16.02.2026
16.02.2026
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Parti Sözcüsü Zeynel Emre, Merkez Yönetim Kurulu (MYK) gündemine dair bir basın toplantısı gerçekleştirdi. Emre, yargıdaki siyasallaşmadan eğitimdeki nitelik kaybına, ekonomi ve tarımdaki beka sorunundan belediye başkanlarına yönelik operasyonlara kadar gündemin tüm başlıklarını değerlendirdi.
CHP Sözcüsü Emre, parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi:
ADİL YARGILANMA İLKESİ BÜTÜNÜYLE ORTADAN KALDIRILDI
Değerli basın mensupları, ekranları başında bizleri izleyen kıymetli yurttaşlarımız, hepinizi Cumhuriyet Halk Partisi adına saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.
Değerli arkadaşlar, tabii bugün önemli konulara değineceğiz. Öncelikle tabii şunu izah etmek isterim. Biliyorsunuz ülkede yakın zamanda iki önemli bakanlık değişime uğradı. Biri İçişleri Bakanlığı, bir diğeri ise Adalet Bakanlığı. Kendi tabiriyle çiçeği burnunda Adalet Bakanı geçtiğimiz günlerde bir televizyon programında uzun uzadıya demeçler verdi. Tabii biz şunu hep söylüyorduk. Diyorduk ki, Cumhuriyet Halk Partisine yönelik özellikle birinci parti olmasından sonra tabanını genişletmesi, Cumhuriyet Halk Partisinin aday olarak gösterdiği Sayın İmamoğlu’na olan halkın desteği, Cumhuriyet Halk Partili aktörlere yönelik, belediye başkanlarına yönelik halkın desteği sonrasında iktidarın, Adalet ve Kalkınma Partisinin, Sayın Erdoğan’ın talimatıyla çok yönlü bir kumpas girişimi başladı. Ve bunu da yapılan operasyonların hukuki değil de siyasi olduğunu delilleriyle, örnekleriyle anlatadurduk.
Bugün yapılan Adalet Bakanının atamasından sonra bugüne doğru geldiğimizde yapılan açıklamalara baktığımızda burada esasında biz ne söylediysek hepsinin bir bir doğru çıktığını görüyoruz. Bakın, bizim kanunlarımıza göre bir savcılık, bir başsavcılık bir davayla ilgili iddianameyi düzenledikten sonra artık o dosyadan el çekmiş olur, ilgili mahkemeye gider, mahkemede duruşmalar devam eder ve karar süreci işler. Ancak Adalet Bakanı sıfatını taşıyan birinin açılan davayla ilgili, dosya içeriğiyle ilgili, delillerle alakalı, dosyadaki delillerin dolduğunu söyleyen, etkin pişmanlık beyanlarıyla sadece dosyanın oluşmadığını söyleyen, MASAK raporlarından bahseden… Geçmişte savcı sıfatıyla imza attığı iddianameleri Adalet Bakanı sıfatıyla bu denli savunduğu vakit o mahkemelerden nesnel kararlar almak güçtür. Çünkü Adalet Bakanı kanunlarımıza göre Hakim ve Savcılar Kurulunun Başkanı sıfatını taşımaktadır. Yani kendi yazdığı iddianame sonrası o davaya bakacak hakimlerle ilgili şikayet konusu iş ve işlemler kendi önüne gidecektir. Bütün hakimlerle ilgili atamalara, terfilere karar verecek pozisyondaki kişidir. Dolayısıyla böyle bir aktörün davalarla ilgili bu kadar rahat bir şekilde, pervasız bir şekilde işte efendim deliller çok sağlam, sadece tanık ifadelerine dayanmıyor, HTS kayıtlarıyla örtüşüyor, MASAK raporuyla örtüşüyor şeklindeki açıklamaların ülkedeki hukuk devleti ilkesinin ve yargılamadaki adil yargılanma ilkesinin bütünüyle ortadan kaldırıldığının ispatıdır değerli arkadaşlar.
Tabii burada şunu da söylemek lazım. Hangi MASAK raporu? MASAK raporlarını biz de okuyoruz. Hangi belediye başkanımızın MASAK raporuyla tespit edilmiş bir usulsüzlüğü var? HTS kaydı deniyor. HTS kayıtlarına bakıyoruz. Yani şöyle örnek anlatayım. Taksim gibi, İstiklal Caddesi gibi bir yerde her gün milyonlarca insan geziyor. Yani orada iki kişinin aynı baz istasyondan baz vermesi dosyaya delil olarak giriyorsa burada HTS kaydına dayalı bir delil söz konusu olamaz. Bizim ceza hukukumuzdaki genel uygulama zaten böyle değildi. Peki, çok sağlam dediği deliller içerisinde ülkede bundan önce gerçekleşen ihaleye fesat ve rüşvet davalarında tape kayıtları herhangi bir telefon tape kaydı var mı bizim belediye başkanlarımızın? Bir fiziki takip tutanağı var mı? Görgüye dayalı bir tanık ifadesi var mı?
Değerli arkadaşlar, bunlara baktığımız zaman bunların hiçbiri yok. Peki, ne var? Zorla tabii ilk etapta değil içeri düşürüp malına el konup zorla itirafçı adı altında iftiracı yaptıklarının ifadelerine dayanarak düzenlenmiş iddianameler var. O nedenle bütün bunlar ortadayken ve böylesine bir pozisyona gelmişken bu kadar tartışmalı bir durumda hala o dosyaların içeriğiyle ilgili açıklama yapılmasını hakikaten çok talihsizlik olarak nitelendiriyoruz.
MADEM DELİLLERİNİZE, DOSYAYA BU KADAR İNANIYORSUNUZ; İÇERİDEKİ ARKADAŞLARIMIZIN SÖZLERİNİN, YAZILARININ YAYILMASINDAN, BUNLARIN KONUŞULMASINDAN NİYE ENDİŞE EDİYORSUNUZ?
Tabii orada yine başka bir mesele daha var onu da ifade edelim. Deniyor ki; tutuklular 24 saat avukatlarıyla görüşebiliyor. Burada mevzuatta bir boşluk var. Bu konuda düzenleme yapılması lazım. Bakın kıymetli vatandaşlarımız, değerli basın mensupları, bu ülkedeki çeyrek yüzyıldır iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde değişmeyen kanun yok. Mevcut Ceza Kanunu bu iktidar döneminde yapıldı. Ceza Muhakemesi Kanunu bu iktidar döneminde değişti. Cezaevlerine ilişkin düzenlemeler bu iktidar döneminde yapıldı. Bakın, bu iktidar döneminde yapılan önce yanlış işten sonra yapılan doğru iş var mıdır dediğinizde belki gösterebileceğim tek tük iyi düzenlemelerden biri savunma hakkının kısıtlanmaması bakımından avukat görüşünün mesai saatleri dışında ve hafta sonları da serbest hale getirilmesiydi. Bu güzel bir düzenlemeydi. Bugün geldiğimiz noktada madem bu kadar delillerinize güveniyorsunuz, madem bu kadar dosyaya inanıyorsunuz, o halde içerideki arkadaşlarımızın sözlerinin, yazılarının, düşüncelerinin, bunların yayılmasından, bunların konuşulmasından niye endişe ediyorsunuz? Yani açılan bize yönelik, arkadaşlarımıza yönelik bahsedilen davalar açılmamış olsaydı avukat görüşünün sınırlandırmasına yönelik bir düzenlemeden bahsedecek miydiniz? Elbette hayır bahsetmeyecektiniz.
Dolayısıyla biz böyle bir düzenlemenin hem insan hakları açısından hem de ülkedeki adil yargılanma hakkı açısından, savunma hakkının kutsallığı açısından baktığımız zaman büyük yaralar vereceğini düşünüyoruz.
BİR SUÇ ÖRGÜTÜ MENSUBU CEP TELEFONUYLA İÇERİ NASIL GİRİYOR BÖYLE BİR DÖNEMDE?
Tabii ülkedeki yargı mekanizması Cumhuriyet Halk Partisi ile bu ülkenin birinci partisiyle o kadar çok meşgul ki yani geçtiğimiz günlerde İzmir'de açılan bir iddianame var. Bir mafya babasının Necati Arabacı liderliğindeki bir suç örgütünden bahsediliyor. O kadar enteresan ve ilginç ki cezaevinde bir kimsenin cep telefonuyla dışarıyla görüştüğü tespit ediliyor. Hani biz cezaevlerine ziyarete gittiğimizde milletvekili olarak dahi birçok aramadan geçiyoruz. Ufacık bir sinyal ses verdiğinde tekrardan geçiyoruz. Kalemimizi çıkartıyoruz, gösteriyoruz. Kalemi dahi yani bırakın içeriye telefon ya da başka şeyle girmeyi. Peki, bir suç örgütü mensubu cep telefonuyla içeri nasıl giriyor böyle bir dönemde? Yani burada ihmali olan, katkısı olan kamu görevlileri kimler? Bunun tabii ortaya çıkartılması lazım.
EĞİTİM SİSTEMİ VE ÜNİVERSİTELERİN DURUMU
Değerli arkadaşlar, bizim çeyrek yüzyıllık dönem içerisinde ülke olarak çok ciddi kayıplar yaşadığımız, istatistiklerde geriye gittiğimiz çok başlık oldu. Bunlardan en sancılısı, en üzüntü verici ne dersek bu başlıklardan biri de eğitim başlığıdır. Bugün bakıyorsunuz Sayın Erdoğan konuşma yaptığında ülkedeki üniversite sayısının artmasından, yükseköğretim fakültesi sayısının artmasından ötürü bunu bir propaganda ve iyi bir işmiş gibi kamuoyu anlatıyor dursun. Ancak bizdeki rakamlar, ortadaki gerçekler hem eğitim sistemindeki kalitenin çok düştüğünü, hem hesapsız açılan 200'den fazla üniversiteyle, her ile açılan üniversitelerle ki bazılarında profesör yok, akademisyen yok, hoca yok. Bazılarının sadece tabelası var. Dolayısıyla buralarda dünya standartlarında, dünyayla yarışabilen, dünyada bilgi açısından baktığımızda örnek gösterebilecek üniversite sayısı maalesef yok denecek kadar az. Öyle ki biliyorsunuz bu rakamlar ölçülebiliyor. Bugün dünyanın en iyi 500 üniversitesi arasında Türkiye'den bir üniversite var mı dediğimizde yok. İlk 1000 içerisinde 11 üniversite var. Ama bu rakama da baktığımız zaman yani düşünebiliyor musunuz Suudi Arabistan gibi ülkelerin gerisinde çıkıyoruz. Kaldı ki bu iktidar öncesinde ODTÜ, Boğaziçi Üniversitesi gibi üniversiteler her zaman ilk 100’de, ilk 200 içerisinde dünyada yer bulmuş üniversitelerdi. Üniversitelerin iktidarın bir kadrolaşma yeri, bir arka bahçesi düşüncesiyle sürekli siyasal angajmanlarla kullanılması neticesinde böyle bir duruma geldi.
BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ ZİYARETİ VE GÜVENLİK ÖNLEMLERİ
Geçtiğimiz günlerde de Sayın Erdoğan Boğaziçi Üniversitesi'ne vermiş olduğu zarar yetmiyor gibi Boğaziçi Üniversitesi'ne gitti. Orada bir takım görüntüler servis edildi. Görüntüde baktığınızda Cumhurbaşkanı üniversitede gençlikle buluşuyor dersiniz. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileriyle buluşuyor dersiniz. Ama işin arka planına baktığımız zaman Cumhurbaşkanı oraya gitmeden evvel sanki başka bir ülkenin toprağına gidiyormuş gibi güvenlik önlemi alındığını görüyoruz. Bir defa Güney Kampüs öğrencileri akademisyenlere ve personele kapatıldı. Dersler çevrim içine alındı. İdari personel uzaktan çalışmaya yönlendirildi. Yurtta kalan öğrenciler açısından ise sabah saatlerinde odalarından tahliye edildi. Oda kapılarının kilitlenmelerine izin verilmedi. Koridorlara nöbetçi polisler yerleştirildi. Metro çıkışlarında sürekli arama yapıldı. Kuzey kampüste bir araya gelen öğrenciler ise protesto için toplandıklarında hemen iki tane öğrenci gözaltına alındı. Savcılık tarafından tutuklamaya sevk edildi. Biri adli kontrol ve yurt dışı çıkış yasağıyla serbest kaldı.
Şimdi değerli arkadaşlar, yani bu korku niye? Normal bir ülkede bir cumhurbaşkanı bir üniversiteye gittiğinde o üniversitedeki öğrenciler değil de kendi partisinin gençlik kollarını alıp o üniversitede okumayan, farklı üniversitelerde okuyan öğrencilerle bir program yapıp bir algı operasyonuna niye ihtiyaç duyar? İşte bu bunun iyi düşünülmesi lazım. Hatırlarsanız bu ülkede ‘Genç Bakış’ diye bir program vardı. Orada ülkenin cumhurbaşkanı rahmetli Süleyman Demir çıkmıştı gençlerle konuşmuştu, tartışmıştı değil mi? Fikir alışverişinde bulunmuştu ki kaldı ki Tayyip Bey de başbakan olmadan önce aynı programa katılmıştı. Şimdi şunu çok rahat bir şekilde ortada söyleyebiliriz ispatıdır. Yani demokrasinin araç olduğu. Şimdi iktidarda, şimdi gücü eline geçirdi. Ufacık bir itiraza dahi tahammül edemiyor ve gözaltı kararları veriliyor.
İKTİDARIMIZDA, ÜNİVERSİTELER ÖZGÜRCE FİKİR VE BİLİMSEL BİLGİNİN ÜRETİLDİĞİ YERLERE DÖNÜŞSÜN İSTİYORUZ
Değerli arkadaşlar, biz bu durumun sürdürülebilir olmadığını düşünüyoruz. Biz istiyoruz ki Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında ülkemizdeki üniversiteler özgürce fikir ve bilimsel bilginin üretildiği yerlere dönüşsün. Ekonomik bağımsızlığı ve özerkliği sağlansın. Bütün gelişmiş demokrasilere bakın eğer o ülkelerde üniversiteler iktidarın kontrolü altındaysa bilimin de gelişmediğini, demokrasinin de olmadığını ve o özerkliğin bulunmamasıyla birlikte de üniversitelerin sürekli geriye gittiğini görüyorsunuz. Biz üniversitelerin araştırmaya yönelik altyapılarını ve finansal imkanlarını genişletme taraftarıyız. Burada bilimsel özgürlüğün sağlanması lazım. Kamu, üniversite, sanayi işbirlikleri ile bilimsel araştırma enstitülerinin kurulması lazım. Bilim insanlarının, akademisyenlerin, araştırmacıların özlük haklarının korunması ve hiçbir şeyden çekinmeden, korkmadan çalışabilmesi lazım. Bütün bunlar maalesef yok.
DİPLOMA TARTIŞMALARI VE YUSUF ALEMDAR ÖRNEĞİ
Bakın üniversite demişken bugün gündüz saatlerinde cumhurbaşkanı adayımız ve büyükşehir belediye başkanımız Sayın İmamoğlu'nun anasının ak sütü gibi elde etmiş olduğu üniversite diplomasına yönelik iptal davasının duruşması vardı. 35 yıl önce almış olduğu diploma o günkü mevzuat karşısında tamamen hukuka uygun, tamamen yasal ve o diplomayı aldıktan sonra da üstüne yüksek lisans yapmış, farklı alanlarda o diplomayı sunmuş. Sayın İmamoğlu'nun yapmış olduğu hiçbir sahtecilik eylemi yoktur. Diplomada gerçektir. Ne zaman ki kendisi cumhurbaşkanı adayı olduğunu ilan etmiştir, ondan sonra diplomanın iptali ile ilgili yoğun bir çalışma başlamıştır. Tabii bugün Sayın İmamoğlu duruşmada bir savunma yapmadı. Bu durumu ifşa etti ve buna sebebiyet verenleri yargıladı. Bu çok açık. Bunu böyle not düşelim. Bununla birlikte sahte diploma demişken de çok açık bir sahteciliği burada dile getirmek istiyorum. Bakın yani hani tel tel dökülen bir iktidarın hani nereden baksanız böyle her alanda sahtecilik, soru çaldırma, 2 - 3 yılda 3 – 4 tane üniversite bitiren bakan yardımcılarının varlığı. En son hepsi geçti. Adalet ve Kalkınma Partisi Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Alemdar belediye internet sitesine özgeçmişini koymuş. Demiş ki 1966 yılında doğdum. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde öğrenim gören Alemdar Doğu Akdeniz Üniversitesi İşletme Fakültesinden mezun oldu.
Şimdi değerli arkadaşlar, üniversite açıklama yapıyor, ilgili üniversite. Bizim böyle bir öğrencimiz olmadı diyor. Hani tam da böyle bir günde derler ya Allah'ın sopası yok. Tam da böyle yalanlarla iftiralarla hak edilmiş bir diplomanın iptali ile ilgili duruşmanın görüldüğü günde bunu ifade ediyoruz. Ortada gerçek anlamda bir sahtecilik varsa kendi içinize, kendi büyükşehir belediye başkanınıza bakın. Biz şimdi bu soruyu şöyle soralım. YSK'ya bu diplomayı verdi mi? Verdiyse bu bir sahtecilik işlemi değil mi? Peki kendisi askerlik yaptı mı? Yaptıysa kısa dönem mi yaptı? Kısa dönem yaptıysa geri kalan borcunu ödeyecek mi bu millete, vatana? Siz bir yandan helal bir şekilde kazanılmış ve İstanbul'un helal oylarıyla seçilmiş cumhurbaşkanı adayımız ve büyükşehir belediye başkanımızın diplomasını iptal edeceksiniz. Bir yandan da kendi belediye başkanınız olmayan diplomaları varmış gibi beyan edecek. Biz bu olayın peşini bırakmayacağız ve takipçisi olacağız.
MANSUR YAVAŞ VE ŞEFFAF BELEDİYECİLİK ÖDÜLÜ
Çünkü her geçen gün bir bakıyoruz ki bir yerde bir sabah bir Cumhuriyet Halk Partili belediyeye yönelik operasyon, haklarında idari soruşturma, bir engelleme girişimi, o yoksa bir karalama ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin kurumsal kimliğine yönelik de çok haksız ithamlarda bulunuluyor. Geçtiğimiz günlerde de Ankara Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Mansur Yavaş'la ilgili bir soruşturmadan ötürü soruşturma izni verilmesine yönelik bir haber düştü. Neymiş? İhaleye fesat suçundan soruşturma izni verilmiş.
Şimdi değerli arkadaşlar, tabii önce şunu ifade edelim. Hakikaten Türkiye'de o kadar çarpıcı, o kadar hani bu da olmaz denilen olayları peş peşe yaşıyoruz ki bakın Sayın Mansur Yavaş 2020 yılında Uluslararası Şeffaflık Derneği'nin şeffaflık özel ödülüne layık görülmüş 2020 yılında. Gerekçesini de şimdi izah edeceğim hangi gerekçelerle kendisine bu ödül verilmiş ve ikinci dönemine de halk tarafından çok büyük bir destekle yüzde 60'ın üzerinde bir oyla en yakın rakibi yüzde 30'larda oy aldığı bir dönemde yaklaşık iki katı fark atarak tekrar Ankaralı yurttaşlarımızın onayını almıştır. Peki dernek ne demiş? Demiş ki, "Sayın Yavaş, şeffaflığın sağladığı sosyal hesap verebilirlik ve erişebilir karar alma anlayışıyla örnek bir yönetim sergiledi. Kamu kurumlarına ve idari süreçlere güveni güçlendirdi." Peki, ne yapmış Sayın Yavaş? Bakın değerli arkadaşlar, belediyeye ait tüm mal ve hizmet alımı ihalelerini kamuoyuyla paylaştı. Canlı yayın. İki; Büyükşehir belediye meclisi toplantıları da yine canlı yayın açıldı. Üç; Şehrin dört bir yanına asıl pankartlarla alt ve üst geçitlerin, yolların, kavşakların, köprülerin yapım maliyetleri tek tek açıklandı. Yani biz halkımıza hesap veriyoruz dedi. Başka ne yaptı? Tüm meclis faaliyetlerindeki işlemleri vatandaşlarla paylaşıldı. Saydamlık ve hesap verilebilirlik başlığı adı altında. Resmi siteye girdiğinizde görüyorsunuz bunu. Yani ihaleye fesattan suçlanan bir kimsenin esasında bu tür suçlamalarla uzaktan yakından ilgisi olmasını bırakın örnek belediyecilik anlamında dünyada ses getiren bir isim. Peki, iktidar nasıl bir iktidar? Bir iktidar düşünün kendi iktidarında 206 kez kamu ihale kanunu değişmiş. Niye? Niye bu kadar kamu ihale kanununda değişiklik olur? Çünkü adrese teslim ihale yapma peşindeyseniz değişiklik olur. Biz niye yolsuzluk endeksinde sizin iktidarınız döneminde sürekli gerilere gidiyoruz? Peki, Mansur Yavaş'tan önceki belediye başkanı Melih Gökçek'i niye görevden aldınız? Bir yolsuzluğu yoksa, bir terör örgütü FETÖ ilişiği yoksa, başarılıysa, bir yanlış yapmadıysa niye aldınız görevden? Bunu bir kamuoyuna açıklayın. Önceki döneme ilişkin çok sayıda tespitli suç duyurularını niye hasıraltı ediyorsunuz? Buyurun. Yani buyurun onları açıklayın. Dolayısıyla hani Mansur Yavaş'a yönelik de bu soruşturmanın Cumhuriyet Halk Partisi'ne yöneltilen haksız soruşturma zincirinin bir parçası olarak görüyoruz. Biz Sayın Yavaş'ın yanındayız. Sonuna kadar da bu olayın da takipçisi olacağız.
TARIMDA BEKA MESELESİ VE ÇİFTÇİNİN BORÇ YÜKÜ
Şimdi değerli arkadaşlar, bir ülkenin en önemli beka meselesi ne dediğimizde herhalde birkaç başlık sayarsak bir tanesi de tarımdır. Çünkü bu milli güvenlik meselesidir bir yerde. Hani sağlıklı gıdaya erişim, geleceği planlama, ülkedeki savaş, kriz, afet anlarında yaşanacak olası senaryolara göre hazırlık. Şimdi buraya baktığımız zaman bizim çiftçimizin durumu perişan. Bakın şimdi bazı rakamlar vereceğim. Türkiye 74 milyar dolar tarımsal üretim değeriyle Avrupa'da 1’inci sıradayız. Ne güzel değil mi bakın Avrupa'da 1’inci sıradayız. Ancak tarımsal ürün ihracatında 7 milyar dolar ile düşük katma değerli bir konumda yer alıyoruz. Niye dediğimizde çünkü bu değere ulaşmak için yıllık 40-50 milyar dolar girdi harcaması yapılıyor ve bu girdilerin yüzde 90'ı ithal ediliyor. Sonuç olarak ortaya çıkan ekonomik değer çiftçiye gitmiyor. Küresel girdi tedarikçisine, finansörlere ve ticaret zincirinin üst kademesinde yer alanlara gidiyor. Burada çiftçi eziliyor. Onun için Türk çiftçisi yüksek girdiği maliyetleri, pahalı finansman, vade farkları ve fiyat oynaklığı nedeniyle sürekli borçlu durumda. Bakın bugün Türkiye'de bankalara olan çiftçi borcu 25 milyar dolar seviyesine geldi. Kredilerin yüzde 80'i yatırım değil işletme kredisi olarak kullanılıyor. Ve hem kırsal refahımız açısından ciddi tehlike bu hem de tarımın sürdürülebilmesi açısından. Çünkü bakın ülkede üretim talebe dayalı yapılmıyor. Açığa üretim şeklinde yapılıyor. Ürün desenleri, pazar araştırmaları yerine alışkanlıklar, yanlış teşvikler ve global tohum girdi firmalarının yönlendirmesiyle belirleniyor. Sözleşmeli üretim ki Avrupa'da birçok ülke böyle yapıyor. Yani bugün Almanya'da büyük firmalara bakın 5 yıllık sözleşme yapıyorlar. O sözleşme karşılığında üretim yapıyorlar. Alım garantili modeller ise çok uluslu şirketler tarafından uygulanıyor. Dolayısıyla bu alanda bizim düzenleme yapmamız, çiftçinin sorunlarına odaklanmamız lazım. Çünkü bu durum bizim gıda güvenliği, iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik ve kırsal kalkınma açısından yapısal riskler teşkil etmekte.
CHP’NİN TARIM STRATEJİSİ VE ÇÖZÜM PLANI
Çiftçimizin sorunları büyük. Bunlar çözülemez dertler değil. Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz oturduk çalıştık. Ne yapmak lazım? Bir defa katılımcı, veri temelli, etki analizine dayalı planlama. Bunu tarımsal üretimde temel yaklaşım haline getirmemiz lazım. Tarımı orta ve uzun vadeli şeklinde üretim hedefleriyle yönetmemiz lazım. Planlı üretimde de arz talep dengesini gözeterek bunu gerçekleştirmemiz lazım. Üretim planlaması, iklim, su kaynakları ve toprak verimliliği göz önünde bulundurarak yapılması lazım. Stratejik ürünler için bölgesel planlama, stratejik ürün haritası çıkarmak gerekir.
EKONOMİ VE RAMAZAN AYI MALİYETLERİ
Dolayısıyla değerli arkadaşlar, kanunlarda bu konudaki eksiklerin giderilmesi, merkezi bütçeden çiftçilere gerekli yatırımın aktarılması gerekir. Çiftçimizi borç batağından kurtarabiliriz. Bunlar yapılabilir şeyler. Yeter ki bu yönde bir niyet olsun. Tabii hepsi birbiriyle ilintili konular. Yani tarımdaki bu durum şüphesiz ki ülkedeki gıda fiyatlarını yakından ilgilendiriyor. Bunun sonucu. Bugün ülkemizdeki ekonomik verilere baktığımızda biliyorsunuz önümüzdeki günlerde 19 Şubat'ta Ramazan ayı başlıyor. Önce milletimize ve tüm dünyaya bolluk, bereket ve huzur getirmesini temenni ediyoruz. Eskiden Ramazan ayı iple çekilirdi. İnsanlar birbirlerini misafir eder, iftar sofraları kurulurdu. Ancak iktidarın uyguladığı ekonomik politikalar öyle bir ortam doğurdu ki hesap kitap ettiğinizde insanlar bu maliyetleri nasıl karşılayacak diye düşünüyorsunuz. Bakın 2002 yılında yani bu iktidar göreve geldiği zaman emekli maaşıyla 32,5 kilo kıyma alınıyordu. Bugün bu rakam 23,5 kiloya düşmüş durumda. Şimdi bazı televizyon programlarında haberler çıktı. Dendi ki efendim Ramazan ayında 350 gram pide 35 TL. 500 gram pide 50 TL olacak. Geçen yıla göre yüzde 23'lük bir artış söz konusu. Bu Sayın Erdoğan hep geçmişte geçmişi kötüleyerek, geçmişten bahsederek ve oradan bazı rakamlar veriyor ya. Biz de verelim. Bakın 2002 yılında 500 gramlık Ramazan pidesinin fiyatı 1 liraydı. Bugüne geldiğimizde yüzde 4 bin 900'lük bir artış söz konusu. Bizim açımızdan baktığımız zaman da Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu kadar güçlüğün içerisinde İstanbul Büyükşehir Belediye Belediyesi bu kadar operasyonlar, idari yaptırımlar, engellemeler buna karşın biz 350 gram pideyi Halk Ekmek Fabrikasından 22,5 TL’ye vatandaşımıza ulaşacak şekilde üretip satıyoruz. Dolayısıyla kıyasladığın zaman 35 TL ve 22,5 TL. Yani burada da vatandaşımızı bu dar zamanda desteklemek istiyoruz.
İKTİDARIN YÖNETİM ANLAYIŞI VE İFTAR MENÜLERİ
Değerli arkadaşlar, tabii iktidarın yeni dönemde oluşturulduğu birçok kurul var. Bunlardan bir tanesi de Cumhurbaşkanlığı Tarım ve Gıda Politikaları Kurulu üyesi Ramazan Bingöl'ün ünlü et lokantaları. İftar menüsü açıklanmış. Ne kadar? Kişi başı 2 bin 900 TL. Yani bu ülkedeki emekli, asgari ücretli insanlar gidecek ailece burada yemek yiyecek. İki kere gitse 30 günlük tüm maaşını oraya vermiş olacak. Yani ortada iktidardan ne kadar uzak bir yönetim anlayışının olduğunun çok açık göstergesi.
Değerli arkadaşlar, kıymetli basın mensupları, bu iktidarın 23 yıllık iktidarının en sonunda vatandaşın ekmeğinden, etinden kısmış yalan hesaplarla vatandaşı yanıltmaya çalışıyorlar. Gerçek hesap ne dediğimizde vatandaşın cebi, sofrası ve kursağından geçen ekmek, aş gösteriyor. Hani Sayın Erdoğan diyordu ya tek servetim bu yüzüğümdür diye. Yüzüğüm tek servettir diye. Sayın Erdoğan ve çevresine bakın. Bu dönem içerisinde zenginleşen firmalara bakın. Sürekli kamudan aynı ihaleleri alan ve yandaşlarına bakın. Gemicikler var, yatlar var, katlar var. Millet ise açlığa mahkum edilmiş durumda.
Son olarak şunu söyleyelim. Bu millet kendisine hayatının en sert kışını, en sert ayazını geçirten bu iktidarı muhakkak sandıkta cezalandıracaktır. Bu karanlık geçicidir. Sabah kalıcıdır. Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz buradayız ve Türkiye'yi hak ettiği aydınlığa kavuşturacağız, taşıyacağız.
Teşekkür ederim. Şimdi sorular varsa alabiliriz.
Soru- Efendim, Adalet Bakanı Akın Gürlek, "Benim kapım parti gözetmeksizin herkese açıktır" ifadelerini kullandı. Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendisine bir ziyareti söz konusu olacak mı?
Zeynel Emre- Şimdi bunlar tabii bizim hani kurullarımızda konuşulması gereken, karara bağlanması gereken konular. Henüz böyle bir görüşme yapmadık. Karara bağlamadık. Bununla birlikte tabii şöyle bir şey var. Görev yaptığı dönem itibariyle partimizin kapatılmasına yönelik, o anlama gelebilecek bir yazışmayı yapmış. Partimize yönelik yürütmediği yargı kumpası kalmamış. İsimleri suçlamış, yetmemiş bakan olmuş ve hala toplantının başında ifade ettim. Yani artık bir idari pozisyonda olmanın verdiği sorumlulukla hareket etmesi gerekirken bizim çok açık kanunlarımız esasında yani Türk Ceza Kanununda 288 ve 277. maddeler yargı görevini yapanı etkileme, yargıyı etkileme suçları. Bu suçların faili herkes olamaz. Yani siz olamazsınız, biz olamayız. Çünkü mevcut yargı üzerinde tasarruf yetkimiz yok bizim. Ancak tasarruf yetkisi olan, HSK'nın başı olan, o hakimlerle ilgili soruşturmalarda dosyanın önüne gidecek kişinin bu açıklamaları skandal niteliğinde açıklamalardır. Hal böyleyken hani bu durumun yarattığı o büyük hukuksuzluk ortadayken bu tabii nasıl gerçekleşecek, nasıl bir ilişki yürüyecek? Bugünden bunu kestirmek çok güç. Biz geçtiğimiz dönemlerde kurumsal olarak önceki dönem adalet bakanlarıyla diğer bakanlarla da ihtiyaç halinde çeşitli görüşmeler yapıyorduk. Ama bundan sonrası için dediğim gibi kurullarda bunu konuşmak lazım. Şu an için net bir şey söyleyemeyiz.
Soru- Zeynel Bey, iki kısa sorum olacak. Öncelikle cinsel taciz suçlamasıyla tutuklanan Görele Belediye Başkanı Hasbi Dede hakkında MYK'dan herhangi bir karar çıktı mı?
Bir diğer sorum da Milas ilçe başkanı Ahmet Kılbey'in ilçede ağaç katliamı yaptığına yönelik bazı iddialar ve ardından istifa süreci ile alakalı partinin bakış açısı nedir? Bunu sormak istiyorum. Teşekkür ederim.
Zeynel Emre- Şimdi ilk sorudan gelelim. Biz o haber basına yansıyınca Genel Başkanımız hemen bir talimat verdi. İlgili belediye başkanının durumunun hızlıca gözden geçirilip disipline sevki konusunda. Bizim disipline sevk konusundaki irade daha evvelinde oluşmuştu. Bizim parti tüzüğümüz gereği bunun MYK'da görüşülmesi lazım. Bugünde Merkez Yönetim Kurulu toplantımızı yaptık ve o belediye başkanının disipline sevki konusunda bir irade oluştu. Disiplin kurulu bundan sonraki kararı verecektir. Biz hep diyoruz Cumhuriyet Halk Partisi olarak en hassas olduğumuz konulardır. Çocukların durumu, kız çocuklarının durumu, ülkedeki kadınların sürekli saldırıya uğraması. Dolayısıyla bizim bunu böyle hani başka siyasi anlayışta olanlar gibi böyle bir kereden bir şey olmaz gibi bir yaklaşımla yaklaşmamıza imkan yoktur. Hemen gereğini yaptık.
Şimdi ikinci sorunuza geleceğim. İkinci soruyu cevaplarken de tabii hem ilk soru hem ikinci soru bazen kıymetli basın mensuplarının soruları oluyor cevap veriyoruz dilimizin döndüğünce ama bakıyoruz ki cevabın bir kısmı var bir kısmı yok. Ben de rica etmiş olayım. Hani cevabın bütünü eğer haber olarak verilirse mutlu oluruz. Orada bizim tespitimize göre ilçe başkanı istifası alındı tabii bu konuyla ilgili. Çünkü çok hassas olduğumuz bir konu. 3 tane zeytin ağacının kesilmesi, 27 tanesinin budanması gibi bir durum söz konusu ve ilgili alanın zeytinlik sahasından çıkmasına sebebiyet verecek bir sonuçtan bahsedildi. Bunun üzerinde tabii biz hemen inceleme başlatınca istifası alındı. Burada tabii biz çok hassasız. Yalnız tabii bizim bu hassasiyeti gösterdiğimiz yerde şu sorunun da Sayın Erdoğan'a ve iktidara sorulması lazım. Bakın Muğla'nın yüzde 60'ından fazlası maden sahası olarak açıldı ve bizim kanunlarımızda acele kamulaştırma kararı verme yetkisi cumhurbaşkanına verilmiştir. Bu daha önce de vardır. Buradaki amaç nedir dediğimizde kanunun yapım gerekçesine baktığımızda savaş gibi, afet gibi çok acil durumlarda, istisnai durumlarda bu hakkın tanınmasıdır. Geçtiğimiz günlerde Muğla ve Akbelen çevresi için Sayın Erdoğan tarafından verilen acele kamulaştırma kararıyla ve maden sahası olarak yine bildiğimiz şirketlerden birine tahsis amaçlı yaklaşık bakın 1,5 milyon zeytin ağacının kesilmesi söz konusu. Bakın 1,5 milyon. Hani Cumhuriyet Halk Partisi'nin 3 ağaç toplamda 30 ağacın zarar gördüğü, 27'sinin budandığı bir süreçte vermiş olduğu karara bakın. Bununla ilgili bize sorular gelebiliyor. Biz de cevap verebiliyoruz. Ama hal böyleyken üç ağacın ne olduğuna yönelik merak duyan medyamızın da cumhurbaşkanına da 1,5 milyon zeytin ağacının akıbetini sormalı.
Değerli arkadaşlar, bakın bu ülkede bu iktidar dönemi öncesinde de maden sahaları vardı veriliyordu değil mi? Ama sayıya bakın. 80 yıllık dönemde 1186. Bu iktidar dönemindeki tam rakamı söyleyeyim size 386 bin. Yani arada bir uçurum var. Hiç görülmemiş şey. Dolayısıyla biz bugünü konuşamayız. Geleceği de konuşmamız lazım. Çocuklarımızın geleceğini konuşmamız. Onlara nasıl bir gelecek bırakacağız? Nasıl bir Türkiye bırakacağız? Bunu konuşmamız lazım ve bu konularda da çok dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum.
Soru- Öncelikle önceki dönem Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya görevden alındı veya istifa ettirildi bu konuda sorum olacak. Yeni atılan Adalet Bakanı Akın Gürlek İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve Erzurum Valisi Mustafa Çiftçi de İçişleri Bakanı oldu. Şimdi efendim bunların alınmaları siyasi bir karar mıydı? Kendileri mi istifa etti? Bu konuda düşünceniz olacak mı?
İkinci sorum da şu; bir erken seçim kabinesi olabilir mi bu değişiklikle? Teşekkür ediyorum. Sağ olun.
Zeynel Emre- Şimdi bu iktidar döneminde bazı kelimelerin anlamı değişti. Yani eskiden istifa etmek vardı. Şimdi görevden af diye bir şey çıktı. Görevden af. Yani belediye başkanı bir gece yarısı Resmi Gazetede belki kendi de o zaman görüyor ama sorduğunuzda görevden affını talep etti diyorlar. İstifa diye bir kelime kalmadı. Birincisi o. Bize göre nedir dediğimizde görevden af da değil, istifa da değil. Görevden alıp yerine yenisini atama. Eskileri kullanmak istediği kadar bu otokratik yönetim kullandı, kenara bıraktı. Bu düzende görevi bittiği anda yapabileceği bir şey yok, bir kenarda duruyor. Yani önceki parlamenter sistem gibi kıyaslamamak lazım. Siyasetin içinde olmuyor. Öte yandan da yerlerine gelen kimseler. Bunlara baktığımızda da bir ödül sistemi var. Yani bir ceza - ödül sistemi var. Ödül ne? Sayın Erdoğan'ın siyasi ömrünü uzatmaya yönelik o yol taşları temizliğinde büyük gayretler gösteren her türlü hukuksuzluğu yaptığınız zaman da ödüllendiriliyorsunuz. Burada da bir ödül sistemi olduğunu görüyoruz.
Soru- Peki erken seçim kabinesi olabilir mi?
Zeynel Emre- Onu da söyleyelim. Şimdi erken seçim açısından biliyorsunuz 360 sayısı ihtiyacı var mecliste. Bugüne kadar iktidar ve ortağının bütün açıklamalarına baktığımız zaman seçimlerin zamanında olacağına yönelik ama bu açıklamaların tersi çıktığı çok oldu. Bugün araştırmalara bakıyoruz. Ülkede erken seçim isteyenlerin oranı yüzde 65'e çıkmış durumda. Çok yüksek bir seyirde. Çünkü çok derdi var vatandaşımızın, çok sıkıntı çekiyor. Yani yeni bir dönem, yeni başlangıç, yeni insanlar, yeni kadrolar, yeni yapısal düzenlemeler ihtiyacı var Türkiye'nin. Biz de bunu gördüğümüz için biz de Cumhuriyet Halk Partisi olarak sürekli erken seçim diyoruz. Bir an evvel seçim olsun, zararı neresinden dönerse kardır diyoruz. Türkiye açısından diyoruz bunu. O nedenle biz de bunu söylemeye devam edeceğiz ama matematik olarak sayı 360. Bu sayının olabilmesi açısından iktidarın buna evet demesi lazım. Şu ana kadarki açıklamalar bu yönde değil.
Peki, teşekkür ederiz. İyi günler.
16.02.2026
16.02.2026
16.02.2026
16.02.2026