09.01.2026

Zeynel Emre: “Hem Asgari Ücretli Hem Emekli İçin Meclis’te 7/24 Nöbet Tutacağız”

Zeynel Emre,CHP Sözcüsü,CHP Meclis nöbeti,emekli maaşı 39 bin TL olsun,asgari ücret açlık sınırı 2026,geçim yoksa seçim var,yoksulluk sınırı ve emekli aylıkları,TBMM 7/24 nöbet,Tayfun Kahraman MS hastası felç riski,hasta tutuklulara özgürlük,infaz düzenlemesi eleştirisi,yargı sopası ve siyasi davalar,hukuksuz tutuklamalar CHP,2026 erken seçim yılı,CHP PM sonuç bildirgesi 8 Ocak,AK Parti üye sayısı sahteciliği,e-devlet parti üyeliği kontrolü,Cumhur İttifakı bütçe eleştirisi,halkçı belediyecilik ve yurt sorunu,Suriye Halep son durum CHP,İran toplumsal olayları ve Türkiye,Venezuela Maduro ve Trump ilişkisi,Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanı,Türkiye'nin sınır güvenliği ve göç riski

CHP Sözcüsü Zeynel Emre, “Emekliyi, asgari ücretliyi, vatandaşı, öğrenciyi küstürdünüz. Gelecek açısından hayal kurma konusunda insanlar bir karamsarlığa düşmüş durumda. Açıklandığı gün açlık sınırının altında kalan bir asgari ücret var. Şimdi de büyük bir propagandaymış gibi en düşük emekli maaşının 20 bin lira olduğunu ifade ediyorlar. Biz hem emekli hem asgari ücretli için diyoruz ki; en azından açlık sınırı, yani 39 bin. Bu maksatla da bir hafta boyunca o dayanışmayı göstermek maksadıyla 7 gün 24 saat Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde nöbet tutacağız” dedi.

CHP Parti Sözcüsü Zeynel Emre, haftalık olağan değerlendirme toplantısında gündeme dair önemli açıklamalarda bulundu. Parti Sözcüsü Zeynel Emre konuşmasında haksız tutuklamalar, ceza infaz sistemindeki çarpıklıklar, ekonomik buhran, üniversitelerin durumu ve dış politikadaki kritik gelişmeler gibi başlıklarda kapsamlı değerlendirmelerde bulundu. CHP Sözcüsü Emre’nin açıklamaları şöyle:


Değerli arkadaşlar, kıymetli basın mensupları, ekranları başında bizleri izleyen kıymetli yurttaşlarımız, hepinizi Cumhuriyet Halk Partisi adına sevgi ve saygıyla selamlarım.

HASTA TUTUKLULAR: "BU ZULME SON VERİLMELİDİR"

Değerli arkadaşlar, pazartesi günü yapmış olduğumuz toplantıda bahsetmiştik. Bu hafta boyunca da yine ülkemizde açlığı ve yoksulluğu ortadan kaldırmaktan uzak, bunu perçinleyen zam oranlarıyla toplum vicdanında ağır yaralar açan adaletsizliklerle ve dış politikadaki bazı gelişmelerle bu haftayı geçirdik.

Önce tabii şunu bir kez daha ifade etmek isterim. Sayın Genel Başkanımız Silivri ziyareti sonrasında Cerrahpaşa Hastanesine giderek yaklaşık 4 yıldır tutuklu bulunan Şehir Plancısı Tayfun Kahraman’ı hastanede ziyaret etti. Biliyorsunuz Tayfun Kahraman’la ilgili Anayasa Mahkemesinin çok açık kararı olmasına rağmen bu karar dinlenmiyor ve kendisi MS atağı geçirdi, hastanede tedavi altında, felç riski var. Dolayısıyla bu şartlar altında Tayfun Kahraman’ın cezaevinde daha fazla kalması şüphesiz ki telafi edilemeyecek büyük zararlara sebebiyet verebilecektir, can güvenliği söz konusudur. O nedenle biz şu vurguyu yapalım. Sürekli içerde ve dışarıdaki gelişmelerden sonra iç barış çağrısı yapan Tayyip Erdoğan ve AK Parti yetkilileri bu kadar açık hukuksuzluk karşısında buradaki yaşanan büyük bir zulme son vermek durumundadır. Gezi’den kaynaklı, Gezi’ye katılan, Anayasada ve uluslararası anlaşmalardan kaynaklı protesto hakkını kullanan yüzbinlerce, milyonlarca vatandaştan biri olan Tayfun Kahraman’ın da biran evvel özgürlüğüne kavuşmasını temenni ediyorum.

Tabii biz bu yıl içerisinde yaşadığımız hukuksuzlukların, haksız tutuklamaların son bulmasını istiyoruz. Bununla birlikte de bizim için öncelikli olan elbette hem haksız şekilde tutuklanmış, haklarında henüz bir mahkûmiyet kararı olmayan, hem de ciddi sağlık sorunları yaşayan Beylikdüzü Belediye Başkanımız Mehmet Murat Çalık biliyorsunuz geçmişte iki ayrı kanser atlatmıştı ve cezaevinde bulunduğu süre içinde de anjiyo oldu, birkaç kereler ayrı ayrı olmak üzere patolojiye gönderildi, örnekler alındı, kemik biyopsisi alındı.

Dolayısıyla bugün hukuk bilgisi azıcık olan, azıcık vicdan sahibi olan, azıcık adalete inanan birisi kendisi hakkındaki o tutarsız suçlamalar ışığında böylesine bir iddia karşısında en azından ev hapsiyle, evde bulunması, sağlığının gözetilerek tahliye edilmesi konusunda ortaklaşacaktır. Bu en temel insan hakkıdır.

Bununla birlikte yine Antalya Büyükşehir Belediye Başkanımız. Bakın, defaatle ifade ettik. Günde 25 ilaç almaktadır. Bu insanlar hükümlü değil. Bu insanlar tutuklu ve biz tutuklamanın istisna olduğunu kanunlarımıza yazmışız ve uzunca bir süredir tutuklar ve dosyalarında da her türlü delil toplanmış durumdadır.

"SUÇLU DIŞARIDA, MASUM İÇERİDE"

Bakın çok çarpık bir düzenin içerisindeyiz. Çünkü bir yandan böylesine siyasi gerekçelerle tutuklanan, haksız tutuklanan kimseler var. Öte yandan ise cezaevlerinde yer kalmamanın verdiği etkenler, gerek siyasi koşullar, oy kaygısı, hesapsız kitapsız yapılan infaz düzenlemeleri ki defaatle biz ifade ettik tek infaz kanunu, tek bir kanun olsun, eşitlik olsun. Ama Türkiye Büyük Millet Meclisi, Cumhur İttifakı, iki parti bir araya gelerek zaman zaman peyderpey cezaevlerinde yer açmak maksatlı düzenlemeler ki bazıları adrese teslim çıkardıkları, çıkarmak istedikleri isimlere yarasın diye yapılan düzenlemeler. Bazılarında 100 bin kişi bazılarında 50 bin kişinin tahliye edildiğini görüyoruz. Ve bunun cezanın amacı ne dediğimizde. Cezanın amacı tabii ki ıslahtır. Topluma yeniden kazandırmadır. Ama henüz o olgunluğa kavuşmamış, cezasını yeterince çekmemiş, topluma karışmasında sakınca bulunan isimlerin tekrar karışmasından, toplum içinde bulunmasından kaynaklı olaylar yaşıyoruz. Ben daha önceki bir toplantıda ifade ettim. Yılbaşında 11. yargı paketinin çıkmasından sonra o paket kapsamında tahliye olan birinin gidip de Rojda Yakışıklı’yı Diyarbakır'da katletmesi ve hemen bakıyorsunuz da yılbaşında bir şahıs yine bu düzenlemeden faydalanarak çıkıp tahliye olan bir restorana gidiyor ve hiçbir suçu günahı olmayan 36 yaşındaki Balıkesir'de yaşayan Hasan Durkay’ı tüfekle öldürüyor.

Şimdi değerli arkadaşlar, hukuk ne için var? Adalet ne için var? Devlet düzeni ancak gerçekten masumların içeride olmadığı ama suç işleyen kriminal kimselerin toplumun içerisine karışması tehlikeli olan kimselerin de hukuk düzeni içerisinde denetimden geçilerek toplumdan ayrı bir şekilde tutulmasıdır. Başka türlü ceza infaz sistemini açıklayamazsınız. Bugün suç işleme potansiyeli ortada olan yüzbinlerce insanın dışarı çıkartılmasının ve buradan kaynaklı gerçekleşen cinayetlerin birinci derece sorumlusudur Cumhur İttifakı. Ve burada da bitmiyor bakıyorsunuz. Bizim hukuk sistemimiz artık öyle bir adaletin terazisi bozuldu ki masum olanın cezaevinde, suçlu olanın da ödüllendirildiği bir düzen var.

Şimdi kıymetli arkadaşlar, ben size bir soru sormak istiyorum. Dünyanın neresinde vardır ki iktidar belirli periyodik aralıklarla kendi vatandaşlarına SMS atsın ve desin ki kendisini savcı, hakim, polis vesaire olarak tanıtan kimselere karşı inanmayın, böyle karşılaşırsanız şu numarayı arayın. Niye peki? Niye bir vatandaşa bu tip bir olayla mesaj atma ihtiyacı hissediliyor? Çünkü inanılır gibi değil. Bu ülkedeki profesöründen memuruna, öğrencisine, yaşlısına, emeklisine kadar yüzbinlerce insan dolandırılıyor yıllar içerisinde. Ve işin ilginç tarafı arayan kimseler aradığı kişinin unvanını, TC kimlik numarasını, eşinin adını, annesinin kızlık soyadını, iletişim bilgilerini, hangi bankada parası olduğunu, miktarını bütün bunları söylüyor. Ve tabii 85 milyonun verisini bu iktidar çaldırdığı için biliyorsunuz Ulaştırma Bakanı bunu itiraf etmişti. Bu veriler kimlerde, hangi örgütlerin elinde bilmiyoruz. Vatandaşa bu şekilde ulaşılıyor. Peki insanlar neden bunu yutuyor dediğimizde, neden buna kanıyor dediğimizde endişelerinden biri de şu. Birisi bugünkü yargı düzeninde benimle ilgili bir iddiada bulunsun, bir suçlamada bulunsun. Ben derdimi anlatana kadar kim bilir kaç yıl cezaevlerinde kalabilirim endişesiyle buralardaki dolandırıcılar o amaçlarına ulaşabiliyorlar. Çünkü siz eğer yargıyı bir siyasi sopa haline getirirseniz bu düzen, bu korku iklimi, içinde bulunduğumuz haksızlıklar karşısında insanların güveni kalmaz sisteme ve hiçbir şeye.

Dolayısıyla bakın, bizim düşüncemiz şudur. Türkiye'de tutuklu yükümlü sayısı itibariyle Avrupa'da rekor kıran düzeye geldik. Dünyada da üst sıralara gidiyoruz. Çünkü milyonlarca soruşturma dosyası var ve her yıl yenileri ekleniyor. Milyonlarca dava dosyası var. Ülkedeki kötü yönetimden kaynaklı sonuçları yaşıyoruz. Buna karşın da biliyorsunuz cezaevlerindeki tutuklu hükümlü sayısı 400 binleri geçtiğinden, kapasitede 300 bin civarında olduğundan bu ihtiyaç devam ediyor.

“İKTİDAR İÇERİSİNDEKİ GÜÇ SAVAŞLARI, TAHT KAVGALARI”

Geçtiğimiz günlerde yine Milliyetçi Hareket Partisi yetkililerinin 12. yargı paketine ilişkin yine bir infaz düzenlemesiyle 50 binin üzerinde kişinin tahliye olabileceğine yönelik bir değerlendirmesi olmuştu. Hoş tabii bugünlerde Cumhur İttifakı'nın bileşenlerinden farklı açıklamalar duyuyoruz. Adalet Bakanı olmayacağını ifade etti. Burada şunun da altını çizelim. İttifak içerisinde yer alan partilerin ayrı ayrı açıklamaları birbirleriyle içerisinde de bir kadrolaşma konusunda bilek güreşine girdiği görülüyor. Yine İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya'nın açıklaması olmuştu Yalova'daki IŞİD saldırısından sonra. Olayı gerçekleştirenlerin Türk vatandaşı olduğunu ifade ettiğinde Sayın Bahçeli bunun son derece rahatsız edici ve sorunlu bir açıklama olduğunu ifade etmişti. Ardından basına ne düştü kıymetli arkadaşlarımız? Basına valiler kararnamesinde Ali Yerlikaya'nın değil de Bahçeli'nin istediği doğrultuda düzenlemelerin olduğu geçti. Şimdi yani düşünebiliyor musunuz? Mülki idare amirlerine ilişkin kararname en önemli makamlar bunlar; valiler, kaymakamlar. Buralarda liyakat esaslı atamaların olması lazım. İktidar içerisindeki güç savaşları, taht kavgaları, bilek güreşine konu edinilemeyecek derecede önemli konulardır bunlar. Ama içinde bulunduğumuz durum açıkçası bunun çok örneklerini bize yaşatıyor.

Hakeza yine Venezuela örneğinde gördüğümüz devlet başkanı Maduro'nun kaçırılıp götürülmesinden sonra biliyorsunuz o zaman Sayın Cumhurbaşkanı müessif bir olay diyerek geçiştirdi. Bir dostum Maduro'yu, dostu Trump'a karşı koruma konusunda bir çekingenlik, söylem konusunda bir geri durma, bir utangaçlık söz konusuydu. Orada halbuki Sayın Bahçeli de dedi ki 15 Temmuz neyse bu odur ki biz bu görüşe daha yakınız. Çünkü hele hele 15 Temmuz'u yaşamış, o günü görmüş bir iktidarın dünyanın neresinde olursa olsun kendi içerisinde yönetimsel problemleri olsa da bir ülkenin kaderinin başka bir ülke tarafından belirlenebilecek şekilde devlet başkanıyla eşinin alınıp götürülmesinin uluslararası düzenin, Birleşmiş Milletlerin yerleşmiş kurallarının ihlali olduğunu ifade eder. O nedenle buradaki bu noktaya dikkat çekiyorum. Bu noktada da Sayın Genel Başkanımızın çok haklı bir noktadan bu utangaçlığı, bu çekingenliği, bu geri durmayı, bu itiraz edememeyi, bu Trump'la bağımlı olan ilişkisine yönelik eleştirileri olduğu zaman da iktidar çevrelerinden ve sözcüsünden çok anlamsız, yersiz, mantık dışını, mantık sınırlarını zorlayan Genel Başkanımıza ilgisiz suçlamalarda bulunan söylemlerle karşılaşıyoruz. Bütün bunlar gerçeği örtmez. Gerçek dünyanın gözü önünde. Gerçek şu ki özellikle Trump'ın başkanlığından itibaren ve 19 Mart darbe süreci sonrasında mutlak bir şekilde Trump ne derse onu uygulayan bir yönetime, bir anlayışa sahibiz. Dolayısıyla bu durumu dile getirmek bu ülkenin faydasınadır. Dünyadaki itibar açısından da önemlidir. Burada suskunluğun nedenleri sorgulanmalıdır. Bizim Genel Başkanımızın bunu ifşa eden açıklamaları değil.

“11 MİLYON ÜYEYİ NİYE SOKAKTA, ÇARŞIDA, PAZARDA, ESNAFTA GÖRMÜYORUZ?”

Değerli arkadaşlarım, biz tabii birçok rakamlarla ülkemizin içinde bulunduğu durumu ifade ediyoruz. Biz biliyoruz ki uzunca bir süredir Cumhuriyet Halk Partisi bu ülkenin birinci partisi. Anketler bunu gösteriyor ve Adalet ve Kalkınma Partisinde de bir çöküş dönemi var. Üyeliklerden istifa edilen, yöneticilerin bıraktığı üyelik sayısının esasında her gün azaldığı bir parti. Ama halk desteğini ve buradaki destek düştükçe bir makyajlama, bir işte algı oyununa giren bir anlayışı görüyoruz. Bakın ben size örnekle, rakamla anlatacağım. Bugün Ankara'nın bakıyorsunuz billboardları kiralanmış ve milyonlarca üyesi olduğu iddia ediyor. 11 milyon üye. Ve işte buradan bir propaganda. Bunun için milyonlarca para harcanıyor, masraf yapılıyor. Ancak işin aslı ise yani 11 milyon üye neredeyse her beş seçmenden biri. Biz bu seçmenleri niye sokakta, çarşıda, pazarda, esnafta görmüyoruz? Niye bizler sahada dolaşırken buralardan böyle bir ses duymuyoruz? Niye sahada Adalet ve Kalkınma Partisi'ni savunan, destekleyen kimseyi görmüyoruz değerli arkadaşlar? Esasında vatandaş yeter artık deyip üyeliğini sildiriyor. Ama siz istifa edenleri habersizce üye yapıyorsunuz. Ben buradan vatandaşlarımıza bir kontrol uyarısı yapıyorum. E-devletinize girin bakın. Özellikle 60 ve 65 yaş üzerindeki vatandaşlarımız. Sizlerin haberleri olmadan partiye üye yapılıyorsunuz ve sırf üye sayısı yüksek görülsün diye.

AK PARTİ’NİN "ÜYE MAKYAJI" VE GERÇEK TABLO

Şimdi biz bunu söyleyince bunu da her şeyi inkâr ettikleri gibi inkâr edeceklerine yönelik düşüncemiz pekişiyor. Bu çok net. Bunu da yalanlayacaklar. Ama o zaman şu soruların cevabını biz buradan soralım değerli arkadaşlar. Mesela Adıyaman ilinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nin üye sayısı yaklaşık 86 bin. Cumhuriyet Halk Partisi'nin üye sayısı da 9 bin 700. Peki son yerel seçimde Cumhuriyet Halk Partisi adayı Sayın Tutdere 52 bin oy almış. Adalet ve Kalkınma Partisi 28 bin oy almış. İl genel meclis üyesinde alınan oy bunun üzerinde olabilir. Ancak yine de bir şehirdeki üye sayısıyla yerel seçimde alınan oy arasındaki bu fark izah edilemez. Yine değerli arkadaşlarım bakın, Ankara. Ankara'da kağıt üzerinde bizimle Adalet ve Kalkınma Partisi arasındaki üye sayısı farkı yaklaşık 1 milyon… 900 bin civarı... Peki, son yerel seçimde bizimle Adalet ve Kalkınma Partisi arasındaki oy farkı ne kadar? Biz 2 milyon oy almışız yaklaşık. 2 milyonun üstünde. Onlar da 1 milyon civarı oyanmış. 1 milyon fark var. Bu nasıl bir üye? Nasıl üye kampanyası? Böyle örnekleri çoğaltabiliriz değerli arkadaşlar. Mesela Kırıkkale'de 38 bin 500 civarı Adalet ve Kalkınma Partisi'nin üyesi olduğu söylenir. Ne almışlar yerel seçimde? 23 bin. Bu farkı böyle izah edemezsiniz. Yani bu örneklere baktığımız zaman rakamlarla oynayarak, makyajlayarak gerçeği değiştiremezsiniz.

“HEM ASGARİ ÜCRETLİ HEM EMEKLİ İÇİN MECLİS’TE 7/24 NÖBET”

Gerçek şudur ki siz milyonlarca insanın, bu ülkenin, yurttaşının gönlünü kırdınız. Emekliyi küstürdünüz, asgari ücretliyi küstürdünüz. Vatandaşı küstürdünüz. Öğrenciyi küstürdünüz. Gelecek açısından hayal kurma konusunda insanlar bir karamsarlığa düşmüş durumda. Böyle bir ortamda bozulan itibarınızı makyajlayan rakamlarla düzeltemezsiniz. Gerçek bu değil. Çünkü bugün açıklandığı gün açlık sınırının altında kalan bir asgari ücret var. Şimdi büyük bir propagandaymış gibi en düşük emekli maaşının 20 bin lira olduğunu ifade ediyorlar. Ki biz orada diyoruz ki en azından açlık sınırı 39 bin. Hem asgari ücretli için hem emekli için. Bu maksatla da bir hafta boyunca o dayanışmayı göstermek maksadıyla 7 gün 24 saat Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde nöbet tutacağız. Bizim bu alanda bu seviyelere çıkması, emeklinin biraz nefes alması, asgari ücretlinin nefes alması için verdiğimiz tüm düzenlemeler ve kanun teklifleri istikrarlı bir şekilde hem Milliyetçi Hareket Partisi oyları, hem Cumhur ittifakı, hem de Adalet Kalkınma Partisi milletvekillerinin oyları reddediliyor. Dolayısıyla buradan söyleyelim. 5 milyon emekli 20 bin lira alıyor ki toplam Türkiye'deki emekli sayısı ve aldıkları ücretlere baktığınızda yaşam standartlarının çok uzağında.

"YURT YAPMAYI YASAKLAYAN ANLAYIŞ"

Böylesine bir durumda aynı zamanda öğrenciler için reva görülen rakamları size açıklayayım. Diyor ki Sayın Erdoğan ‘2026 yılında lisans öğrencilerine 4 bin, yüksek lisansa 8 bin, doktora öğrencilerine 12 bin lira kredi vereceğiz. Bizim gençlik kollarımız çok güzel bir çalışmayla bu rakamın neye tekabül ettiğini hesaplamış. Günlük 133 TL ile bir öğrenci döner ekmek mi alsın, kahve mi içsin? Yoksa 4 - 5 öğrenci bir araya gelerek bir kitap mı alabilsin? Veyahut da laptop gibi bazı temel ihtiyaçlarını giyimden sosyal aktiviteye kadar, elektronik cihazlara kadar bütün bunları mı karşılasın? Bunları nasıl karşılayacak değerli arkadaşlarımız? Bugün Türkiye'deki yurt sayısına baktığımız zaman 1 milyonun altında. Ülkede örgün eğitime giden öğrenci sayısına baktığımız zaman yani fiziken okula giden öğrenciye baktığımız zaman 4 milyonun üzerinde 4 milyon 153 bin. Peki, o zaman bu yurtlar nasıl yetecek bu öğrencilere? Dolayısıyla böylesine bir ortamda düşünebiliyor musunuz biz İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın İmamoğlu ve Cumhurbaşkanı adayımız İstanbul'da öğrenciler için yurt yapıyoruz. Yurt yaptık, teslim ettik ve standardı çok yüksek yurtlar. Ama öyle bir noktaya geldi ki ben yapamıyorsam yapabilene de müsaade etmem anlayışı egemen oldu ve kanun çıkarttılar. Yurt yapmayı yasakladılar değerli arkadaşlar. Yani belediyelerin yurt açma yetkisini gasp ettiler. Böylesine rövanşist, hazımsız bir siyasi anlayışın kaybedeni ise maalesef ülkemiz ve gençlerimiz oluyor. Biz yine ifade ettik.

“YOKSULLUK SINIRININ ALTINDA MAAŞ ALAN ÜNİVERSİTE MEZUNLARININ SAYISI 344 BİN”

Dedik ki her dört gençten biri ev genci olarak ifade ediliyor. Ne istihdamda, ne üniversitede. Evde oturuyor. Biz bunu söylediğimiz zaman Sayın Erdoğan diyor ki ya ev genci gibi incitici ifadelerle gençlerimizi hedef alıyorlar. Şimdi siz hastalığı görmezden gelip teşhise suç bulursanız sizin artık siyaseten hiçbir söz söyleyemediğinizin ispatı olur bu. Bu bizim gerçeğimiz. Bu çeyrek yüzyıllık Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının ürettiği politikaların sonucu ve sanki çok büyük bir şeymiş gibi genç istihdam projesi açıklıyorlar. Rakamlar da şöyle: Her yıl 150 bin kişi işe girecek.

Değerli arkadaşlar, bakın bugün ülkemizde her yıl yaklaşık 1 milyon gencimiz iş gücü piyasasına dahil oluyor. Bu nasıl bir matematik eksiğidir, hesaplamadır? Siz tabii her İl’e birden fazla üniversite açmanın çok büyük bir maharet olduğu düşüncesiyle hesapsız, kitapsız bir şekilde böyle bir sıkıntılı tablonun ortaya çıkacağını düşünmediniz. Bakın, yoksulluk sınırının altında maaş alan üniversite mezunlarının sayısı 2006 yılında sadece 24 binmiş. Bugün 344 bin. 20 yılda 14 kartlık bir artış söz konusu. Dolayısıyla biz tabii Cumhuriyet Halk Partisi olarak diyoruz ki bizim düşüncemize göre üniversiteler, öğrencilerle ilgili bütüncül politika lazım. Birincisi YÖK prangasının kaldırılması lazım. Ki bu iktidar milletten iktidar istediğinde vaatlerinden biri buydu değerli arkadaşlar. Gelince tam tersini yaptı. İkincisi tepeden rektör ataması. Bu uygulamanın kalkması lazım ve üniversitelerinde tek adam zihniyetinden kurtulması lazım. Yönetimlerin yetki paylaşımı yapması lazım. Üniversite kaynaklarının lükse ve isafa karşı değil, lükse ve israfa harcanmasının önüne geçip akademisyen ve öğrencilerin ihtiyaçlarına göre harcanmasını sağlayacak bir mekanizma kurulması lazım. Biz üniversiteler, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kendi kadronun yerleştiği yerler değil, liyakatin ve akademik özgürlüğün esas olduğu yerler olması lazım.

“ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE, MASADA KURAMADIĞIN DENGEYİ SAHADA BEDEL ÖDEYEREK KURARSIN”

Değerli arkadaşlar, bugün tabii Suriye meselesi yine çok konuşuluyor. Bu mesele yıllardır Türkiye'de çok değerlendiriliyor tabii. Biz orada ilkesel olarak şunu söyledik. Dedik ki komşuda yangın varsa o duman sınırı aşar ve biz o dumandan çok etkilendik yıllardır. Yüzlerce milyar dolar para harcadık. Milyonlarca insanı ülkemize misafir etmek durumunda kaldık. Ülkenin demografik yapısı, terör saldırılarına ilişkin sızmalar gerçekleşti ve hep de şunu ifade ettik. Yani aslında meseleye biraz bütüncül bakmak lazım. Maalesef içinde bulunduğumuz dünya düzeni içerisinde özellikle yeraltı zenginliği olan ülkelerde bir şekilde otoriter yönetimlerin, dikte rejimlerinin var olması yıllar içerisinde bir şekilde gerçekleşiyor. Zamanında desteklenen isimler oluyor ve sonra bir yönüyle müdahale açısından gerekçelendiriliyor ve müdahale edilen hiçbir bölgede de bugüne kadar bir demokratik ortam yakalanmış değil. Suriye konusu geldiğinde de dedik ki büyük Ortadoğu projesinden haberdar olun. Ey milletimiz, vatandaşlarımız bu coğrafyada izlenen oyunlar var, projeler var. Hakeza tabii 4 Mart 2006'da Sayın Erdoğan ne demişti? Türkiye'nin Ortadoğu'da bir görevi var. Biz Ortadoğu, Büyük Ortadoğu projesinin eş başkanlarından biriyiz. Bu görevi yapıyoruz. Yani bugün kıymetli basın mensupları bir çıkıp sorsunlar. Sizin buradaki göreviniz hala devam ediyor mu? Kim size bu görevi verdi? Siz bunu 2006'da yapmıştınız açıklama ama yıllar içerisindeki gerçekleşen olaylarda emperyal devletlerin istekleri doğrultusunda bu coğrafyada birçok düzenleme oldu. Şimdi de önceki yönetim elbette ki iyi bir yönetim değildi. Kimse bunu söylemiyor. Ancak yerine gelen yönetiminde demokratik, laik, eşitlikçi, kapsayıcı bir ulus devleti inşa edip edemeyeceği, böyle yönetip yönetemeyeceği kuşkulu. Bunun bir inandırıcılığı oldukça zayıf. Dolayısıyla bir kapsayıcı bizim açımızdan, güvenlik açısından baktığımızda da bize riskleri olan ve orada bir kapsayıcı yönetiminin oluşması, hakimiyet kurması da oldukça zor görünüyor. Ve şunu söyleyelim bakın. Masada kuramadığın dengeyi uluslararası ilişkilerde sahada bedel ödeyerek kurarsın. Bir yıl öncesinde bir süre verildi. O sürede entegrasyondan bahsedildi. Merkezi bir yönetim, tek devlet, tek ordu. Bunun zorlukları ortada. O zaman da ifade ettik ve dedik ki Suriye dışarı doğru patlayacak, bölge ülkelerini etkileyecek bir durum içerisinde. Niye derseniz? Çünkü her kimlikten, her inançtan bölgedeki ülkelerde bizde de olan, illiyet bağı olan, akrabalık ilişkisi olan, yakınlığı olan kimseler var. Ve Türkiye'nin bu sürecin dışında kalması bizim açımızdan büyük güvenlik problemleri çıkartabilir ortaya. Bakın bundan 3 gün önce Şam Tel Aviv hattında Amerika öncülüğünde kurulan bir yeni diplomasi trafiği var. Bu Paris'te bir toplantı gerçekleşti ve mekanizma kuruldu. Bir anlaşmadan bahsediliyor. Buralarda işte üçüncü bir ülkede bir ortak iletişim hücresi kurulmasından bahsediliyor ve İsrail'in o bölgede işgal ettiği yerlerinde İsrail'de kalması gibi bir durum söz konusu. Şimdi bütün bunlara baktığımız zaman burada Türkiye'nin masanın denkleminin dışında kalmaması lazım ve içeride de bizim iç barışımızı etkileyebilecek tüm gelişmelere karşı oldukça hassas olduğumuzu ifade edelim. Biz orada özellikle kimlik temelli şiddetin büyürse bunun bölge açısından istikrarsızlık ve daha fazla göç baskısı ve Türkiye içinde daha fazla güvenlik endişesi ortaya çıkabileceği açıktır.

O nedenle değerli arkadaşlar, Türkiye açısından ortaya çıkan tablo çok fazla temas olmasına, Suriye'ye ilişkin çok fazla etki alanında olduğu söyleme rağmen şu anki gelişmeler, ortaya çıkan durum bizim istediğimiz doğrultuda değildir. Tabii şunu da ifade edelim. Bununla birlikte İran'da yaşanan gelişmeler burada da bazı riskleri beraberinde getiriyor. Aslında ilk yaptığım açıklamalar ışığında değerlendirmek lazım. Biz gerek Venezuela içinde aynı şeyi söyledik, gerek İran için söyleriz. İsteriz ki o ülkeler çok demokratik ve doğru bir şekilde yönetilsin. Kapsayıcı olsun, baskıcı düzenler olmasın. Herkesin özgürce protesto hakkı bir insan hakkıdır. Buna müsaade edilsin. Dolayısıyla buralardaki sert ve baskıcı yöntemlerin doğru olmadığını ifade edelim. Bununla birlikte de bir dışarıdan kaynaklı müdahalenin özellikle Türkiye açısından da önemli riskler barındırdığını ifade edelim. Çünkü dünya düzenine baktığımız zaman kuralların ağırlığın azaldığı, güç siyasetine geri dönen, diplomasinin yer geri çekildiği, psikolojik harp yöntemlerinin uygulandığı, burada da ekonomik sıkıştırma ve hedef ortaklı baskı yöntemleri öne çıkıyor. O nedenle de biz bütün bu tehlikeli süreçlerden vatandaşlarımızı, 86 milyonu, ülkemizi koruyacak, kollayacak bir devlet aklıyla, ciddiyetle ve her türlü kutuplaştırıcı dilden, içeriyi etkileyecek her türlü söylemden uzak bir şekilde bu meseleyi okumamız lazım.

“GÜVENLİK, GÖÇ VE BÖLGESEL DENGE, ENERJİ VE HAYAT PAHALILIĞI RİSKLERİ DİKKATLE ELE ALINMALIDIR”

Değerli arkadaşlarım, tabii burada şunları ifade edelim. Yani bizim İran'dan kaynaklı güvenlik, göç ve bölgesel denge riskleri elbette ortaya çıkabilir. İkincisi, enerji ve hayat pahalığı riski ortaya çıkabilir. Bunları düşünen, tartışan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin etkin bir şekilde çalışması sadece yürütme üzerinden değil kapsayıcı bir şekilde ilerlemesi lazım bu sürecin. Çünkü mecliste yürüyen komisyon çalışması, Milli Birlik Kardeşlik Komisyonu açısından da bu önemli. Bizim Cumhuriyet Halk Partisi olarak tüm bu meselelerde çizgimiz nettir. Biz sivil gösterilere karşı şiddetin karşısındayız. İkincisi, dış müdahalenin karşısındayız. Diplomasi her zaman gerilimi düşüren bir tonda olmalı. Mezhep ve kimlik üzerinden yapılacak olası her türlü kışkırtmalara karşı dili reddediyoruz. Bunun karşısında dururuz. Ve dediğim gibi beşincisi de mecliste meclisin fonksiyonu, denetimi, şeffaflığının da önemli olduğunu düşünüyoruz. Ülkemizin güvenliğinin hamasetle değil, akılla, hukukla, diplomasiyle sağlanabileceğini ifade ediyoruz. Bugün görüyoruz ki dünya yeni bir emperyal çağın eşiğinde. Bu düzen içerisinde bizim yapmamız gerekenler var Türkiye olarak. Bunları ifade edelim. Çünkü Venezuela olayına münferit tekil bir olay olarak bakamayız. Bu örnek teşkil edebilir. Yarın öbür gün Rusya'nın Ukrayna'da, Çin'in Tayvan'da başka hak iddiaları ile ilgili bir oldubitti olabilir ve bunun dünyanın her yerine yayılması söz konusu olabilir. Dolayısıyla Türkiye askeri ve stratejik açıdan bu meseleyi dikkatli bir şekilde ele almalıdır. Yani bu mesele sadece ülkenin güvenlik meselesi. S400 alıp kullanıp kullanmama, F35 alıp kullanıp kullanmamanın ötesinde bizim caydırıcılık bu tip durumlarda ne dediğimizde değerli arkadaşlar. En başta güçlü bir ekonomiye sahip olmak, ekonomiyi güçlendirmek lazım. İkincisi, liyakate dayalı bir bürokrasi. Ve en önemlisi de kendi halkıyla barışık, toplumsal direnci yüksek bir demokrasi inşası. Çünkü siz eğer kurumların içi boşaltılmışsa, ekonominiz dış şoklara karşı kırılgansa, toplumsal barışınız zedelenmişse, dünyanın en pahalı silahlarına sahip olsanız da bu tür hibrit saldırılara ve tehditlere karşı tehlike içerisinde olursunuz. O nedenle Büyük Atatürk'ün söylediği ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ sözü öylesine söylenmiş bir söz değildir. Biz bir yanıyla içinde bulunduğumuz ateş çemberi içerisinde Türkiye'nin kurumsal, öngörülebilir, hukuka dayalı ve tam bağımsız bir devlet anlayışıyla hem içeride hukukun üstünlüğü hem de dışarıda devletlerin egemenlik haklarını savunmaya devam etmemiz lazım. Milletin ortak iradesi. Hiçbir zaman tek adam iradesi değil. Milletin istikbali. Kimsenin özel siyasi istikbali ikbali değil. Dolayısıyla içeride birlik baskıyla, tehditle, yapay krizlerle insanları birbirine düşürerek olmaz.

“GEÇİM YOKSA SEÇİM VAR”

O nedenle buradan bir kez daha ifade edelim. Biz yargı sopasıyla belediye başkanlarımıza ve yurttaşlarımıza karşı ve bu ülkedeki gazeteciler, öğrenciler, en ufak eleştiri getirdi diye hedef olan her kimsenin için bir arada durup dayanışma göstermesi ve ülkedeki olmazsa olmaz yani milli birlik kardeşlik deniyor. Bunun olmazsa olmazı demokrasi standardının yükselmesi. Cumhuriyetin en temel ilkesi eşitliğin ortaya konması. Dolayısıyla buradan bir kez daha söyleyelim. Geçim standartlarının yükselmesi. Çünkü geçim yoksa seçim var. Onun için 2026 yılını erken seçim yılı olarak ifade etmiştik. Biz gerek bu ülkedeki haksızlığa uğrayanlar, gerek kendi partililerimiz bu dayanışma duygularımızı büyüterek, çoğaltarak sürdüreceğiz ve ülkemizi hak ettiği bir yönetime kavuşturana kadar mücadelemizi devam ettireceğiz değerli arkadaşlar.

Ben bu düşüncelerle hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Toplantıyı kapatırken bir husus daha ifade edelim. Biliyorsunuz Parti Meclisi toplantımızı yapmıştık. Parti Meclisi toplantısı sonrasında 8 Ocak tarihinde bir sonuç bildirgesi açıklandı. O sonuç bildirgesi bugün itibariyle basın mensuplarıyla sizlerle paylaşılacak. Orada da gerek 19 Mart darbesi sonrası yaşadıklarımız, gerek mecliste kurulan komisyon, orada Cumhuriyet Halk Partisi'nin bakış açısı, ülkedeki dar gelirlilere karşı yapılması gerekenler, ülkemizin parti programında belirttiğimiz şekliyle güçlü yurttaş, güvenli gelecek, kazanan Türkiye doğrultusunda nasıl ilerleyebileceği ve dış politikadan kaynaklı riskler karşısında Parti Meclisimiz ne yapılmasına yönelik bir sonuç bildirgesi açıkladı. Bunu da kamuoyuyla bugün itibariyle, bu saat itibariyle de paylaşıyoruz.

Tekrar hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.