05.01.2026

Zeynel Emre: "2026 Erken Seçim Yılı Olacaktır; Geçim Yoksa Seçim Var"

Zeynel Emre,CHP basın toplantısı,2026 erken seçim,emekli maaş zammı,Tayfun Kahraman,tarım raporu,Venezuela Maduro açıklaması

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Parti Sözcüsü Zeynel Emre, MYK gündemine ilişkin düzenlediği basın toplantısında iktidara erken seçim çağrısında bulundu. Emre, "Hesap vermeyen iktidar anlayışı Türkiye’yi uçuruma sürükledi. Vatandaşın beli kırıldı, tencereler küçüldü. Bu kadar ağır bir geçim krizinin ortasında, bu kadar büyük bir güven bunalımın içerisinde bu ülkeyi yönetmeye devam etmek istiyorsanız 2026'da sandığı getirip halkın karşısına çıkmanız, güvenoyu almanız gerekir. Çünkü bizim vatandaşlarımız bu durumda yaşamayı hak etmiyor. Biz o nedenle diyoruz ki; geçim yoksa seçim var. Bu krizden çıkışın tek yolu sandıktır; 2026 erken seçim yılıdır" dedi.

CHP MYK, Genel Başkan Özgür Özel başkanlığında parti genel merkezinde toplandı. Parti Sözcüsü Zeynel Emre, MYK Toplantısı gündemine ilişkin açıklamalarda bulundu.

CHP Sözcüsü Emre, Parti Genel Merkezi’nde gerçekleştirdiği basın açıklamasında ekonomi, hukuk, tarım ve dış politikadaki gelişmeleri kapsamlı bir şekilde değerlendirdi. Emre şunları söyledi:


TAYFUN KAHRAMAN İÇİN ÇAĞRI: "ANAYASA HÜKMÜ UYGULANMALI"

Değerli basın mensupları, ekranları başında bizleri izleyen kıymetli yurttaşlarımız, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

2026 yılının ülkemize adaleti, refahı, huzuru ve barışı getirmesini temenni ediyorum. Tabii burada konuşmama başlamadan önce bir insani bir duruma işaret etmek istiyorum. Vicdani açıdan bakıldığında hakikaten artık bir insanlık dramına dönen şehir plancısı Tayfun Kahraman'ın durumu. Biliyorsunuz değerli arkadaşlar Tayfun Kahraman'la ilgili Gezi davasından ötürü verilen mahkûmiyet kararına istinaden Anayasa Mahkemesi tarafından bir ihlal kararı verildi ve Tayfun Kahraman hukuken dışarıda olması gereken biri. Bu durum bizim bir ricamız, bir beklentimiz değil. Ülkede herkesin uymakla yükümlü olduğu çok açık bir anayasa hükmünün hatırlatılmasından ibaret. Bu haliyle, kendisi tabii aynı zamanda MS hastası. 2 Ocak tarihinde Cerrahpaşa Tıp Fakültesine kaldırıldı, bir MS atağı geçirdi. Çeşitli hayati riskleri mevcut ve biz biran evvel Tayfun Kahraman’la ilgili olması gerekenin, mahkeme kararının uygulanmasını ve kızı Vera’ya kavuşmasını temenni ediyorum.

"DANİMARKA BAŞBAKANI ÖZ ELEŞTİRİ VERİYOR, BİZİMKİLER MASAL ANLATIYOR"

Değerli arkadaşlar, bugün konuşmama yine aslında çok çarpıcı bir örnekle başlamak istiyorum. Biliyorsunuz yıl sonlarında birçok ülkede âdettendir devlet başkanları, başbakanlar ulusa sesleniş konuşmaları yaparlar. Bir örneği size aktarmak istiyorum. Danimarka’da Danimarka Başbakanı her yıl yaptığı gibi ulusa sesleniş konuşması yaptı ve orada çok açık bir şekilde bir devlet başkanının, bir seçilenin, bir başbakanın halktan yetkiyi alan, halka söz veren, refahla ilgili, geçimle ilgili, gençlikle ilgili söz veren birinin yapması gerektiği şekilde özeleştiride bulundu. Dedi ki, bütün sorumluluğu üstüme alıyorum, yapılan yanlışlardan ben sorumluyum. Gençler daha iyi bir yıl geçirebilirdi, yarı zamanlı çalışmak zorunda kaldılar. Gıda fiyatları daha uygun olabilirdi, yaşam daha iyi olabilirdi. Bunlarla ilgili sorumluluk alıyorum dedi ve bizim hiç alışık olmadığımız bir şekilde hesap verdi. Yani çıkıp orada her şey mükemmel, bütün dünya bizi kıskanıyor, her alanda rekorlar kırıyoruz falan demedi. Olması gerektiği gibi ülkede eşitsizliklerle yeteri kadar mücadele edemedik dedi. Bakın, bu ülke yıllık kişi başına düşen milli gelirin 70 bin dolar olduğu, birçok alanda dünyada ilk üçte yer alan bir ülkeden ve onun yöneticisinden bahsediyoruz.

‘EV GENÇLERİ’ VE MESEM SÖMÜRÜSÜ

Şimdi bunlar bize çok uzak ihtimaller gibi gelmesin değerli arkadaşlar. Bunlar bir ülkede olması gereken gelişmeler ve yöneticilerin halkın karşısına çıktığında gerçekten hesap vermesi lazım. Biz ülkemize baktığımızda, döndüğümüzde birçok alandaki olumsuzlarda hep bahaneler üretildiğini görüyoruz. Biz dünyadaki en yüksek gıda enflasyonuna sahibiz. Burada kim suçlanıyor dediğinizde hükümet sorumluluk alıyor mu? Yeri geliyor market suçlanıyor, çiftçi suçlanıyor, yeri geliyor patates soğan örgütü diye örgütler çıkartıyorlar, yeri geliyor stokçular diyorlar. Ya da bakıyorsunuz bu ülkedeki en zengin yüzde 20’lik kesim servetin yüzde 50’sine sahip ve buradaki eşitsizlikten ötürü kimsenin bir sorumluluk aldığı yok. Çünkü bizim yaşadığımız ekonomik krizler adeta her seferinde bir doğal afet muamelesi yapılıyor. Bu krizler yoksulun, asgari ücretlinin, memurun sırtına yükleyerek bu krizlerden çıkma eğilimi gösteriliyor. Bugün maalesef ülkemizde bakın her dört gençten biri evde oturuyor ve hiçbir ülkede olmadığı şekilde bir tanım var ‘Ev genci’ diye. Çünkü bunlar ne işte çalışıyorlar, ne iş arıyorlar, ne üniversiteye gidiyorlar, ne eğitimin bir kısmında bulunuyorlar ve hayattan adeta vazgeçmiş bir kitle var. Dolayısıyla bütün bunlara baktığımız zaman biz okullarında arkadaşlarıyla olması gereken MESEM adı altında sömürülen çocuklardan, onlardan bahsettiğimizde bunlara önlem alınsın dediğimizde buralarda çocuklar ölmesin diyenlerin tutuklandığı bir Türkiye gerçeğiyle karşı karşıyayız.

EKONOMİ VE MAAŞ ZAMLARI: "RAKAMLAR MAKYAJLI, YOKSULLUK GERÇEK"

Bizde pazarda bakıyorsunuz emeklinin filesi boş. Emekli akşam saatini bekliyor. Emekli en ucuza en çürük ürünleri almak için akşam vakti gidiyor. Mutfakta tencereler küçülüyor. Bunu görüyoruz. Ama iktidarın diline baktığımızda hala tok değerli arkadaşlar. İktidar ne diyor? Sabredin diyor, şükredin diyor ve rekor kırıyoruz diyor. Bütün bunlara baktığınız zaman gerçek Türkiye'nin gerçeği kırılan rekor falan değil, kırılan vatandaşın beli. Büyüyen ekonomi değil, açlık sınırı ve zenginleşen de bu ülkede halk değil, bir avuç ayrıcalıklı aynı insanlar, aynı şirketler. Dolayısıyla saraydan her ne kadar başarı masalları anlatılırsa anlatılsın, enflasyon düştü denilsin, biz Türkiye'nin gerçeklerinin farkındayız. Vatandaş geçinemedi ve borç içinde. Biz burada bu gerçekleri kabul etmesini iktidarın yönetememesinin ve bundan sonraki süreçte de Türkiye'ye bu anlayışta bir fayda getirmeyeceğinin altını çizerek her alanda 2026 için erken seçim çağrısı yapmaya devam edeceğiz. Çünkü bu ülkede esas sorun salt fiyatlar da değil. Esas sorun hesap vermeyen iktidar. Çünkü bu iktidarın kötü yönetimi yüzünden fiyatlar artıyor. Dolayısıyla bu anlattığım örnek bize şunu gösteriyor değerli arkadaşlar. Gelişmişlik sadece zenginlik değildir. Gelişmişlik o ülkenin yönetenlerinin biz yeterince yapamadık diyebilmesidir. Çünkü hamasetle değil somut politikalarla ülkenin sorunlarının tarif edilmesidir. Sosyal politikayı sadaka olarak gören bir anlayış değil hak olarak gören bir anlayışın Türkiye’yi yönetmesi gerekir.

O nedenle biz Türkiye için çok net konuşuyoruz. Diyoruz ki hayat pahalığıyla mücadele sadece zam yapmamakta değildir. Hayat pahalığıyla mücadele aynı zamanda adil vergi düzeni ve hedef destekli teşviktir. Dolayısıyla biz temel gıdada vergi yükünü azaltmadan, dar gelirliyi koruyacak doğrudan destek mekanizmaları kurulmadan mutfaktaki yangının sönmeyeceğinin altını çizmek isteriz.

"GEÇİM YOKSA SEÇİM VAR, 2026 ERKEN SEÇİM YILIDIR"

Değerli arkadaşlar, burada aslında en temel sorunumuz bizim Türkiye olarak ne dediğimizde. Kendi siyasi ikbalini milletin ikbalinin üzerinde gören bir anlayışla yönetiliyor olmamız. Çünkü üstten bakan bu dili her tarafta görüyoruz. Yöneten değil adeta bağışlayan bir üslubun varlığını görüyoruz. Bizim vatandaşlarımızda insan onuruna yakışır bir hayat standardıyla yaşayabilir. Buna imkân var. Türkiye'nin hep söylüyoruz kaynak problemi yok. Kaynakların yönetim problemi var. O nedenle şunun altını çizelim. Gelişmiş demokrasilerde siyasetçi şunu bilir. Koltuk milletin emanetidir. İşler kötü gidiyorsa o koltuktan kalkmasını bilir. İşler kötü gidiyorsa, halkın sofrası küçülüyorsa, eşitsizlik artıyorsa gerektiği yerde der ki, “Ben çıkarım halkın karşısına derdimi anlatırım. Halkın hakemliğine razıyım” der. Ancak buralarda Türkiye için kıyasladığımız zaman her başlıkta kötüye giden bir Türkiye görmemize rağmen sürekli bahane üreten bir siyasi anlayışla karşı karşıyayız. Bizim Türkiye olarak ihtiyacımız olan değerli arkadaşlar yeni bir masal değil yeni bir hikâye. Türkiye'nin yeni bir hikâyeye, yeni bir yetkiye, yeni yetkililere ihtiyacı var. Bizim ihtiyacımız olan makyajlı rakamlar değil gerçekler. Bu kadar ağır bir geçim krizinin ortasında, bu kadar büyük bir güven bunalımın içerisinde bu ülkeyi yönetmeye devam etmek istiyorsanız 2026'da sandığı getirip halkın karşısına çıkmanız, güvenoyu almanız gerekir. Çünkü bizim vatandaşlarımız bu durumda yaşamayı hak etmiyor. Biz o nedenle diyoruz ki geçim yoksa seçim var. O nedenle 2026'nın bir erken seçim yılı olduğunu ifade ediyoruz.

Değerli arkadaşlar, kıymetli basın mensupları, şimdi geçtiğimiz yılbaşı öncesi yaptığımız basın toplantısında ülkedeki asgari ücretin tarihimizde ilk defa açlık sınırının altında kaldığına işaret etmiştik. Bugün de maalesef üzülerek şunu ifade edelim. Yani gerek SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin artışı ki yani yüzde 12 civarında bir artış söz konusu. Gerekse de memur emeklilerinin yüzde 17,5 civarında bir artıştan bahsediliyor. Dolayısıyla bütün bunları… Pardon yüzde 12 ve 18 olarak değerlendiriyoruz. Bu şekilde bir artışın ilk 6 ayda bir emekliye 2 bin 600 lirayı bile bulmayan bir artış söz konusu oluyor. Şimdi ülkemizde bu halde insanlar nasıl yaşam sürebilir? Şimdi rakamlarla size anlatmak istiyorum.

"RAKAMLAR MAKYAJLI, YOKSULLUK GERÇEK"

Değerli arkadaşlar, bakın TÜİK verilerine göre ülkemizdeki konutların yaklaşık yarısı kaloriferli, yüzde 35'i hala sobalı ve bir kısmında doğalgaz kullanılıyor. Önemli bir kısımda da hala kömür ve odun yakarak insanlar ısınıyor. Şimdi bırakın öyle cayır cayır ısınmayı. Hafif düzeyde bir doğalgazı çalışan bir evde dahi bin 500 – 2 bin liradan aşağı doğalgaz faturası gelmez. Bugün iki çocuğu olan bir aile gitse çocuklarına soğuk havadan korumak için mont, kaban alayım dese 5 – 6 bin liradan aşağı alamaz. Bugün bakıyorsunuz mevcut asgari ücretliyle, emekli maaşıyla vatandaşımız nasıl ısınacak? Nasıl çocukların ihtiyacını giderecek? Nasıl gıda malzemelerini alacak? Bugün bir büyükşehirde aşağı yukarı 30 bin liradan aşağı kiralık yer yok. Dolayısıyla buna fatura bedellerini ilave ettiğiniz zaman açıklanan rakamlarla vatandaşlarımızın geçinmesine imkân yok. DİSK verilerine göre değerli arkadaşlar bakın, bu iktidar göreve geldiği zaman Türkiye'de asgari ücretin yüzde 36 üzerinde olan emekli aylığı bugün itibariyle baktığımızda asgari ücretin yüzde 22 altında seyretmektedir ve bunu ülkemizdeki emekli sayısının çokluğuna, geçen seçim öncesi açıklanan EYT'nin çıkarılmış olmasına falan bağlayamayız. Çünkü AB ülkesindeki emekli aylığı için yapılan ödemelere baktığımız zaman milli gelire oranı yüzde 10 civarında olduğunu görüyoruz. Bizde ise bu rakam yüzde 4'ün altındadır. Yani ortalama bir Avrupa Birliği ülkesinden yaklaşık 2,5 kat daha az seyretmektedir. Tam rakamı yüzde 3,7'dir. Demek ki nüfusumuzun 16 milyonunu oluşturan bu emeklinin daha insanca bir yaşam yaşayabilmesine ilişkin olanak vardır.

ZİRAAT BANKASI VE DEMİRÖREN KREDİSİ TEPKİSİ

Bakın size tek bir kalemle nasıl kaynaklarımızın heba edildiğini, asgari ücretlinin ve emeklinin nasıl zor şartlarda bırakıldığını izah edeyim. Biliyorsunuz yandaş medya yaratma projesi kapsamında Ziraat Bankası tarafından Demirören Holdinge 961 milyon dolarlık kredi verildi. Ve bu kredi ki Ziraat Bankası'nın kuruluş amacı biraz sonra çiftçilerimizin durumundan da bahsedeceğim. Çiftçilerimize kredi sağlamak amacıyla onlara yatırım yapmaları, tarımı kalkındırmaları amacıyla çıkartılan, düzenlenen bir banka. Burada 961 milyon dolarlık bir kredi sadece bir kanalın alın satımı ile ilgili ve bu geçtiğimiz günlerde tekrardan yapılandırıldı. 2036'ya kadar bu süre geri ödemesi uzatıldı.

Şimdi biz hesapladık değerli arkadaşlar. Bakın, sadece bu rakam bile buraya harcanmasa, emeklilere harcanmış olsa bugün Türkiye'deki tüm emekliler yıl boyunca 2 bin lira fazla maaş alabilirdi. Demek ki bizim kaynağımız var. Türkiye olarak istersek kaynak yaratabiliyoruz. Burada mesele öncelikle de mesele bizim Türkiye olarak neye öncelik verip vermeyeceğimize. Bunun gibi birçok örnek gösteriyor ki emeklimizin cebindeki para alınıp yandaş şirketlere aktarılıyor.

Değerli arkadaşlar, biz biliyorsunuz yıl sonu itibariyle geç yenilediğimiz parti programımızda bu konuyla ilgili çok net bir şekilde ifade ettik. Dedik ki Türkiye ispatlanabilir, ölçülebilir hesabı kitabı yapılmış bir şekilde Türkiye'deki asgari yaşam standardı düzeltilebilir. Burada güçlü yurttaş dedik, güvenli gelecek dedik, kazanan Türkiye dedik ve çok geniş, detaylı bir şekilde ekonomi politikalarına yer verdik. Bizim amacımız toplumsal refahı arttırma. Dolayısıyla biz bunu öyle popülist günlük politikalarla değil gerçekten adil ve eşitlikçi bir bakış açısıyla ele aldık. Biz diyoruz ki ülkede nitelikli ekonomik büyüme olmadan, yolsuzlukla samimi mücadele edilmeden, ekonomik bağımsızlık içinde diplomasiyi bir enstrüman olarak kullanmadan ülkedeki işçinin de emekçinin de yüzünün gülmesine imkan yok. Biz kamucu, planlı, katılımcı kalkınma ve ekonomi yaklaşımımızla emeği en yüce değer, kamu yararını en kıymetli hedef olarak görüyoruz. Biz diyoruz ki verimli üretimin, sürdürülebilirliğin ve istihdamın üstündeki tüm kara bulutlar dağılabilir. Yeter ki Türkiye iyi yönetilsin. Saygın Türkiye iddiasıyla tüm bunları gerçekleştirebiliriz.

TARIM RAPORU: "2026 TARIMDA DAYANIKLILIK YILI OLMALI"

Değerli arkadaşlar, toprak susarsa şehir konuşamazmış. Şimdi soframızın ve geleceğimizin temeli olan tarım dosyamızla ilgili size bazı veriler aktarmak istiyorum. Şimdi geçtiğimiz yıl şüphesiz ki ülkede tarıma en büyük hasarı iklimsel şoklar verdi. Zirai don, kuraklık, peş peşe gelen afetler. Ama artık şunu görüyoruz. Bunlar sürpriz değil. Yıllardan beri süre gelen iklimdeki değişiklik, küresel ısınma ve bunlara yönelik işte krizlere dayalı tarımın Türkiye'de nasıl yapılacağının hesaplanıp çalışılması. Çünkü rakamlar bize şunu gösteriyor. Bakın 1990 2020 arasındaki 30 yıllık dönemi aldığımız zaman 2025'te Türkiye geneli yağış toplam 422,5 litre ile yüzde 26 azalmış oluyor ve son 52 yılın en düşük seviyesi demek. Yani bunları artık böyle yeni normalin bu olduğunu bilerek hareket etmek lazım. Çünkü bütün dünyada aynı veriler aynı yönde, aynı istikamette ilerliyor. O nedenle bir meseleyi sadece geçirdiğimiz bir kötü sezon olarak ele almamamız lazım. Yeni iklim düzenine göre Türkiye'yi hazırlamamız lazım. Bunu kabul edip buna göre hareket etmemiz lazım. Bununla ilintili olarak acilen Türkiye'de bir su kanunu çıkartılması lazım. Çünkü çeşitli uluslararası ölçüm birimlerine göre bunlardan biri de Falgamark endeksi. Orada der ki bir ülkedeki kişi başına düşen yılda 1700 metreküpten aşağısında su bulunması o ülkedeki krize giden bir sürece işaret eder. Hele hele ki bu 1000 metreküpün altına inmişse o ülkede su açıdan kıtlık söz konusudur. Bizde bu rakam şu anda 1400 metreküptür. 2030 yılı için hesaplanan rakam ise değerli arkadaşlar 1120 metreküptür. Dolayısıyla çok ciddi risk altındadır Türkiye. Bu alanda çölleşme tehlikesi altında olan topraklar var. Ciddi önlemler almak lazım. Yine OECD rakamlarına baktığımız zaman Türkiye 2024-2050 döneminde su riski yüksek ülkeler arasında gösterilmektedir. O nedenle iktidar geçtiğimiz sene itibariyle su kanunu ile ilgili böyle bir kanun, bir taslak çalışmanın olduğu yönünde açıklamalarda bulunmuştu. Biz bunun bir an evvel yasalaşması için Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne gelmesini, orada çiftçiyi koruyan, suyu koruyan, ülkeyi koruyan bir anlayışla bu kanunun meclisten geçmesi gerektiğini ifade ediyoruz. Şimdi burada baktığımız zaman değerli arkadaşlar rakamlar maalesef özellikle Tarım ve Orman Bakanlığı'nın yayınladığı nihai verilere göre çok kötü. Çünkü 2025'te toplam bitkisel üretimin yüzde 11,6 azaldığını ve 121 milyon tona gerilediğini görüyoruz. Ve bazı alanlardaki düşüş ise çok daha dramatik. Mesela meyvedeki düşüş yüzde 30'un üzerinde, buğdayda yüzde 14, arpada yüzde 26 civarında gerileme söz konusu. Şimdi tüm bunlar sadece iklimle, yalancı baharla, donla bunlarla açıklanamaz. Ancak burada tabii en önemli başlıklardan biri buğday. Çünkü bu ülkenin hem ekmeği hem de gıda güvenliğinin omurgası.

Değerli arkadaşlar, bu iktidar göreve gelmezden evvel Türkiye'de nüfus 65 milyondu. Üretim ise 19,5 milyon tondu. Bugün bizim nüfusumuz 86 milyon ama buğday üretimi 17,9 tona gerilemiş durumda. Yani ülke büyümüş, ihtiyaç artmış. Buna karşı üretim küçülmüş. 2002'de yaklaşık 1 milyon tonu ithal ederken bugün bu rakam 10 milyon tonları aşan seviyelerde olmuş. Çünkü buralardaki açıklar öyle üretimle falan kapatılma düşüncesine gidilmedi. Gemilerle kapatıldı ve buğday ekim alanlarının da küçüldüğünü görüyoruz. 9,5 milyon hektardan 7 milyon hektarlara kadar gerilediğini görüyoruz. Dolayısıyla nüfusun yüzde 32 arttığı bir ortamda ekim alanı daralıyor, üretim düşüyorsa da fiyatlar elbette ki bu alanda da artacaktır. Çiftçinin maliyetin altında ezilmemesi lazım. Bugün tarımsal girdi endeksinin yüzde 33,6 arttığını görüyoruz. Bu ne demek? Mazot zam alacak, gübre zam alacak, yem zam alacak, ilaç zam alacak. Çiftçinin her adımı pahalı, her adımı riskli. Nasıl güvenip yatırım yapacak, nasıl kar edecek? Dolayısıyla burada çiftçiyi koruyan bir politikaya ihtiyaç var. Biraz sonra bunu ifade edeceğim. Bakın bizim tarım alanları küçülüyor derken bu iktidar döneminde son 24 yıl içerisinde toplam 2,5 milyon hektardan fazla tarım alanının da yok olduğunu resmi rakamlarla açıklanan şekilde bunu da not düşmek istiyorum. Bilginize sunmak istiyorum değerli arkadaşlar.

Dolayısıyla bugün ülkede açıklanan bütçe rakamlarıyla tarım açısından destek var mı? Evet var. Yani işte bir önceki yılın tarımsal destek bütçesi olarak 135 milyar ayrılmıştı. Ancak bu zamanla bu destekler öngörülebilir ve zamanında değil. Maliyeti de yakalayamıyor. Dolayısıyla bunun için yapılması gerekenler var. Biz 2026 için tarımda dayanıklılık paketi öngörüyoruz. Diyoruz ki havza bazlı su ürün planlaması yapılmalı. Afet erken uyarı ve hızlı tazmin süreci planlaması yapılmalı. Girdi maliyetiyle uyumlu destek verilmeli ve alım garantisiyle maliyetin üstünde fiyat uygulaması şart. Özellikle stratejik ürünlerde alım garantisi verilmesi çiftçinin maliyeti karşılandıktan sonra da makul bir şekilde kar edeceğine ilişkin bir garantinin verilmesi şarttır. Çünkü tarım bir yönüyle baktığımızda milli güvenlik meselesidir. Büyük Atatürk'ün söylediği o cümle slogan değil. Bugünün de gerçeğidir. Milli ekonominin temeli ziraattır. Ve bu alanda buradan bir kez daha ifade edelim. 2026'yı tarımda dayanıklılık yılı ilan edelim.

“İKİLİ UYGULAMA TÜRKİYE'YE ÇOK BÜYÜK ZARAR VERİYOR”

Değerli arkadaşlar, bizim ülkemizin en büyük sorunlarından biri ne desek bir başka başlıkta ikili uygulamalar. Bu gerek yargıda böyle, gerek işe alımlarda, kayırmacılıkta, ihalede. Baktığınız zaman hayatın birçok alanında bunu görüyoruz. 1 Ocak günü de Galata Köprüsü'nde Filistin'e destek mitingi düzenlendi. Katılan herkese minnet duygularımızı, dayanışma duygularımızı buradan gönderelim. Çünkü gerçekten İsrail'in zulmüne yaptıklarına karşın dünyanın sessizliği ibretlik. Orada hayatını kaybeden kadınlar, çocuklar ve bundan sonra muhtemel ölümlerin önüne geçilmek için kim ne yaparsa destek oluruz. Burada yapılan mitingi de destekliyoruz. Ancak değerli arkadaşlar bakın, Cumhuriyet Halk Partisi bu ülkenin en eski partisi. Dünyanın en köklü partilerinden biri. Son seçim itibariyle de bu ülkenin birinci partisi. Aynı köprü, aynı yer, aynı amaçla biz başvuru yaptık. Biz burada yürüyüş yapmak istiyoruz dedik. Bizim talebimizi reddettiler. Peki, aynı talep Bilal Erdoğan'dan gidince neden kabul oluyor? Niye kabul oluyor demiyoruz. Bakın buradaki ayrıma, bu eşitsizliğin nedenini sorguluyoruz. İyi ki izin verilmiş, iyi ki yapılmış. Ancak o köprü kimsenin babasının malı değil. Hepimizin, tüm yurttaşların. Dolayısıyla hani bize yasak oldu, başkasına yasak olsun demiyoruz. Ama bu ikili uygulamanın Türkiye'ye çok büyük zarar verdiğini görmek lazım.

DIŞ POLİTİKA: VENEZUELA VE ÇİFTE STANDART ELEŞTİRİSİ

Ve dünyadaki gelişmeler. Açıkçası 2025 yılı birçok açıdan dramlarla, savaşlarla geçtiği bir yıl oldu. 2026'nın başında da çok çarpıcı bir olayı hep birlikte gördük. Bir ülkenin devlet başkanı kendisi ve eşi uyuduğu esnada yataktan alınıp başka bir ülkeye götürülebiliyor. Yani Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Amerika Birleşik Devletleri tarafından kaçırılarak götürüldü. Şimdi şunu tabii söyleyelim en başta. Buradaki müdahale, dünyadan çıkan çıkmayan sesler, en çok söylenmeyenler, yapılmayanlar aslında o dünya düzeni dediğimiz uluslararası anlaşmaların, Birleşmiş Milletler bünyesindeki anlaşmaların artık kaba güç denince göz ardı edildiği bir sürece geçildiğini ifade edelim. Ve en ağır şekilde Venezuela devlet başkanının terörist ilan edilip de bu şekilde götürülmesini, limanlara, petrol gemilerine, oradaki tesislere yönelik saldırıları kınıyoruz. Biz nasıl Irak'taki işgali zamanını hukuksuz bulduysak, Ukrayna yapılarını hukuksuz bulduysak bizim için de bu durum aynıdır. Elbette ki biz istiyoruz ki o ülkede yaşayanlar o ülkeyi yönetsin. Bundan önce Maduro'nun yaptıklarını elbette tasvip etmiyoruz. Geçmiş dönemlerde de bunu söyledik. Yani seçimlerdeki hile iddiası, otoriterleşen eğilimler, ondan sonra yolsuzluk iddiası, muhalefete baskılar. Bunlar tabii ki bizim kabul edebileceğimiz şeyler değil. Bununla birlikte Venezuela'nın geleceğine oranın halkı karar vermesi lazım. Yani Trump'ın oranın nasıl yönetileceğine karar vereceğim. Yeni bir yönetim gelene kadar biz yöneteceğiz şeklindeki açıklamalar gerçekten kabul edilemez. Biz diyoruz ki buradan bu çağrıyı bir kez daha yapalım. Uluslararası kurumlar, Birleşmiş Milletler acil devreye girmesi lazım. Oradaki operasyonların durması, sivil yaşamın korunması şart. Ve bizim buradaki bakışımız tıpkı Türkiye'deki 19 Mart darbesine nasıl icazetle Trump'ın icazetiyle yapıldı ve karşı duyduysak tıpkı ülkede gerçekleşen 15 Temmuz darbesine nasıl karşı durduysak aynı şekilde dünyanın her yerinde de ilkesel olarak bütün darbelere karşı durmamız lazım. Türkiye'nin dış politikası ilkesel bir şekilde ilerlemek durumundadır. Rüzgâra göre değişemez. Kişisel ilişkilere göre, ahbap dost ilişkilerine göre, dostum kelimeleriyle ifade edilecek bir şey değildir. Burada tabii şunu bir şekilde ifade etmemiz lazım değerli arkadaşlar. Özellikle Sayın Tayyip Erdoğan'ın bu konudaki sessizliği ibretliktir. Çünkü Maduro'nun geçmiş dönem yönetimde bulunduğu, halkına zulmettiğinde, kötülük ettiğinde, yanlış yaptığında biz itiraz ettiğimizde sahiplenen dostum Maduro diyen Tayyip Erdoğan şu anda o dostuna uygulanan muameleye, eşiyle birlikte uygulanan muameleye adeta gıkını çıkarmıyor. Çünkü Trump'tan çekiniyor. Trump'ın desteğine ihtiyacı var. Trump'ın meşruiyetine ihtiyacı var. Bu alanda da Sayın Genel Başkanımızın çok haklı bir şekilde ileri sürdüğü, söylediği sözlere de iktidar ve çevresindekilerin çok saldırgan bir tutumla karşılık verdiğini gözlemliyoruz. Ama bütün verdikleri cevaplar konunun özünün çok uzağında. Bugün kimse Adalet ve Kalkınma Partisi eleştirisini ve Tayyip Erdoğan eleştirisini devlet ve Türkiye Cumhuriyeti eleştirisi olarak alıp topluma böyle sunmaya kalkmasın. Burada bizim söylediklerimiz, Genel Başkanın söylediği çok açık. Bugün yaşanan dünya açısından ibrettik bir olay ve herkesin bunu kınaması lazım.

"BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNDE 159. SIRADAYIZ"

Değerli arkadaşlar, son başlıkta ülkemizdeki basın emekçileri, sizlerin durumuyla ilgili bir başlık açmak istiyorum. Biz maalesef her sene bir önceki döneme göre çok daha kötü bir şekilde endekslerde görünüyoruz. Mesela basın özgürlüğünde uluslararası sınır tanımayan gazetecilerin 2025 Dünya Basın Özgürlüğü endeksine göre Türkiye 180 ülke içerisinde 159’culuğa geriledi ve çok vahim kategorisinde yer alıyor. Bu başlıklarda yer almamız hangi kriterlere göre dediğimizde medya üzerindeki siyasi baskı, ekonomik yaptırımlar, devletin ilan ve reklam politikaları gibi başlıkların çok önemli olduğunun altı çiziliyor. Dolayısıyla ben bir önceki basın toplantısında, daha öncekilerde maalesef ülkenin hep kötü alanlarda geriye gittiğini ve birinciliklerinde bu alanlarda olduğunu ifade etmiştim. Basın endeksinde de maalesef böylesine sorunlu bir alandayız.

"TÜRKİYE'NİN KAYBEDECEK VAKTİ YOK"

Değerli arkadaşlar, kıymetli vatandaşlarımız, biz Merkez Yönetim Kurulu toplantımızı yaptık. Bugün şu sıralarda da kapalı grup toplantımız var. Önümüzdeki günlerde bu hafta boyunca da Sayın Genel Başkanımızın oldukça yoğun bir gündemi var. Basın duyurusu yapıldı. Biz diyoruz ki Türkiye'nin kaybedecek bir dakikası bile yok. Türkiye'yi vatandaşlarımızla birlikte seçime hazırlayacağız. Gezilmedik, çalınmadık kapı bırakmayacağız. Gezilmedik sokak bırakmayacağız. Ve bu yılın bir geçim yoksa seçim yılı olacağını ifade etmiştik. Bu nedenle de iktidara hodri meydan diyoruz. Gelin halkın karşısına çıkalım. Bugüne kadar sizin yaptıklarınızı, bizim yaptıklarımızı, yapacaklarımızı hep birlikte tartışalım. Görün bakalım halk kimi seçiyor. Bunu hep birlikte görelim.

Değerli arkadaşlar, benim söyleyeceklerim bunlardan ibaret. Sorularınız varsa alabilirim.

Soru- Efendim siz de belirttiniz. İki sorum olacak. Şu anda Özgür Özel Başkanlığında kapalı grup toplantısı devam ediyor. Toplantının gündemi nedir? Neler konuşulacak?

Diğer sorumsa Özel'in, "Bu ülkenin kutuplaşmaya değil kucaklaşmaya ihtiyacı var" sözleri ve CHP'li belediyelere kutuplaştırmayı bitirmek için yaptıkları her açılışa AKP'li ve MHP'li yöneticileri davet etmesi yönündeki çağrısı iktidarla yeni bir normalleşme dönemi olarak yorumlandı. Siz bu konudaki eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Teşekkür ederim.

Zeynel Emre- Şimdi biz tabii şöyle bir iddiada bulunduk. Dedik ki dünyanın en uzun ve en yüksek katılımlı seçim kampanyasını yapacağız. Geçtiğimiz sene 19 Mart'tan itibaren bu alanda 100'e yakın toplantı ve miting yaptık. Dolayısıyla milyonlarca insanla buluştuk. Bu yıl da ilk eylemi Çankırı'da 3 Ocak'ta yaptık. Bugünden itibaren de planlama yapacağız. Tabii gerek dış politika, gerek ekonomi, gerek mecliste yürüyen Milli Kardeşlik Komisyonundaki rapor yazma süreciyle alakalı olmak üzere hem bilgilendirmeler yapılmak üzere bu toplantılar planlandı hem de bilgi alışverişi, bir şekilde görüşlerin alınması, bu alandaki politikanın oluşması açısından milletvekili grubu, Parti Meclisi. Ondan sonra Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisinde bir toplantı gerçekleşecek. Sonrasında Cuma günü için önce doğu ve güneydoğudan gelecek 23 il başkanı ve getireceği bir kanaat önderi ile birlikte bir görüş alışverişi yapılacak. Cumartesi günü de tüm il başkanlarımızla birlikte bir il başkanları toplantısı herkesin katıldığı olacak. Güvenlik politikaları, dış politika gibi birçok başlığın tartışılacağı ve ondan sonra da bütün bunların ışığında kampanyamıza başlayacağız ve Türkiye'nin her tarafında dolaşacağız.

İkinci sorunuza gelince de. Tabii ya bizim amacımız ne dediğimizde açıkçası şu. Bu yıl için mesela şunu söyleyebilirim. Geçtiğimiz yıllarda Sayın Genel Başkanımız yılbaşı ve bayramlarda tüm siyasi parti Genel Başkanlarını aramıştı. Bu yıl da öyle. Ancak Sayın Erdoğan'ı aramadı bu yıl. Önceki Cumhurbaşkanlarını aradı. Çünkü bu biz siyasetin normal seyrinde gitmesini arzu ediyoruz. Vatandaşlarımızın bu kutuplaşmadan, kavga ortamından bunaldığını görüyoruz. Sorunlarının tartışılmasını istiyor. Ama bir yönüyle de Tayyip Bey'in bu kavga ve kutuplaşma ikliminden faydalanma düşüncesiyle ki geçmişte faydalandığı zamanlar oldu şüphesiz. Bunda ısrar ettiğini, üslubunda, dilinde ısrar ettiğini görüyoruz. Yani halkın kararlarına saygı duymuyor. Yani İstanbullu kendisini yönetecek belediye başkanı seçiyor. Ekrem İmamoğlu yönetsin diyor. O karara saygı duyulmuyor. Adana'yı Adanalılar Zeydan Karalar yönetsin diyor. Antalya'yı Muhittin Böcek yönetsin diyor. Bu kararlara saygı duyulmuyor. Bakın şu çağrıyı bir kez daha söyleyelim. Türkiye'nin biran evvel tutuksuz yargılama. Zaten bu insanlar hükümlü değil. Tutuksuz yargılama zaten bizim kanunlarımızda esas. Çok uzunca bir süredir tutuklular. Dosyada toplanmamış delil falan da kalmadı. Davalar da açıldı. Tutuksuz yargılama olsun. Canlı yayınlarda verilsin. Herkes izlesin yani. Halkın hakemliğine burada ihtiyacımız var şüphesiz. Ama Türkiye'de kendi gündemine, siyaset de normal gündemine doğru evrilsin. Yani biz şunu istiyoruz. Gerçek anlamda bugün siyaset bu kadar kutuplaştırılmasın. Milliyetçi Hareket Partisi seçmenleriyle Adalet ve Kalkınma Partisi seçmenleri, Cumhuriyet Halk Partisi seçmenleri birbirine yakın kol kola olsun. Çünkü biz kutuplaşma iktidarı beklemiyoruz. Biz kardeşlikten iktidar çıkarmak istiyoruz. Bütün kalbimizle de, samimiyetimizle de bunu söylüyoruz. Yani önümüzdeki dönem evet Genel Başkanımız daha önce bazı adımlar attı ama bu adımların Tayyip Erdoğan da izlediği yolda bir şeyi yok. Dolayısıyla biz bu normali, ülkenin olması gereken normalini seçmenlerin yakalamasını ve bütün seçmenlerle bu duyguyu yakalama ihtiyacını hissediyoruz. Onun için de Genel Başkanımız o gün o çağrıyı yaptı. Biz de buradan yenileyelim. Türkiye'nin buna ihtiyacı var. Türkiye'de hani biz sertleşen hayatı yumuşatmak için gelmek istiyoruz. Biz istiyoruz ki toplum sakinleşsin, gerilen hayat bir sakinleşsin ve yoksulluğu azaltmak için çaba edelim. Gençlerimizi, çocuklarımızı geleceğe hazırlamak için çabalayalım. Çünkü Türkiye'nin ihtiyacı olan bunlar.

Soru- Ben de Venezuela konusunda bir soru soracaktım. İki sorum vardı bu konuda. Birisi, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun Türkiye'ye geleceğine dair dış basında haberler çıkmıştı. Bugün Donald Trump'ın da doğruladığına yönelik yine haberler çıktı ama bu taraftan bir yalanlama gelmedi. Ona dair ne söylerseniz?

Bir de Yunanistan'dan Cumhurbaşkanını hedef alan bazı paylaşımlar olmuştu olaydan sonra. O paylaşımları nasıl yorumlarsınız?

Soru- Şimdi ilkinden gidelim. Bunu biz de duyduk ama resmi bir açıklama şeklinde gelmediği için nihai bir değerlendirme yapmak istemiyoruz. Ancak bakın değerli arkadaşlar, biz Trump'a ve Trump yönetimine sürekli taviz veren, onun isteklerini karşılayan. Tayyip Erdoğan iktidarda kalsın, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarda kalsın diye işte her yerde sınırı açan, işte ne bileyim mültecilerde nüfusa göre dünya rekoru kıran bir ülke olmak istemiyoruz. Bizim şeffaf ve tutarlı bir dış politikaya ihtiyacımız var. En başta da bir devlet başkanına yönelik bu muamelenin kınanması lazım. Kim olursa olsun, hangi ülkenin devlet başkanı olursa olsun bu muameleyi şüphesiz hak etmiyor.

Bazı paylaşımlar, Yunanistan'da olan paylaşımları sosyal medyada biz de gördük. Tabii tam olarak görevi nedir, ne değildir bilemeyiz. Ama şimdi Türkiye güçlü bir devlet geleneği olan bir ülke. Yani Türkiye'de bırakın devlet başkanını, cumhurbaşkanını hani Ankara'da herhangi bir yurttaşı öyle helikopterle inip alacak bir güç yok. Dünyada yeryüzünde öyle bir güç yok. Yani böyle bir şeyin imkanı yok. O nedenle. Şüphesiz ki o paylaşımları da hem saçma sapan, hem de hadsiz bulduğumuzu ifade edelim. Tabii bu konuyla alakalı bir şeyin de altını çizelim. Yani Türk ve Yunan halklarının dostluğuna inanan insanlarız. Yani bu komşuluk ilişkisiyle dostlukları geliştirme taraftarıyız. Yunan hükümetinin de bu paralelde ilerlemesi lazım. Ama son aylardaki, son yıllardaki gelişmeler gerek işte adalarda silahsız olması gereken adaların silahlanmasına yönelik işler. Gerekse de işte Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan ve İsrail'in Türkiye karşıtı bir şekilde orada işbirliğine gidiyor olması, orada yapılan açıklamalar hani açıkçası bunlar çok rahatsız edici ve yanlış bulduğumuz açıklamalar olduğunu da ifade edelim bu vesileyle. Türkiye bu ve benzeri bazen paylaşımlar, açıklamalar vesaire oluyor. Bunlara Türkiye'nin bütünüyle tavrının benzer olacağını düşünüyorum. Olması gereken bu. Biz kendi adımıza Genel Başkanımız 15 Temmuz darbe girişiminde mecliste yaptığı konuşma neyse, demokrasiye inanç neyse, bugün kurumsal olarak da bütün Cumhuriyet Halk Partisi ailesi olarak aynı noktadayız. O noktadan da ayrılmayız. Çünkü bizim gerek dünya görüşümüz, gerek Türkiye'ye ilişkin hayallerimiz bunu gerektiriyor. Hayat görüşümüz bunu gerektiriyor.