildi. “Kavga etmedik, yasa dışı yola sapmadık, cam çerçeve indirmedik, oturuyoruz, masada pazarlık yapacağız. Grev yapacağız. Grev de yasa dışı bir olay değil, Anayasanın güvencesi altında bu hakkı kullanmak istiyoruz.” Yeniden ulusal güvenlik konusu yaptılar ve yeniden aynı süreç başlıyor, yeniden büyük bir ihtimalle mahkemelere gidilecek ve hak aranacak. Bu neyi gösteriyor? İktidardaki partinin demokrasiye tahammül etmediğini gösteriyor. İktidardaki partinin işçinin haklarını kullanmasına engel olmak için her türlü çabayı gösterdiğini gösteriyor. O nedenle buradan açık ve net ifade ediyorum: Biz, hakkını arayan, alın teri döken herkesin, her işçinin, her sendikanın yanındayız.

BÜTÜN GENÇ KARDEŞLERİME SESLENİYORUM, GELİN HEP BİRLİKTE TÜRKİYE’DE KÖKLÜ BİR DEĞİŞİMİ GERÇEKLEŞTİRELİM

Kuşkusuz bazılarının bir işi var, sendikal hakları var, yasal güvenceleri var, hak arayabiliyorlar ama bir de başka bir tabloyu sizin önünüze koymak isterim. Milyonlarca gencimiz işsiz. Kadın erkek, üniversiteyi bitirmiş, tek üniversite bile değil, iki üniversite bitirmiş, sadece üniversiteyi bitirmemiş, mastır yapmış, doktora yapmış; sadece mastırı, doktorayı Türkiye’de de değil yurt dışında da yapmış ama bugün işsiz. İşsizlik bütün kötülüklerin anasıdır. Bir daha söylüyorum. İşsizlik, bütün kötülüklerin anasıdır. Eğer bir ülkede bir hükümet varsa, o hükümetin birinci görevi işsizliği önlemektir. O topluma barış getirmek istiyorsanız, huzur getirmek istiyorsanız, her evde huzur olsun diyorsanız işsizliği önleyeceksiniz, işsizlikle mücadele edeceksiniz. Ama bugün, 4 gencimizden 1’isi işsiz. Yazık günah değil mi? Anneler babalar bu çocuklarını hangi umutlarla gönderdiler okula? Hangi umutlarla, bunlar mezun olacak, oğlum askere gitti geldi, kızım üniversiteyi bitirdi, yarın öbür gün evlenecekler, ben torun sahibi olacağım. İşsiz adam, işsiz gencecik kız, ne olacak bunların hâli? Ankara’da hükümet eden o beylerin böyle bir derdi yok, çocuklarının da böyle bir derdi yok; hepsinin yatları, katları, gemileri var. Hepsi o gemilerini götürüyorlar, başka ülkelerin sicillerine kaydediyorlar. Kayıt dışı paralar, rüşvetler gırla gidiyor, ama gerçekten alın teri döküp, gerçekten bu ülke için çalışan gencecik, pırıl pırıl çocuklarımız işsiz. Daha vahim bir tabloyu önünüze koyayım değerli arkadaşlarım. 5 milyon gencimiz, 15-29 yaş aralığında 5 milyon gencimiz ne okula gidiyor ne de çalışıyor. Bunların 1 milyon 400 bini erkek, 3 milyon 600 bini kadın. Ne olacak bunlar? Hiç bundan söz ediyorlar mı? İşsizlikten söz ediyorlar mı? İstihdam yaratmaktan söz ediyorlar mı? Hakkını yemeyelim, söz ediyorlar; “İstihdam arttı” diyorlar. Nasıl artıyorsa işsizlik de artıyor. Birisi yalan söylüyor. Doğruyu söyleyen kim? Önümüzdeki gerçek, milyonlarca gencin işsiz olduğu. Bizim üzerimize düşen ne? Buradan bütün o gencecik, pırıl pırıl, taşı sıksa suyunu çıkaracak bütün gençlere sesleniyorum: Eğer siz bu ülkede iş istiyorsanız, eğer siz bu ülkede taşeron işçisi değil de sendikalı işçi olmak istiyorsanız, eğer siz bu ülkede bir kamu görevlisi olmak istiyorsanız kapısını vuracağınız, derdinizi anlatacağınız tek bir parti var, o partinin adı Cumhuriyet Halk Partisidir. Bütün genç kardeşlerime sesleniyorum, kadın erkek bütün gençlere: Türkiye’yi düzeltmek mi istiyorsunuz, istihdam sorununu çözmek mi istiyorsunuz, siyasetin ahlaklı zeminde büyümesini mi istiyorsunuz gelin Cumhuriyet Halk Partisine; gelin, hep birlikte Türkiye’de köklü bir değişimi gerçekleştirelim. Gelin, hep birlikte bir devrimin altına hep birlikte imza atalım.

BİR REKORA İMZA ATTILAR: TÜRKİYE, SIĞIR İTHALATINDA AVRUPA’NIN BİRİNCİSİ

Öyle bir noktaya geldik ki işsizliği besleyen unsurlar üretimsizlik, üretim yok Türkiye’de, üretimden koptu Türkiye. Bir rekora imza attılar. Hangi rekor biliyor musunuz? Türkiye, sığır ithalatında Avrupa’nın birincisi, dünyanın da ikincisi! Öyle ya, meralarımız yok, suyumuz yok, güneşimiz yok, köylümüz yok, çiftçimiz yok, üreticimiz yok, bunların hiçbirisi yok. Olmayınca nereden gelecek? Yurt dışından gelecek. Avrupa birincisi, insanlar utanırlar. Yönetenlerin utanması lazım. Peki, yönetenlerin utanma gibi bir derdi var mı? Ar damarı olmayınca utanma da olmaz zaten ne olacak ki.

BUNLARIN EN BÜYÜK ÖZELLİĞİ  HALKI KANDIRMAK

Sadece çiftçiler mi perişan? Çiftçilerle ilgili mizah konusu olacak bir konuyu hatırlatayım size. 14.10.2016’ta İzmir’de bir toplantı yapılır, Dünya Kadın Çiftçiler Günü ve o toplantıya Tarım Bakanı ile Sayın Başbakan Binali Yıldırım katılırlar. Binali Bey şöyle bir konuşma yapar, belki hatırlamıyor ama biz hatırlatalım ve çiftçi kardeşlerimize de hatırlatalım: “Gübre, tarımda maliyeti artıran en fazla unsur.” Doğru, maliyeti artıran en fazla unsur gübre. İkincisi ne, soruyor, kendisi cevabı veriyor. “Mazot” “Mazotta şimdi bir karar verdik” Ayaküstünde orada bir karar vermişler, Dünya Kadın Çiftçiler Günü’ne katılırken bir karar vermişler “Şimdi bir karar verdik” diyor. “Çiftçinin kullandığı mazotun yarısı kendisinden yarısı bizden, bol bol ekin.” Yarısı çiftçiden, yarısı beylerden, böylece bol bol ekin. “Allah bin bereket versin” diyor. Sanki mazotu verdi, onlar ektiler, üretim tamam! “Hayırlı uğurlu olsun” diyor. O da çok güzel, ortada daha ne fol ne yumurta, hiçbir şey yok. “100 liralık mazot mu koydun motorun deposuna, 50 lirasını vereceksin, 50 lirasını da Faruk Efendi’den alacaksın” diyor yani Faruk Çelik’ten alacaksın diyor. Benim sözüm değil, aynen onun sözleri.” Fena bir iş değil mi? Türkiye sevdalısı çiftçilere sesleniyorum: Basmadık yer, ekmedik toprak kalmasın, önümüzdeki yıl bol bol ekin, endişe etmeyin” diye Başbakan bunu söylüyor. Peki, çitçi, bu mazotun yarı fiyatını herhalde isteyecektir hükümetten. Onlar verecekler mi? Vermeyecekler, unutmuşlar bile, böyle bir konuşma yaptıklarını unutmuşlardır bile. Bunların en büyük özelliği ne? Halkla doğruları söylememek, halkı kandırmak. Buradan çiftçi kardeşlerime sesleniyorum: Madem ki bir ülkenin Başbakanı, “traktörün deposuna konan mazotun fiyatının yüzde 50’sini ben ödeyeceğim” diyecekse, bunu isteme hakkınız doğmuştur, bunu isteyin. Vermiyorlarsa her türlü eylemi yapabilirsiniz, biz de gelip yanınızda olacağız. Bunu yapamazlar ben gayet iyi biliyorum, mazot fiyatını yüzde 50 düşüremezler, bunu gayet iyi biliyorum. Zam yapmasalar, bugünkü fiyata da razı çiftçi çünkü her gün zam geliyor. Ama bunlar bir şey daha yaptılar, haklarını yemeyelim, gidip Sudan’da 780 bin dönüm arazi kiraladılar çünkü Türkiye’de arazi yok. Bütün araziler ekildiği için çiftçiler tarafından, boş arazı yok, bir karış arazi bile yok. Sudan’a gittiler kiraladılar, dünyanın parasını ödediler, şimdi orada pamuk ve yağlı tohumlar üretecekler. Pamuğu ithal ediyoruz, üstelik Yunanistan’dan ve yağlı tohumları da biz ekmeyeceğiz, artık oradan gelecek. Bizim çiftçimizin çalışmasına gerek yok zaten çünkü onların tamamını büyük bir ihtimalle çiftçiye bedava dağıtacaklar. Peki, bedava dağıtınca nasıl bir tablo çıkıyor ortaya? Batman’dan bir tabloyu sizin önünüze koyayım. Ramazan ayındayız arkadaşlar, Batman’dan bir tablo koyayım ününüze. Bir hayırsever, bir fırına diyor ki “her gün 500 ekmeği bedava arzu edene verin, fakirlere verin.” O kuyrukları televizyonlarda, gazetelerde gördünüz mü acaba? Havuz medyası göstermez. Binlerce kadın iki ekmek almak için saatlerce kuyrukta bekliyor. Hani, bu ülkede kişi başına gelir 3 kat artmıştı? On beş yıldır iktidardasınız, milyonlarca, binlerce insan hâlâ iki ekmeğe muhtaçsa burada bir derdimiz var demektir. Hepimizin oturup düşünmesi lazım özellikle de Adalet ve Kalkınma Partisine, hiçbir önyargı olmaksızın gidip oy veren değerli vatandaşlarıma seslenmek istiyorum: On beş yıl iktidar olacaksınız, siz ve yakınlarınız köşeyi dönecek ama yüz binlerce insan iki ekmeğe muhtaç olmayı sürdürecek. Adalet bunun neresinde arkadaşlar? Ahlak bunun neresinde? Bunların sorgulanması lazım.

KENDİSİNE VE AVENELERİNE HİZMET EDEN BİR DEVLET

Bakın daha acı bir tablo, Ramazan ayındayız. Referandum sırasında bir otelde çocukları SMA hastası olan bir grup aile benimle ısrarla görüşmek istedi. Program bittikten sonra o ailelerle oturdum bire bir görüştüm. Bu çocukların tedavi edilmesi için ilaç gerekiyor. Dünyada yeni bir ilaç çıkmış ve bu ilacın fiyatı binlerce dolar, aileler bu ilacı alamıyorlar. Hepsinin sosyal güvenliği var ama Sosyal Güvenlik Kurumu da diyor ki “Ben bunu karşılamam.” “Niçin?” “Hükümet izin vermiyor.” O ailelerden birisinin çocuğu, Eymen Bebek, Sakarya’da bu ilacı bulamadığı için 8,5 yaşındayken vefat etti. Sakarya Valiliği kampanya açmış acaba para toplayıp bu çocuk için ilaç getirebilir miyiz diye. Bu çocuk için ilaç getirilemedi ve bu çocuk hayatını kaybetti. Annesinin söylediği söz : ”Biz seni kurtaramadık.” Bir ilaç gelmedi ve o çocuk hayatını kaybetti. Bugün o şekilde yüzlerce çocuk var ilaç bekleyen. Ama Adalet ve Kalkınma Partisinin Genel Başkanı Çin’e giderken, Amerika’ya giderken kendi özel arabasını kargoyla götürebiliyor. Bir ilaç alamayan aileyi düşünün, çocuğu gidiyor, ama bu ülkenin, Adalet ve Kalkınma Partisinin Genel Başkanı Çin’e ve Amerika’ya giderken kargo uçağı kendi özel arabasını götürüyor. Allah aşkına, Ramazan ayındayız, hangi din bunu kabul eder? Hangi ahlak bunu kabul eder? Ben böyle konuşunca “Kılıçdaroğlu sert konuşuyor” diyorlar. Ne konuşayım peki, ne söyleyeyim ben? Ölen çocuğa mı acırsınız, bir beyefendinin arabası kargoyla Çin’e, Pekin’e ve Washington’a gitsin ona mı acırsınız? İki ekmek için saatlerce kuyrukta bekleyecek, beyefendinin arabası uçakla gidecek. Büyükelçimiz var. Büyükelçinin altında kurşungeçirmez arabalar var. Niye onu kullanmıyorsun? Elin devlet başkanı, elin cumhurbaşkanı, elin başbakanı kendi büyükelçisinin arabasını kullanmıyor mu? Kullanıyor. Sen niye kullanmıyorsun? Bu lüks ne arkadaşlar, bu lüks ne? Bu şatafat ne? Bu 8,5 yaşındaki Eymen bebeğin günahı onların boynuna.  

ADALETİN OLMADIĞI YERDE DEVLET ÇÖKER, DEVLET ÇÖKMÜŞTÜR

Oysa Ramazan ayı sabır ayıdır, ibadet ayıdır, rahmet ayıdır, mağfiret ayıdır ve bereket ayıdır, öyle tanımlarız Ramazan’ı. Adil olmalı, bütün inançların temelidir. Adaletli olmalı, bütün inançların temeli. İnsanlığın temelidir, devletin temelidir, var olmanın temelidir adalet. Bu, sadece bizim inancımıza özgü bir şey de değil, az önce söyledim, bütün inançların ortak temelidir adalet. Eğer bir çocuk, bir ilaç bulamadı diye, valinin, kaymakamın ve bütün herkesin, devletin gözleri önünde hayatını kaybediyor ve ölüyorsa ve o devleti yönetenler arabalarını uçakla başka bir ülkeye gönderiyorlarsa o devlet devlet olmaktan çıkmıştır, sosyal devlet olmaktan çıkmıştır. Vatandaşına hizmet eden devlet olmaktan çıkmıştır; kendisine ve avenelerine hizmet eden bir devlet hâline gelmiştir. Devleti siz böyle yapamazsınız, böyle kuramazsınız, böyle inşa edemezsiniz. Bir de bunlar “Biz Müslümanız” diye geçiniyorlar. Batsın sizin Müslümanlığınız, böyle Müslümanlık mı olur. Küçük çocuğun ölümüne ses çıkarmayacaksın, göz yumacaksın ta ki medyada yer alıncaya kadar. Ondan sonra yazı yazacaksın “Bu ilacı karşılayın” diye. Peki, o çocuğun hesabını kim verecek? Ya israf, israftan kaçınmak Müslümanlığın temel kurallarından birisi değil midir? Adaletli olmak, inançların temel kuralı değil midir?

Bakın değerli arkadaşlar, Rabbimizin de adalet üzerine söyledikleri vardır. Şöyle diyor Maide süresi: “Allah hakkı için dost doğru adaletli şahitler olun. Sakın bir topluluğa olan öfkeniz sizin haksızlık yapmanıza yol açmasın.” Evet, daima adaletli olun. Biz daima adaletli olmaya özen gösteriyoruz, adaleti savunuyoruz, adaletsizliğe karşı çıkıyoruz. Bakın Hava Harp Okulu öğrencilerinin velileri, aileleri burada. Ne günahı var bu çocukların? Aylardır hapisteler. Bunlar öğrenci, öğrenci darbe yapabilir mi? Eğer öğrenci darbe yapıyorsa zaten sizin orada varlık nedeniniz yok. Sen öğrenciye talimat vereni değil, öğrenciyi alıp hapse atıyorsun. Bu ailelerin paraları yok ondan, biliyor musunuz? Paraları olsa, para ödeseler hepsi çıkacak dışarı. Diğerleri çıktı, parası olanların tamamı çıktı, adamı olanların tamamı çıktı, haksızlık yapanların tamamı çıktı, bu öğrencilerin dışarı çıkması mümkün değil. Geçen Salı günü 5 günlük askerin mektubunu okumuştum. Böyle vicdansızlık olur mu?

Bakın adalet dedim, adalet istiyorum her yerde. Demokrasi ve adalet iç içe geçen kavramlar. Kadri Gürsel, içeride, gazeteci, Niye içeride biliyor musunuz? Gerekçelerinden birisi şu: “ByLock kullanan 92 kişi Kadri Gürsel’i aramış.” Kadri Gürsel’in telefonunda ByLock yok, ByLock kullanan birisi seni telefonda aradı?” Böyle bir saçmalık olabilir mi? Ama bunu yapan hâkim ve tutukluyor. Aylardır içeride. Akın Atalay, o daha da komik. Tutuklu gerekçesi ne biliyor musunuz? “Parke döşettiği kişinin oğlunun soruşturma geçiren bir şirkete mal satması.” Evet, parke döşettiği şirketin oğlu, soruşturma geçiren bir şirkete mal satmış. İyi de Akın Atalay’la ne ilgisi var? Olsun, ben seni yiyeceğim diyor; kurt kuzu meselesi, ben seni yiyeceğim diyor, atacağım içeri. Adalet? Nerede adalet arkadaşlar? Niye diyoruz devlet çökmüştür? Bu nedenle. Adaletin olmadığı yerde devlet çöker.

AMAÇ FETÖ GEREKÇESİYLE MUHALEFETİN TAMAMINI SUSTURMAK, EZMEK VE YOK ETMEK

Doğan Holdingin Ankara Temsilcisi Barbaros Muratoğlu, tutuklanma gerekçelerinden birisi şu: “FETÖ lideri Fetullah Gülen’in sağ tarafında bulunmayı ve ceketinin her iki düğmesini de iliklemesi.” Evet, evet. Ya, gazeteci, gitmeyen gazeteci mi var? Gittiler. Gitmeyen AKP milletvekili kalmadı ya, katar kadar gidiyorlardı, uçak kiralayıp gidiyorlardı bunlar. Üstelik bu sağ tarafında iki düğme ilikli, peki ya sol tarafında? Onlar tutuksuz, onlara bir şey yok. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Hangi adaletten söz ediyor, hangi ahlaktan söz ediyor?

Sözcü Gazetesinin iki değerli elemanı, Mediha Olgun ve Gökmen Ulu. “Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz gecesi nerede olduğunu yaptıkları haberlerle darbecilere bildirdikleri.” Böyle bir darbe düşünün, darbe yapacaklar, nerede darbe yapacakları kişi? Bekliyorlar, bir gazetece yazsın da oradan haber alalım, ona göre darbe yapalım! Böyle bir saçmalık olabilir mi? Üstelik saray FETÖ’cü kaynıyor; kendi danışmanlarından tutun da en yakınındaki korumasına kadar herkes FETÖ’cü. Ya kardeşim, üstelik Meclis hani bir rapor yayınladı, 15 Temmuz Darbe Komisyonu yayınladı, daha o rapor üzerinde de duracağım. O raporun da 319’uncu sayfasında darbeye girişimde bulunanların Erdoğan’ın orada olduğunu zaten tespit etmişler. Üstelik bu haber, yine Marmaris’te bir yerel gazetede zaten yayınlanmış ama amaç ne? FETÖ gerekçesiyle muhalefetin tamamını susturmak, ezmek ve yok etmek. Ama, Sözcü ve Cumhuriyet inandığı davadan, inandığı ilkelerden, demokrasiden ödün verir mi? Veremez. Bilmedikleri o zaten. Veremez, vermez.  

Yargıçlar Sendikası Başkanını Ankara’dan aldılar Şanlıurfa’ya sürdüler. “Tayini çıktı” deniyor. Ne tayini çıktı ya? Hangi gerekçeyle sürüyorsun? Sen misin yazı yazan, sen misin konuşan. Senin adamların sabah akşam, öğlen, günün yirmi dört saatinde konuşuyorlar, onlara dokunan yok. Kendi partinin il başkanını getirdin hâkim olarak atadın. Buna tahammül edemiyorum. Sonra “adalet” diyorlar, sonra “Demokrasi” diyorlar. Adalet üzerinde neden bu kadar durdum biliyor musunuz? Ramazan ayı olduğu için. Oruç tutan bütün vatandaşlarıma sesleniyorum: Sevgili vatandaşlarım, elinizi vicdanınıza koyun, bu söylediklerimin tamamı doğrudur. Eğer bu adaletse ben adaletin ne olduğunu bilmiyorum. Eğer bu adaletsizlikse haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Bunu söylemek isterim.  

BÜTÜN İSLAM DÜNYASI GAZİ MUSTAFA KEMAL’İN DEVRİMLERİNE ÖYKÜNMÜŞTÜR VE HEPSİ CUMHURİYETE GEÇMİŞTİR

Şimdi, bu Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmeye çalışıyorlar

Türkiye böyle. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu Türkiye’nin geldiği nokta bu. Ama size bir İslam dünyası çerçevesi çizmek isterim. Neden İslam dünyasında kan, acı, gözyaşı var? Neden İslam dünyasında terör var? Neden İslam dünyası birbirini yiyor ve neden kavgaları var? Bunun üzerinde de durmak lazım. Ramazan nedeniyle bunun da üzerinde kısaca durmak isterim ve bütün vatandaşlarımın bu bölümü en azından dikkatle dinlemelerini isterim.

Değerli arkadaşlar, İslam dünyasının durumu nedir? İslam İşbirliği Teşkilatına üye 57 ülke var. 57 ülkede 1 milyar 700 bin Müslümanımız var. Dünya nüfusunun yüzde 28’ini oluşturuyor, her 4 kişiden 1’isi Müslüman. Bu 57 ülkenin toplam gayrisafi hasılası 6 trilyon dolar. Sadece Çin’in gayrisafi milli hasılası 12 trilyon dolar. 57 ülkenin gayrisafi hasılası 6 trilyon dolar, sadece Çin’in 12 trilyon dolar. Hepimiz üzerinde düşünmeliyiz, 57 ülke neden bu kadar geride?

Başka bir konu, İslam İşbirliği verilerine göre, üye ülkeler dünya enerji kaynaklarının yani bu Müslüman ülkeler dünya enerji kaynaklarının yüzde 70’ine sahip, doğal kaynakların da yüzde 40’ına sahip. Dünya enerji kaynağının yüzde 70’ine, doğal kaynakların yüzde 40’ına sahip olacaksınız ama nüfusun yüzde 40’ı yoksulluk içinde olacak. Dünyadaki devletlerin ortalama büyümesi yüzde 4,7; İslam camiasının, toplumunun ortalama büyümesi 3,6, bütün bu kaynaklara, bütün bu imkânlara rağmen yüzde 3,6.

İş gücüne katılım oranı dünyada ortalama yüzde 63, İslam dünyasında yüzde 59. Dünyada ortalama işsizlik oranı yüzde 6; İslam ülkelerinde yüzde 8. İşsizlik oranı ortalama dünyada yüzde 11; İslam dünyasında yüzde 17, her 5 gençten 1’isi işsiz. 57 ülkenin okuma yazma oranı, halkın okuma yazma oranı –üzerinde araştırma yapıldı- yüzde 37’si okuma yazma bilmiyor. İslam dünyasındaki 57 ülkenin nüfusu yani 1 milyar 700 milyonluk nüfusun yüzde 37’si okuma yazma bilmiyor. 630 milyon kendi dilinde okuma yazma bilmiyor. Birleşmiş Milletler Arap Kalkınma Teşkilatının raporuna göre, Arap kadınlarının yüzde 50’si okuma yazma bilmiyor. Arap dünyasının sadece yüzde 1’nin bilgisayar ve İnternet erişimi yok. 57 İslam ülkesinin her birinde ortalama 10 üniversite var, ortalama üniversite sayısı 10; sadece Amerika’daki üniversite sayısı 5007. Hindistan’daki üniversite sayısı 8500. 1 milyar 700 milyonluk bir nüfusa hitap eden üniversite sayısı 600 arkadaşlar. Amerika Birleşik Devletleri Kontur Terörizm Merkezinin yaptığı bir araştırma var. O rapora göre, dünyadaki terör saldırılarında ölenlerin yüzde 90’ı Müslüman, ölenlerin de yüzde 100’ü Müslüman.

Suriye’yi, Ortadoğu’yu hepimiz biliyoruz. Buradan göç edenlerin tamamı demokrasisi gelişmiş, insan hakları olan ülkelere göç etmek istiyorlar. Hiç kimse ben Sudan’a gideyim demiyor veya bir başka Müslüman ülkeye gideyim demiyor. Herkes, kapıları açsalar tamamı Amerika’ya, Kanada’ya, Fransa’ya, İngiltere’ye gidecek. Niçin? Demokrasisi gelişmiş, insan hakları var. Dünyada üretilen mal ve hizmetlerden sadece yüzde 5,6’sını İslam dünyası üretiyor. Katma değeri yüksek ürünlerin payı ise binde 4, Oysa İslam dünyası yedi yüz yıl önce robotik alanı kurmuştur, Kuran El Cezeri. Aynı şekilde matematikte Sabit Bin Kurra, Harizmi. Aynı şekilde Ali Kuşçu, astronomide bir dünya markasıdır. Aynı şekilde İbni Butata, coğrafyada, felsefede Farabi, sosyolojide İbni Haldun, tıp alanında İbni Rüşt, İbni Sina, bütün bunların hepsi o dönemde, İslamiyet’in ilk çıktığı yıllarda yetişen insanlardır. Avrupa’daki karanlığı Rönesans’la aydınlatan insanlardır. Peki, nasıl oldu da İslam coğrafyası bu hâle geldi? Bunu en iyi gören ve çözümü en iyi yaratan kişi dünya tarihinde tektir ve onun adı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Cumhuriyet kurulduğunda kadınlarda okuma yazma oranı binde 8 idi; bin kadından 8’i ancak okuma yazma biliyordu. Erkeklerde okuma yazma oranı yüzde 6-7; 100 erkekten 6-7’si okuma yazma biliyordu. Gazi Mustafa Kemal bu gerçeği gördüğü için ilk yaptığı iş Millet Mekteplerini açmak oldu insanlar okuma yazma bilsinler, öğrensinler diye. Sonra Köy Enstitülerini kurmuştur. Sonra, Kur’an’ın Türkçe mealini Elmalı Hamdi Yazır’a yazdırmıştır kendi dilimizde okuyalım ve anlayalım diye. Üniversitelere önem vermiştir. Cepheden çıkmıştır, öğretmenlerin toplantısına gelip katılmıştır ve ülkenin geleceğini bu ülkenin gençlerine emanet etmiştir. Ve bütün İslam coğrafyası Gazi Mustafa Kemal’i örnek almıştır. Cezayir bağımsızlık savaşını verirken Ulusal Kurtuluş Savaşçılarının göğüslerinde Atatürk’ün fotoğrafı vardı. Hindistan’dan, Pakistan’dan tutun bütün İslam dünyası öykünmüştür Gazi Mustafa Kemal’in devrimlerine ve hepsi cumhuriyete geçmiştir. Ve bugün, İslam dünyasının gözbebeği olan tek ülke vardır, adı Türkiye Cumhuriyeti’dir.

BUGÜN GELDİĞİMİZ NOKTA, MAKARAYI TERSİNE SARMA SÜRECİDİR

Şimdi, bu Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmeye çalışıyorlar. Bütün o halklar, hep Türkiye Cumhuriyeti’ne öykünmüşlerdir. Türkiye’deki kadınlar gibi bizim de haklarımız olsun demişlerdir. Bizim de sendikal haklarımız olsun demişlerdir. Bizim de özgür medyamız olsun demişlerdir. Bizde de yargı bağımsız olsun demişlerdir. Bizde de özgür seçimler olsun demişlerdir. Bizde de demokrasi olsun demişlerdir. Artık, diktatörlerden bıktık demişlerdir. Bugün geldiğimiz nokta, makarayı tersine sarma sürecidir. Türkiye tekrar Osmanlının son dönemine götürülmek isteniyor. Ve bu gerçeği bütün vatandaşlarımın bilmesini isterim. Bakın bunun bir partiyle ilgisi yoktur. Bunun kişiyle ilgisi yoktur. Bu, bir Türkiye Cumhuriyeti sorunudur ve bu sorun hangi görüşten, hangi inançtan olursak olalım hepimizin ortak sorunudur. Bugün benim görüşüme yasak getirirsen yarın bir başkası çıkar senin görüşüne yasak getirir. Biz, ikisine de karşıyız. Aklımızı kullanacağız, düşüncelerimizi özgürce ifade edeceğiz, hakkımızı arayacağız. Eğer siz bu kapıları kapatırsanız ülkeyi kaosa sürüklersiniz. Hepimizin dikkatli olması lazım. Eğer aklımızı kullanmayıp birisinin telkiniyle gidip oy kullanırsak, o doğruyu düşünüyor, benim düşünmeme gerek yok diyorsanız bu yanlıştır, bundan büyük yanlış olamaz.

NE ADALETİ VAR NE KALKINMASI VAR

Rabbimiz Kitabında diyor ki “Aklınızı kullanmıyor musunuz? Aklınızı kullanacaksınız” diyor. “İlim Çin’de bile olsa gidip öğrenin” diyor Sevgili Peygamberimiz. Bilimi reddediyoruz. Bilim insanlarının görevlerine son verip kapının önüne koyuyoruz. “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” diyor, Hz. Ali. Ya, bırakın bir harf öğretmeyi, milyonlarca, yüz binlerce çocuğumuzu eğiten hocaları sen bir kararnameyle aldın kapının önüne koydun. Ya, ahlak yok mu? İnanç yok mu? Nedir bunun doğruluğu? Böyle bir şey olabilir mi? Benim gibi düşünmedi veya bana yüzde yüz bağlı olmadı diye bir bilim insanı kapının önüne konur mu? Bunlar nasıl geçinecek? Bunların çoluk çocuğu yok mu? Bunların aileleri yok mu? İş bulamıyorlar, iş bulmaları yasak. Banka hesaplarına el konuyor, yurt dışına çıkmaları yasaklanıyor. Sayın Kaboğlu, Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi Anayasa hukukçularından birisidir. İlkeli bir insandır, doğru bildiğini söyler. Gerçek bir bilim insanıdır. Bir kararnameyle kapının önüne konuldu. “Tamam” diyor. “Kararname çıkardınız, üniversitede istemiyorsunuz ama Batı’daki üniversiteler beni istiyor, gidip orada ders vereceğim.” “Oraya da gidemezsin” diyorlar, “pasaportuna el koyduk” diyorlar. Bu nasıl bir anlayış? Ramazan ayında bunları anlatmamın nedeni, oruç tutan bütün vatandaşlarıma sesleniyorum: Eğer adalet hepimiz için geçerliyse ve sevgili kardeşim, sen adaleti arıyorsan, adı Adalet ve Kalkınma Partisi olan partiden uzak duracaksın, ne adaleti var ne kalkınması var.

DARBE GİRİŞİMİNİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU DEĞİL, DARBE GİRİŞİMİNİ KAPATMA KOMİSYONU

Bir darbe süreci yaşadık. Parlamentoda zor bela bir komisyon kuruldu, 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu. Komisyon, darbeyi aydınlatmak, darbeyi yapanları ortaya çıkarmak değil darbeyi nasıl kapatırız, onun hesabı içinde. Komisyon Başkanı da zaten geçmişte Fetullah Gülen’e övgüler düzen birisi. Kaç kez Pensilvanya’ya gitti, onu da bilmiyoruz. El etek öpen birisi. Şimdi, kalkmış komisyona başkanlık yapıyor.

Bakın değerli arkadaşlar, söyledik, söylemeye de devam edeceğiz. Eğer bir siyasi iktidar darbeden şikâyetçiyse, darbecilerin tamamını yargılamak, gerçek darbecileri yargının önüne çıkarmak ve failleri bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkarmak durumundadır. Eğer bunu yapmıyorsa, darbecinin kendisi zaten odur. Bakın en önemli iki aktörü var bu darbenin; Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı. Niye Meclise gelmiyorlar, niye komisyona bilgi vermiyorlar? Eski Genelkurmay Başkanları geliyor, eski MİT müsteşarları geliyor, bunlar gelmiyorlar. Niçin? İktidar izin vermiyor. Ben bu iktidarın, bu darbeyi bağımsız ve tarafsız soruşturacağına ben inanayım mı? Siz, bizim aklımızla alay mı ediyorsunuz? 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu değil, kapatma komisyonu, darbe girişimini kapatma komisyonu. Sadece o değil, 17-25 Aralıkta yapılan yolsuzlukları da kapatma komisyonu. 17-25 Aralıkta, bir hükümetin bir devleti nasıl soyduğuna tanık olduk. Hiç kimse bu düşünceden bizi vazgeçiremez. Efendim, rapora göre, FETÖ’nün elemanları devlete sızmış! Ya, ne sızması kardeşim, devlete yerleştirildi bunlar, hangi sızmadan söz ediyorsunuz. TÜBİTAK’ı bu hâle kim getirdi, o atamaları kim yaptı? Dinlemelerin başına bizzat adam tayin ettiniz ya. Herkesi dinleyecek adamı getirdiniz oraya. O adamı gidip siz hastanede ziyaret ediyorsunuz Başbakan olarak. Efendim, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunu ele geçirmişler! Ne ele geçirmişler! Ya, Anayasa değişikliğini beraber yaptınız. Fettullah Gülen ta Amerika’dan dedi ki “Ölüler bile kalksın oy versin bu Anayasa değişikliğine.” O atamaları kim yaptı? Siz yaptınız. Efendim, HSK’yı ele geçirmişler! Ele geçirmediler arkadaşlar, siz oralara atama yaptınız. FETÖ’cü albaylar terfi etsinler diye bir kanun teklifi verildi arkadaşlar. O kanun teklifiyle mevcut albaylar emekli olacak, yerine FETÖ ile bağlantılı olanlar gelecek. Bu kanun teklifini verenlerin tamamı FETÖ’cüdür, nerede arıyorsun, işte Mecliste. Tamamının altında Adalet ve Kalkınma Partisinin milletvekillerinin imzası var.

KARANLIK NOKTALAR BİR DEĞİL, İKİ DEĞİL DÜNYA KADAR

Milli Güvenlik Kurulu kararından hiç söz edilmiyor. Ya arkadaş, Milli Güvenlik Kurulu toplandı, size brifing verdi, Hükümete raporu yazdı, tavsiyede bulundu, bundan tek satır bile yok. Hatırlarsanız, bir ara bunlar arasında bir kavga çıkmıştı. Sayın Bülent Arınç demişti ki “Siz Ankara’yı parsel parsel sattınız. Sadece Ankara değil, bütün Türkiye’yi parsel parsel sattılar, soran var mı? Yok. Raporda bir cümle var mı? Raporda bir cümle dahi yok. Bir kelime var mı? Bir kelime de yok. Efendim, mali olarak çok güçlü hâle gelmişler! Kim getirdi? İhaleleri kim verdi? Parsel parsel arazileri kim tahsis etti? O üniversiteleri kim kurdurdu? Davayı soruşturan yani bu darbeyi soruşturan, iddianameyi hazırlayan savcıların iddianameleri Adalet Bakanlığı tarafından isteniyor, “Getir iddianameyi bir görelim. Olur ya, bizi zor duruma sokan bir cümle olur orada, onu değiştirelim.” Bu, bizim tarihimizde görülmemiştir arkadaşlar. Şimdi, Adalet Bakanlığı, darbeyi soruşturan savcıların iddianamelerini istiyor. Düzeltiyor “Bu iddianameyi götürüp mahkemeye verebilirsin” diyor. Çatı iddianamesini hazırlayan bir savcı da görevden alındı. Niye görevden alınır bir savcı? Olayı soruşturuyor, olayı araştırıyor, gerçekler ortaya çıksın diyor. Sen misin bizden habersiz ve bizim telkinlerimizle iş yapmayan. Gel kardeşim, seni görevden aldım, savcıyı görevden alıyorlar. MİT’in darbeden haberi var mıydı, yok muydu? Bu da tartışmalı. Efendim, işte O.K diye birisi, MİT’e gitmiş, saati belli, bütün kronoloji veriliyor. “Efendim, geldi ama darbe olduğunu söylemedi. Darbeyle ilgili bir şey söylemedi.” Sonra medyaya yansıdı bu. Soruyor savcı: “Sen darbeden söz ettin mi?” “Evet, darbeden söz ettim” diyor. Peki, darbeden söz etmişse, bu ülkede MİT, bu ülkede Genelkurmay niye darbeyi önlemedi? Hangi gerekçeyle önlemedi? Bir Allah’ın kulu çıkıp bize bunu anlatması lazım. Ben kontrollü darbe deyince kızıyorlar “Vay efendim nasıl olur?” diyorlar. Karanlık noktalar bir değil, iki değil dünya kadar, dünya kadar. Bunların hepsinin ortaya çıkması lazım. Siz, Bank Asya’nın önünden geçen adamı hapse atacaksınız, Bank Asya’nın yönetiminde görev alan birisini hapisten çıkaracaksınız. İyi de o vatandaşın günahı ne? Ne günahı var onun? Parası yok, onun için. Arkası yok, onun için. Adamı yok, onun için.

Balyoz, Ergenekon kumpasını bunlar yapmadılar mı? Tek satır yok. Ya, en azından FETÖ’yu suçlayacaksan, Balyoz, Ergenekon bilmem bunları yaz bari, o bile yok. Çünkü kendi suçları ortaya çıkacak. Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü hâlâ şüphelidir, arkasındaki gerçekler ortaya çıkarılmamıştır. Niye yazmıyorsun kardeşim? Hangi gerekçeyle yazmıyorsun? Çağırıyorsun, dinliyorsun, konuşuyorsun ve yazmıyorsun ve dosyayı kapatmaya çalışıyorsun.

3 Mart 2006 tarihli Emniyet Genel Müdürlüğünün bir yazısı var. O yazı, döneminde Fettullah Gülen’i berat ettiren yazıdır. O yazıdan da hiç haber yok arkadaşlar, raporda tek satır bile yok. Yine Emniyet Genel Müdürlüğünün 22 Eylül 2013 tarihli yazısı var, ne diyor yazıda biliyor musunuz? “Fettullah Gülen adı altında bir örgüte rastlanılmamıştır. “ Bu yazı da yok.

249 ŞEHİDİN KANINI YERDE BIRAKMAMAYA SÖZ VERDİK

Değerli arkadaşlarım, bir başka yazı daha var, daha doğrusu bir daha rapor var, o da çok önemli. 17.2.2017 tarihli bir bilirkişi raporu. Genelkurmayda savcının isteği üzerine yemin ederek rapor düzenliyorlar. Rapor var bizde. Bu rapor yine bu dosyanın içinde yok yani 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştıran Komisyonun elinde yok, var da gizliyor. Niçin yok? Bütün bu ayrıntıları komisyonun üyesi değerli CHP milletvekilleri rapora yazacaklar. Biz görevimizi yapacağız. Asıl suçlular hâlâ yakalanmış değil, asıl failler hâlâ yakalanmış değil. Asil failler, yani bu işin siyasi ayağı henüz ortaya çıkmış değil. Arkasını bırakmayacağız, sonuna kadar götüreceğiz bunu.

Niçin sonuna kadar götüreceğiz? 249 kişi hayatını kaybetti, 249 şehidimiz var. 249 şehidin kanını yerde bıraktılar. O kanı yerde bırakmamaya söz verdik, sözümüzün arkasında duracağız.

BİR İPTE İKİ CAMBAZ OYNADILAR

Asıl çağrılıp dinlenilmesi gereken kişi Adalet ve Kalkınma Partisinin iki genel başkanı; Binali Yıldırım ve Recep Tayyip Erdoğan gelip bilgi vermeleri lazım, nasıl bilgi vermezler? “Darbeyi dünürden haber aldım” Dünür gelsin o zaman. Marmaris’e niye gittin, niye gizleniyorsun Marmaris’te? Asıl onların gelip bilgi vermesi lazım, çıkıp konuşmaları lazım. Konuşmalarını çıkardık, bir gün “A” demiş, ertesi gün “B” demiş, ne saatleri uyuyor, ne takvimleri uyuyor, ne kişiler uyuyor, tamamen uyumsuz. Böyle bir şey olabilir mi arkadaşlar? Gerçek birdir, acı olabilir ama ortaya çıkarılması lazım. Türkiye’nin bir daha darbe olayı ile karşılaşmaması için, darbeyi kapatırsanız bu olmaz.  

“Bu darbe Allah’ın bir lütfudur” deniyordu. Aynı menzile gidiyorlardı! Ne demektir bu? Bir ipte iki cambaz oynadılar. İki cambaz bir ipte oynamaz arkadaşlar, birisi diğerini tasfiye etti, diğeri yoluna devam ediyor. Neyle? 15 Temmuzu fırsat bilip karşı darbeyle. Şu anda Türkiye bir karşı darbe yaşamıştır ve yaşamaya devam ediyor.

DEVLETİN BÜTÜN KURUMLARI KARŞI DARBE İÇİN ORGANİZE EDİLMİŞTİR

TOBB’un Genel Kurulunda da söyledim. Bu nasıl bir darbe ve nasıl bir araştırma? FETÖ’cü diye baklavacı buldun kardeşim, çikolatacı buldun, sanayici buldun, börekçi buldun, inşaatçı buldun, hâkim buldun, kaymakam buldun, vali buldun, paşa buldun, er buldun, askeri öğrenci buldun ama bir tane siyasetçi yok, nasıl olur bu? 15 Temmuz darbe girişimiyle bir karşı darbenin alt yapısı oluşturulmuştur. OHAL uygulamalarıyla bir darbe süreci yaşıyoruz. 159 gazeteci hapiste, muhalif hiç kimseye izin vermiyorlar. Kafasını kaldıranları ya devletten atıyorlar ya işine son veriyorlar, mal varlığına el koyuyorlar. Hiç kimsenin can ve mal güvenliği yoktur. Demokrasi ve Anayasa tamamen askıya alınmıştır. Gayrimeşru bir anayasa ile Türkiye yönetilmektedir. Bu anayasa mühürsüz anayasadır. Bu anayasa bu toplumun bu halkın, bu milletin anayasası değildir, bu bir partinin anayasasıdır, bir devlet partisidir. Devletin bütün kurumları karşı darbe için organize edilmiştir. Bir darbe kurumu olan YÖK, darbecilerin emrine verilmiştir. Dolayısıyla tıpkı Yüksek Seçim Kurulunda olduğu gibi yargının bütün aşamalarına parti militanları atanmaktadır. Ama bütün bunlara karşı onurumuzla, gururumuzla direneceğiz, direnmek bizim boynumuzun borcudur. Ayarını bozdukları kantar hiç kimse endişe etmesin, gün gelecek onları da tartacak.

Teşekkür ederim.




























CHPnet

SİTELERİ