16.03.2026
16.03.2026
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Parti Sözcüsü Zeynel Emre, düzenlediği basın toplantısında Türkiye’nin iç ve dış politikadaki ağır gündemini değerlendirdi. İran-İsrail geriliminden S-400 zafiyetine, sağlık sistemindeki çöküşten Silivri’de geçtiğimiz hafta duruşmaları başlayan kumpas davasına kadar pek çok konuda iktidara sert eleştiriler yönelten Emre; “Bu dava Türk demokrasi tarihi açısından en önemli davalardan biridir. Bir belediye başkanı ötesine geçmiştir. Mesele; iktidar alternatifi gelmiş, halk tarafından en çok oyu alan ve desteklenen CHP ve onun temsil ettiği siyasi hattın önünün kesilmek istenmesi, bu ülkedeki seçme seçilme iradesine saldırıdır, yerel seçim iradesinin tanınmamasıdır. Buradaki mesele demokrasiyi savunmaktır.” ifadelerini kullandı.
CHP Sözcüsü Zeynel Emre, “Türkiye tek bir kişiye teslim edilemeyecek kadar büyük ve önemli bir devlettir. Bir kişinin siyasi bekası uğruna milyarlarca dolarlık kayıp yaşıyor, yoksullaşıyoruz. Çok sayıda yurttaşımız mağduriyet yaşıyor, haksız yargılamalarla karşılaşıyor. 19 Mart darbesinin yıldönümünde, 18 Mart Çarşamba saat 20.30'da Saraçhane'ye tüm yurttaşlarımızı davet ediyoruz” dedi.
Zeynel Emre, İran’dan Türkiye’ye doğru gönderilen üç füzenin NATO unsurları tarafından düşürüldüğünü belirterek, "Keşke vatandaşlarımızın yüreğine su serpen bir gelişme olarak bu füzeler bizim kendi yerli savunma sistemlerimiz tarafından düşürülmüş olsaydı. NATO’nun güvenlik şemsiyesi devreye giriyorsa o zaman S-400’ler hangi amaçla bizde duruyor?" diye sordu. Emre, parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi:
SAVAŞ SINIRIMIZDA, S-400’LER NEREDE?
Evet değerli basın mensupları, ekranları başında bizleri izleyen kıymetli yurttaşlarımız; hepinizi Cumhuriyet Halk Partisi adına saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Değerli arkadaşlar, gönül isterdi ki bayram öncesi hepimizi ferahlatan bir gündemle karşınızda olalım. Ancak dünyadaki ve ülkemizdeki gelişmeler maalesef buna izin vermiyor. Tabii burada en önemli başlıklardan biri dış politikada, hemen sınırımızın dibinde yaşanan çatışmalar ve savaş ortamı. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in İran'a saldırısı Orta Doğu'yu ateş çemberine çevirdi ve bizi de doğrudan ilgilendiren bazı gelişmeler var. Biliyorsunuz oradan ülkemize yönelik üçüncü füze gönderildi ve üç füze de düşürüldü NATO unsurları tarafından. Burada iyi taraf, hiç can ve mal kaybı olmaması. Ancak buradaki kriz Türkiye'nin güvenliğini, ekonomisini ve iktidarın sürekli bir anlatıyla iyi yönettiğini iddia ettiği güvenlik şemsiyesi açısından kapasitesini test eden bir tabloya dönüştü.
Şimdi en son Malatya Kürecik'te radar hattının bulunduğu bölgede Patriot füzelerinin yerleştirilmesine karar verildi ve konuşlandı. Ve bu, bölgede bir gerilim var meselesinin ötesine geçmiş durumda; savaş fiilen sınırımızda. Burada bizim açımızdan sorulması gereken tablo; biz buna yeterince hazırlıklı mıydık? Bu tabloyu öngördük mü? Gerek ekonomik açıdan gerekse de güvenlik şemsiyesi açısından... Burada Türkiye NATO'nun tabii güçlü bir üyesi ve NATO unsurları tarafından bu füzelerin düşürülmesi memnuniyet verici; önce bunu ifade edelim. Buradaki ittifak güçlü bir şekilde duruyor. Ancak bununla birlikte bizim kendi savunma sistemimizin kapasitesi ve elde ettiğimiz, daha önce 2017 yılında aldığımız S-400'ler ve bununla birlikte yaşadığımız bazı olumsuzlukların bir kez daha altını çizme ihtiyacı var.
Şimdi biliyorsunuz biz 2017'de Rusya ile yaklaşık 2,5 milyar dolarlık bir anlaşmayla S-400 füzeleri aldık. Bu S-400 füze alınmak konusunda biraz da 2015 yılındaki o zaman da işte daha sonradan yanlış olduğu kabul edildi... Keşke gerilim o noktaya gelmeden, bir Rus uçağı düşürülmeden o süreç yönetilebilseydi. Çünkü ondan da ciddi maddi manevi zorluklarımız oldu. Burada S-400 alınırken bunun bir beka meselesi olduğu, güvenlik açısından elzem olduğu, başka bir seçenek bulunmadığı hep ifade edildi ve buna muadil, hatta bizim kendi sistemlerimize daha entegre olabilecek Patriot füzelerinin bize verilmediğinden bahsedildi.
Tabii o dönemde o müzakerelerin içerisinde bulunup da o süreci yakından bilen Sayın Namık Tan, emekli büyükelçi, o sürece ilişkin düşüncelerini geçtiğimiz günlerde açıkladı. Yani Patriot füzeleri pekâlâ alınabilirdi veya NATO altyapısıyla uyumlu alternatifler belki geliştirilebilirdi. Ancak burada tabii bu olduktan sonraki gelişmeler bizim açımızdan iyiye gitmedi. Bakın; 2019 S-400'ü aldık, 2017-2019'da F-35 programından çıkartıldık, üzerine bir yıl sonra CAATSA yaptırımlarına maruz kaldık. Bundan ciddi zarar gördük. Türkiye'nin F-35 programındaki üretim payı ortadan kaldırıldı ve KAAN uçağının motorunu dahi üretemez duruma geldik bu ambargolarla. Uzmanlara göre Türk Savunma Sanayisinin kaybı 9 milyar dolar civarında hesaplanıyor. Dolayısıyla bu kadar ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğumuz bir ortamda egemenlik, tam bağımsızlık, milli güvenlik kavramları kullanıldığında şunun da altını çizmek lazım: Keşke vatandaşlarımızın, bizlerin yüreğine su serpen, yüreğini ferahlatan bir gelişme olarak o füzeler bizim kendi yerli üretimlerimiz tarafından düşürülmüş olsaydı. Veyahut da bir başka bakış açısıyla baktığımızda; NATO'nun güvenlik şemsiyesi var, bu güvenlik önlemi alınabiliyor, o zaman S-400 hangi amaçla bizde duruyor ve şu anda da kullanılmıyor? Bu kadar para verdik, bu soruları sormamız lazım. Gelecek açısından bunlar önemli.
PETROL 100 DOLAR, İKTİDARIN HESABI 60 DOLAR!
Şimdilik bu konuya bu kadar temas edelim ama bizim ciddi takibimizde olduğunun altını çizelim. Bunun bir diğer başlığı bu çatışma sürecinin ekonomi üzerindeki etkileri. Bakın değerli arkadaşlar, ciddi bir stratejik körlük içerisindeyiz ekonomik anlamda. Çünkü burada yaşanacak sıcak gelişmenin bizim ekonomimize nasıl etki edeceğine yönelik bir hesaplama yok. Bakın; Merkez Bankası'nın 12 Şubat 2026 tarihli enflasyon raporunda, 2026 yılı ortalama ham petrol fiyatını 60,9 dolar olarak, yani yaklaşık 61 dolar olarak varsaydı. Orta vadeli programda ise —ki tutan bir hesaplama yok, tahmin yok— 2026 Brent varsayımı yaklaşık 65 dolar. Bugün bu savaşın daha ikinci haftasında Brent Petrol 100 dolar seviyesine gelmiş durumda.
Şimdi bu sadece iktidar açısından dış politika değil, ekonomi yönetimindeki riski de okuyamadığını gösteriyor. Siz çünkü 60 dolar üzerinden enflasyon hesabı yaparsanız o şekilde hiçbir ekonomik tahmininiz tutmaz, savaşın enerji faturasını da lojistik problemlerini de hesaplayamazsınız ve bunun gıda fiyatlarına yansıması da çok tabii olur. Yani böyle sadece "dış şok, bölgesel gerilim, küresel dalgalanma" şeklinde bahanelere sığınamazsınız; bunları öngörerek, planlayarak doğru akıl ve doğru stratejiyle ilerlemeniz gerekirdi. Burada dışarıda çıkan yangın meselesi değil sadece; enerjide dışa bağımlılığın azaltılmamasıdır. Bunun hep altını çizdik Cumhuriyet Halk Partisi olarak. Savunmada kurumsal tutarlılık, dış politikada ilkeler, devlet ciddiyetiyle ilişkiler; yani kişisel ilişkilerin ötesinde bir yönetim anlayışıyla yönetilmesi lazımdı.
Ne oluyor bunun sonucunda? Daha savaşın ilk iki haftasında, ilk şokunda ülkemizdeki bu bedeli kim ödüyor? Üretici, sanayici, emekli, çiftçi, esnaf ödüyor bunu. Türkiye'nin ihtiyacı olan; Washington'a karşı ürkek, bölgede edilgen bir anlayış değil, hamasi bir iktidar dili de değil. Türkiye'nin ihtiyacı; uluslararası hukuku savunan, savaşı büyüten her adıma açıkça itiraz eden, ülkeyi bir cephe hattına dönüştürmeyen, savunma mimarisini de akılcı bir şekilde ören, enerji güvenliğini güçlendiren, bununla birlikte de ortaya çıkacak krizlerin faturasını da halka yıkmayan bir yönetim anlayışıdır. Bizim duruşumuz burada elbette nettir: Barışçılık, kurumsal akıl ve adalet duygusu, tüm bu süreçlerde uluslararası hukuk anlamında da uluslararası normlar ve oradaki adalet duygusunun önemi.
Değerli arkadaşlar, biz tabii dışarıda bu gelişmeler yaşanırken içeride de hep diyoruz; iç barış, iç huzur, insanların dayanışması, kol kola vermesi... Bir ateş çemberinin içinde bulunduğumuz bir coğrafyadayız. Sorumlu bir iktidar böyle davranır. Ancak çok sorumsuz, kendisinden başka, kendi iktidarından başka bir şey düşünmeyen bir iktidarla karşı karşıyayız. Ve her geçen gün bir yargı kumpası ve yargı kumpasının yarattığı olumsuzluklarla karşı karşıyayız. Değerli arkadaşlar, bugün Sayın İmamoğlu ve arkadaşlarının yargılandığı Silivri'deki ikinci hafta; ilk hafta birçok olumsuzluklar yaşandı, bu haftaya da kötü başlandı.
Tabii belediyeler demişken bunun detaylı altını çizeceğim ama bir şeyi de anmak istiyorum. Bizim Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız rahmetli Ferdi Zeyrek'in bugün doğum günü. Bu vesileyle geçtiğimiz yıl kaybından ötürü çok büyük üzüntü çekmiştik Cumhuriyet Halk Partisi ailesi ve Manisalılar olarak. Bu vesileyle kendisini bir kez daha saygı ve minnetle anmak istiyoruz.
TECRÜBESİZ HEYET, KEYFİ UYGULAMALAR: SİLİVRİ’DE HUKUK KATLİAMI
Değerli arkadaşlar, şimdi Silivri'deki yargılamanın ilk haftası dedik. Biz böylesine bir davada beklerdik ki gerçekten çok yetkin; yıllarca ağır ceza mahkemelerinde başkanlık, üyelik yapmış, hayatını ceza hukukuyla geçirmiş, gerek doktrinel anlamda gerek uygulamada çok pratik bilgi, birikim ve deneyime sahip isimlerin bu süreci yönetmesiydi. Çünkü Türk yargı tarihimizde böyle 402 sanıklı, 5 müştekinin olduğu, 107 tutuklunun bulunduğu yaklaşık 4.000 sayfalık bir iddianame; ek klasörlerle birlikte yüz binlerce sayfalık evrak... Bunlar incelenecek, değerlendirilecek; avukatlar dinlenecek, sanıklar dinlenecek, talepleri alınacak. Usule uygun olup olmadığı konusunda takdir edilecek. Hangi delil toplanmak istiyor? Tanık dinletmek isteyen var mı? Bilirkişiye başvuru ihtiyacı var mı? Bunların değerlendirmesi… Şimdi hal böyle olunca çok tecrübeli isimleri beklerdik. İlk hafta yaşadıklarımız bize heyeti incelemeye sevk etti. Bakın; mahkeme başladığında yoklaması alınmayan mahkeme olmaz. Yani sorarsınız; sanıklar burada mı, müdafileri kimler? İlk hafta, ilk gün bu yapılmadı. Bu hatırlatılınca oradaki avukatlar tarafından mahkeme heyeti "bizim uygulamamız böyle" dedi. Sonra bunun yarattığı krizler oldu. Hiç dosyayla ilgisi olmayan bir kadın avukat söz aldı, konuştu, ondan sonra çekti gitti; hiç görülmemiş bir şey, cübbesiz hem de. Üstüne ikinci gün bu uygulamadan geri döndü. Yani iki doğru olamaz ya ilk günkü uygulamasından tam terse bir uygulama yaptı. İkincisi, dedi ki; "Ben Sayın İmamoğlu'na söz vermeyeceğim. Ne zamana kadar? Nisanın sonuna kadar." Tartışmalardan sonra ikinci gün söz verdi. Burada da tutarlı bir anlayış yok; demek ki söz verilebiliyormuş. İkisi birden doğru olamaz ya iki uygulama birden. Demek ki biri yanlışmış. O da ne? İlk günkü uygulama. Üçüncüsü, salonun boşaltılmasına karar verdi. Ya orada milletvekilleri var, Genel Başkan var... 1,5'a kadar ara verdi hatırlarsanız, sonra tekrar kendisi geldi oraya oturdu.
Şimdi bir vesileyle de geçtiğimiz hafta erken kapandı. Bu hafta da yargılamaya başladık. Bakın bu hafta mahkeme salonuna gidenler bilir; benim bulunduğum yeri kürsü olarak düşündüğünüzde sağ taraftaki alanda katılan avukatları yani müşteki avukatların bulunmasına karar verilmiştir, sol taraftaki alanda sanık müdafilerinin bulunur. Basın mensuplarının bulunduğu alanda ise tam karşıda ise milletvekilleri, izleyenler, ailelere ait küçük bir alan ayrılmıştır. Hemen köşesinde de daracık bir alan da basına yer almış. Ama o alanı bilen bilir ki basının oradan sağlıklı bir şekilde duyması, takip etmesi olanaklı değil. Bu yöndeki itirazlara sürekli agresif bir üslupla cevap verilmiş ve kabul edilmemiş. Basın mensupları orada işlerini yapmaya gayret gösteriyor. Bakın ilk gün itibariyle bizim milletvekili arkadaşlarımızdan bahsettiğim sağ alandaki bugünkü tartışma konusu olan yani müşteki ve katılan avukatlarının bulunduğu kısımdaki ciddi boşluğu görünce oraya oturduklarında mahkeme başkanı demiştir ki; burada oturmalarını istemiyorum, lütfen diğer milletvekillerinin bulunduğu alana gitsin. Arkadaşlarımız ne yapmış? Gitmiştir. Bakın ilk gün. İkinci gün milletvekili ve hukukçu olan arkadaşlar mahkemede mübaşir ve orayı yöneten komutandan ricacı olmuş. Mahkeme heyetiyle görüşülmüş. Hiç olmazsa bakın burada geniş alan var. Biz buradan izleyelim. Çünkü not tutmamız gerekebiliyor. Mahkeme başkanı demiş ki, "Tamam buyurun gelin avukatlar buradan izlesin. Avukat ve milletvekili olanlar. Üçüncü gün mahkeme başkanı demiştir ki "burada basın mensupları olacak, siz öbür tarafa gidin" demiş, hiç arkadaşlarımız yine itiraz etmeden gitmişlerdir, arka tarafa oturmuşlardır.
E bugün orada basın da yok, bugüne geldiğimizde yine aynı arkadaşlar gidip orada oturmuş, çünkü aradaki fark orada masa var, notlarınızı koyabiliyorsunuz. Oradaki arkadaşlarımız İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Meclis’te, Adalet Komisyonu Üyesi, Milli Birlik Kardeşlik Komisyonu Üyesi... Mesela bugün o tartışmaların merkezinde gösterilen Sayın Turan Taşkın Özer; partimizin Yüksek Disiplin Kurulu Başkanı, Milli Birlik Kardeşlik Komisyonu Üyesi, Adalet Komisyonu Üyesi; orada önünde evraklar var, diğer tarafta not tutmak zor. Sayın başkan daha önce izin verdiği için ben buradayım. Yani keyfi bir şekilde bir gün burada oturacaksın, öteki gün başka yerde oturacaksın. Milletvekilin de bir itibarı var. Milletin iradesiyle seçilmiş. Yani kafanıza göre böyle durmadan karar değiştiremezsiniz. Ondan sonra "efendim, yok madem siz oraya gitmiyorsunuz ben de duruşmayı kapattım; tatil ettim çektim gittim…"
Arkadaşlar bakın, ben böyle beceriksizlik görmedim. Bir yıldır operasyon yapmışsınız. Yapmanız gereken, hazırlamanız gereken böyle bir mahkeme salonu, arkadaşları yargılayacak bir yer yok. Mahkeme salonunu yetiştirememişsin, olan mahkemeye de bir heyeti görevlendirmişsin. Böyle olunca baktık iki üye 1,5 yıllık görevli. Bir tanesi başkan da 7 yıllık. Yani avukatlıktaki süresi meslekten sayılmazsa 10 yılı geçemeyeceğinden zaten ağır cezada reislik yapamayacak. Böyle gayri ciddilik… Yani buradan insan şunu da düşünüyor. Acaba bırakıp kaçmak mı istiyor? Bırakıp gitmek mi istiyor mahkeme başkanı ve üyeler. Yani bu kadar tutarsız uygulama karşısında orada bir empati yapın. Bir yıldır tutuklu insanlar var, aileler var. Bunların duygularını, kendini ifade etmek istiyorlar. Bayramdan önce acaba tahliye olurum umudu taşıyanlar var. Dolayısıyla ben buradan Meclisteki özellikle Cumhur İttifakına mensup milletvekillerine ve hukukçu milletvekillerine sesleniyorum. Yani bu dosyadaki usulü bugüne kadar gördüğümüzü biz normal karşılamıyoruz. Siz normal karşılıyor musunuz? Böyle bir dosyayı nasıl bitirecek bu heyet? O nedenle HSK'ya da bir çağrı yapalım. Belli ki bu böyle yürümeyecek. Yani yetkin üyeler görevlendirilsin. Mahkeme başkanı ve üyeler en az 20 - 25 yıllık ağır ceza tecrübesi olan isimler görevlendirilsin. Bu heyetin burayı yönetemeyeceği çok açık. Yani iş iyice hukuk katliamına doğru gidiyor. Çünkü bunu daha önceki toplantılarda da ifade ettik. Sıradan bir dava olarak göremeyiz. İstanbul'da üç kez halkın oyuyla seçilmiş bir belediye başkanı. Partimizin cumhurbaşkanı adayı bütün milletvekillerinin imzasıyla grupta bulunan… 15,5 milyon dayanışma imzası var. 25 milyon da haricen toplanan imza var. Böyle bir iş için halkın hakemliğine ihtiyaç var. Canlı yayınlanmasına ihtiyaç var. Şeffaflığa, aleniyete ihtiyaç var. Yani bu aynı zamanda kendi anayasamızın, kanunlarımızın, tabi olduğumuz uluslararası sözleşmelerin gereğidir bu. Burada düşman hukuku uygulanmaz. Uygulanmamalı.
MESELE BU ÜLKEDEKİ SEÇME SEÇİLME İRADESİNE SALDIRIDIR
Bakın, garabetler bitmiyor. Tensip zaptında şöyle bir ifade var. Kamuoğlu 1980 doğumlu kamu hukuku. Kim bu? Yani avukatlar soruyor. Zaptı yapay zekayla mı yazdınız? Cevap vermiyorlar. Yani neresinden baksanız bu dava Türk demokrasi tarihi açısından en önemli davalardan biridir. Bir belediye başkanı şahsın ötesine geçmiştir. Mesele iktidar alternatifi gelmiş, halk tarafından en çok oyu alan ve desteklenen Cumhuriyet Halk Partisi'nin ve onun temsil ettiği siyasi hattın önünün hangi yollarla kesilmek istenip istenmemesi meselesidir. Mesele bu ülkedeki seçme seçilme iradesine saldırıdır. Mesele yerel seçim iradesinin tanınmamasıdır. Buradaki mesele demokrasiyi savunmaktır. O nedenle şeffaf bir şekilde halkın hakemliğine ihtiyaç var. Bütün bunları görmemiz lazım.
İMAMOĞLU'NUN GÖZALTINA ALINMASININ ARDINDAN TÜRK LİRASI YÜZDE 12,7 DEĞER KAYBETTİ
Çünkü bakın, bunun bedelini yine gariban yurttaşlar ödüyor. 3 gün sonra tabii 19 Mart'ın yıldönümü olacak. Orada olacağız hep birlikte. Genel Başkanımız orada olacak. Saraçhane’de bulunacağız. Çünkü biz öyle bir olay yaşadık ki bu olay karşısında bakın bugüne kadar geldiğimizde kamuoyunun yüzde 60'ı bu operasyonun siyasi olduğunu düşünüyor. Yüzde 20'si hukuki diyor, yüzde 20'si cevap vermek istemiyor. Bu kadar kara programda geçirdiğimiz bir yıla rağmen. Bu işin ekonomik olarak ciddi bir zararı oldu ülkemize. Bir defa Sayın İmamoğlu'nun gözaltına alınmasının ardından Türk lirası yüzde 12,7 değer kaybetti. Dolar 42 seviyesini gördü. Borsa İstanbul'da BIST 100 yaklaşık yüzde 7 düşüş yaşadı. Bankacılık hisseleri yaklaşık yüzde 10 düştü. Türkiye'nin kredi risk primi yani CDS'si 250'den 383'e çıktı. Merkez Bankası dövizi kontrol altına almak için 60 milyar doları eridi ve politika faizi tekrardan 17 Nisan'da yüzde 46'ya çıkartılmak durumunda kaldı. Peki, bedeli kim ediyor? Üretici, sanayici, esnaf, asgari ücretli, emekli. Bu bedeli de bu ülkenin zor durumdaki yurttaşları ödedi. Şimdi biz diyoruz ya emekliyi, asgari ücretliyi 19 Mart hırsına kurban ettiniz diye. Tam da buradan, bu olaylar yaşanmamış olsaydı bugün 9,5 milyon asgari ücretli çok daha yüksek maaş alabilirdi. Emekli 20 bin liranın çok daha üzerinde emekli maaşı alabilirdi. Yaşadığımız bütün bu şoklar karşısında kur şokuymuş, rezerv kaybıymış, işte borsanın düşüşüymüş, borçlanma maliyetiymiş. Çünkü risk primi yükseldiğinde borçlanma maliyeti artar. Kaçan yabancı yatırımcı derken, engellenen projeler derken uzmanlar yaklaşık 250 milyar dolarlık bir zarar hesaplıyor.
18 MART ÇARŞAMBA SAAT 20.30'DA TÜM YURTTAŞLARIMIZI SARAÇHANE'YE DAVET EDİYORUZ
O nedenle değerli arkadaşlar, kıymetli yurttaşlarımız, Türkiye tek bir kişiye teslim edilemeyecek kadar büyük ve önemli bir devlettir. Burada bir kişinin siyasi bekası uğruna milyarlarca dolarlık kayıp yaşıyoruz, yoksullaşıyoruz. Çok sayıda yurttaşımız mağduriyet yaşıyor. Haksız yargılamalarla karşılaşıyor. Ben 19 Mart günü Saraçhane'ye gelen bu ülkenin gençlerini, üniversite öğrencilerini, bize oy vermese de farklı siyasi partilerden olup oraya dayanışmak için gelenlere - Millet iradesine sahip çıkıyor eylemlerimizin 97'sini yaptık dün de Uşak'ta, hiçbir yerde bizi yalnız bırakmadılar - yurttaşlarımıza şükranlarımızı sunuyorum. Millet bize asla yalnız yürümeyeceksin dedi. Biz de bu zam, zulüm, adaletsizlik bütün bunların karşısında milletimize Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında buluşma sözü veriyoruz. 19 Mart darbesinin yıldönümünde 18 Mart Çarşamba saat 20.30'da Saraçhane'de tüm yurttaşlarımızı davet ediyoruz.
SAĞLIKTA "GİDERLERSE GİTSİNLER" ANLAYIŞININ SONU: ŞİDDET VE GÖÇ
Değerli arkadaşlar, önemli başlıklardan biri bu ülkedeki sağlık başlığı. Geçen Cumartesi günü 14 Mart Tıp Bayramıydı. Bu vesileyle yaşam hakkını korumak için büyük bir özveriyle çalışan başta hekimlerimiz olmak üzere tüm sağlık çalışanlarımızın tıp bayramını kutluyorum. Emeklerinin önünde saygıyla eğiliyoruz. Hekimlerimiz, sağlık emekçileri büyük bir gayretle insanlara şifa olmaya çalışıyor. Türkiye'de maalesef Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı da her alanda olduğu gibi bu alanda da çok kötü bir durumdayız. Bugün bunu bir başarı hikayesi gibi sağlık sisteminde yaşananları sunan bir iktidar var ama ben size rakamları vereceğim. Gerçek böyle değil. Bir defa önemli bir emek kriziyle karşı karşıyayız. Türkiye sağlık sistemi kamucu bir yaklaşımı izlemesi gerekirken AK Parti döneminde piyasacı bir yaklaşım benimsemiştir. Piyasanın insafına terk edilen milyonlar vardır. Bugün sağlık sisteminin en büyük yükünü sağlık emekçileri taşıyor. Ama bu yükün karşılığını ne ücrette, ne güvencede, ne de saygıda alabiliyorlar. 2019 yılında özellikle Avrupa'ya büyük bir hekim göçü yaşandı. Hatırlarsınız. O zaman Sayın Erdoğan dedi ki, "Gidiyorlarsa gitsinler." Yani çözüm üretme. Acaba bizim ülkemize yetişen bu ülkenin evlatları niye kendi geleceğini başka ülkede arıyor diye bir çözüm arayacağına bu ülkenin yönetimi olarak gidiyorsa gitsinler dedi. Peki, ne oldu biliyor musunuz? Çok acı. Bakın bizim hekimlere sağlıkçılara ihtiyacımız varken Türk Tabipler Birliği verilerine göre yurt dışında çalışmak isteyen hekimlerin aldığı iyi hal belgesi sayısı 2020 yılı 931, 2021 yılı 1405, 2022 yılı 2685, 2023 yılı 3025, 2024'te ise 2692. Niye peki dediğimizde. Bir defa sağlık emekçileri düşük ücret alıyor. Güvencesiz istihdam var. Ağır iş yükü var. Uzun nöbetler, artan şiddet, tehdit ve bu şartlar altında ayakta kalmaya çalışıyor. İktidar ise onların insanca yaşayacağı, güven içinde çalışacağı, emeğinin karşılığını alacağı bir düzeni kuramıyor. Yıllardır böyle. Şimdi bakın, maaşın yerine parçalı ödemeler almış durumda. Mesleki güvencinin yerinde belirsizlik var. Saygın çalışma ortamı beklersin. Orada da şiddet var. Bakın, 2024 yılında beyaz kod başvurusu 18 bin 223'e ulaşmış. Ne yani bu? Şiddetin kayıt altına alındığı beyaz kod. Her gün ortalama 8 sağlık görevlisi fiziksel şiddete maruz kalıyor. 48 ortalama psikolojik şiddet altında, tehdit altında. Bu iktidar döneminde çocukları koruyamadı bu iktidar, kadınları koruyamadı, gençleri koruyamadı. Maalesef sağlıkçıları da koruyamıyor. Bugün gidin bir AVM'nin önünden bile içeri geçerken güvenlik görürsünüz, X-Ray'den geçersiniz. Hastanelere elini kolunu sallayarak herkes giriyor her türlü delici, kesici aletle birlikte. Ve bir ücrette adaletsizlik var. Yani demin söylediğim gibi şiddette yüzde 67. Neredeyse şiddetle karşılaşmayan sağlıkçı yok. Peki, geliri büyük ölçüde performans ve ek ödeme sistemine bağlanmış olan emekçiler. Ne oluyor böyle olunca? Emekliliğe yansımayan, güvencesiz bir baskı ortamı. Dolayısıyla da hekimlerimiz gidiyor. OECD ülkelerine baktığımız zaman Türkiye'de 1000 kişiye düşen hekim sayısı 2,2. OECD ülkelerinde 3,7. Hemşire sayısı bizde 2,8. Yine bu ortalama OECD'de 9,2. Yani personel açığını kapatmak için daha fazla iş yükü biniyor. Dolayısıyla sağlıkçılarımız açısından çok kötü şartlar olduğunu söyleyelim.
ŞEHİR HASTANELERİ: YANDAŞA HORTUM DÜZENİ
Piyasacı yaklaşım dedik. Piyasacı ne demek? Bir hortum düzeni var. Şehir hastaneleri adı altında bilinen yerlerde, yapılan yerde bir hortum düzeni var. Şimdi Tayyip Bey giderlerse gitsinler diyor hekime? Ama iş bu yandaş müteahhitlere gelince öyle bir şey yok. Ben size anlatayım. Bakın ilan ettiler. Biz Rize'de, Bursa'da, Sakarya'da, Şanlıurfa'da, Ordu'da, Trabzon'da Şehir Hastanelerini 2026 yılında hizmete açıyoruz. Anlatalım. 800 yataklı Rize şehir hastanesi denizi doldurulan bir alana yapıldı. İktidara yakın iki firmaya 8,5 milyar TL’ye pazarlık usulüyle verildi. Bakın bu kadar yüksek rakamlar pazarlık usulüyle veriliyor. Tabii doğru bir yer planlanmadığından ilave 4 milyar TL dolgu maliyeti çıktı. Bursa Ali Osman Sönmez Şehir Hastanesi.
Değerli yurttaşlar bakın, temeli 2016'da atılıyor ve bu inşaatı projeyi üstlenen Didoray Yapı Sanayi Ticareti ile Demce Yapı İnşaat Sanayi. Yapabiliyorlar mı? Yapamıyorlar. Bir evreden sonra 2021'de çekiliyorlar. Devreye dost inşaat giriyor 2021 yılında. Onun da sözleşmesi fesih ediliyor. 2025'te yeni ihale açılıyor. Bu sefer sözleşme bedeli 988 milyon. Böylelikle 750 yataklı Ali Osman Sönmez Devlet Hastanesi için harcanan toplam para 1 milyar 708 milyon 475 bin olarak yani ilk açıklanan maliyetin yüzde 443'ü. Burada tabii müteahhit parasını aldı, olan vatandaşı oldu. Sakarya Şehir Hastanesi. İhale 1 milyar 248 milyon 61 bin TL'ye Mustafa Ekşi İnşaat ve ATR yapı. Bu aynı zamanda Mustafa Ekşi İnşaat Rize Hastanesinin yapım işini alan şirket. Yabancıya gitmiyor yani kendi içinde sürekli. Peki, sözleşme tarihi 2021 13 Temmuz. Ağustos 2023'e kadar tamamlanacağını taahhüt ettiler. O tutmadı. Sağlık Bakanlığı, Sağlık Yatırımları Genel Müdürlüğü tutmamış, bir de ödüllendirir gibi ikmal ihalesi yapılıyor. Bunu da 4 milyar 825 milyon TL'ye ilk ihalede sözleşme imzalanan ATR yapı alıyor. 19 Aralık 2025'te tamamlanacaktı. Ne oldu? Tamamlandı mı? Tamamlanmadı. Paralar gitti. Trabzon Şehir Hastanesi. Bunun için 1.1 milyar TL'lik ihale 2020 yılında Kalyon inşaat aldı. 2023'e kadar tamamlanacaktı. Öngörü öyle. Tamamlanmadığı gibi burada da ilave bir ikmal ihalesi yeni 3 milyar 340 milyon TL'ye YDA inşaat aldı. Yani 6 yılda burası için harcanan para 11 milyar 771 milyon 300 bin TL. Ordu Şehir Hastanesi. Bu da 900 yataklı şehir hastanesi yapımı. Bakın 25 Aralık 2020 ihale düzenlendi. İhaleyi Ahes İnşaat ve Ekşioğlu aldı. 1 milyar 18 milyon TL. Yine ikmal ihalesi yapıldı. Üzerinden 4 yıl geçtikten sonra bitirilemedi. Yine aynı firmalar aldı. 4.7 milyarlık sözleşme imzalandı ve yine üzerinden 400 gün geçmesine rağmen teslim edeceklerdi. Hala teslim edilmiş değil. Şanlıurfa Şehir Hastanesi. Yine 2021'de hükümete yakın YDA alıyor 1.8 milyar TL'ye. 900 günde bitecek deniyor. Tabii ki bitmiyor. 2025'te bir daha ihaleye çıkıyorlar. 6.8 milyar TL’ye YDA inşaatın nikah şahidi olduğu TEYDA firması, Tarık Demirelli'nin TEYDA firması alıyor. Arkadaşlar, yani bakın orada bizim Şanlıurfa milletvekilimiz de altını çizdi. Aynı bölge Nizip'te 400 yataklı devlet hastanesi 263 milyon TL’ye yapıldı. Yani nasıl oluyor ki burada aynı bölgede 7 kat maliyet söz konusu olabiliyor? İşte hortum düzeni dediğimiz bu.
Dolayısıyla biz burada diyoruz ki Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında geldiğimiz zaman hukuk çerçevesinde bütün bu sözleşmeler gözden geçirilecek. Uyarlama davaları açılacak. Hiç kimse hak ettiğinden fazlasını kazanamayacak ve kamunun her kuruşunun hesabını soracağız ve bunu dikkatle takip edeceğiz.
675 FUTBOL SAHASI BÜYÜKLÜĞÜNDE ALAN, BİR GECEDE ORMAN SINIRLARI DIŞINA ÇIKARTILDI
Önemli başlıklarımızdan biri çevre. Kıymetli basın mensupları bakın, neredeyse her toplantıda doğaya yönelik talan, çevrede yaşanan sıkıntılar, çocuklarımızın geleceğini düşünerek buralardaki özensizliğin yarattığı tahribata dikkat çekiyorum. Bizim karşı çıktığımız bu ülkenin milli parkları, bunların kiralanma yöntemiyle özelleştirilmesi şeklinde bir kanun. Biz karşı çıktık ama Adalet ve Kalkınma Partisi ve MHP oylarıyla geçti. Şimdi Resmi Gazetede yayınlanan Cumhurbaşkanı kararıyla 21 ili kapsayacak 4 milyon 800 bin metrekarelik alan orman sınırları dışına çıkartıldı bir gecede. Ne kadar yapıyor dediğimizde bu? 675 futbol sahası. Bakın bu da yeni. Burada Genel Başkan Yardımcımız Evrim Rızvanoğlu'nun koordinesinde mecliste bir değişiklik için kanun teklifi verildi. Çünkü buna dayanak kanun Orman kanununa ek 2018 yılında eklenen 16. madde gerekçe gösteriliyor ve 30'dan fazla karar çıktı. Orman alanları bu şekilde maalesef yok ediliyor. Halbuki doğa dediğimiz şeyi tarif ettiğinizde geri dönüşümü bunun bazen yüzyıllar boyu sürer. Burada elbette ki doğamızdan faydalanacağız ama buna iklim temelli ve ekosistemi gözeterek çölleşmeye karşı mücadele etmemiz lazım. Erozyonla mücadele, doğa koruma ve milli parklar, tabiat varlıklarını koruma konusunda çok ciddi adımlar atılması lazım.
TARIMSAL ÜRETİM 2025 YILINDA YÜZDE 8,8 GERİLEDİ
Biz diyoruz ki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin çölleştirmeye çalıştığı Türkiye'yi Cumhuriyet Halk Partisi yeşillendirecek. Bununla bağlantılı tarım, gıda tarikinde kriz yaşanıyor şu anda. Bakın tarımsal üretim 2025 yılında yüzde 8,8 geriledi. Şimdi size bazı örnekler vermek istiyorum. Türkiye patates üretimi konusunda zengin bir ülke. Çiftçi 2025 yılında patatesi 7 liraya mal etti. Peki, kaça satıyor? 3 liraya satıyor. Peki, nasıl geçirecek koca bir yılı? Kredisini nasıl ödeyecek? Borçlarını nasıl ödeyecek? Ve çiftçinin deposunda bu kadar patates varken 2025 yılında baktık değerli arkadaşlar 23 milyon dolarlık patates ithal etmişiz. Biz hepimiz İç Anadolu deyince aklına uçsuz bucaksız buğday arpa tarlaları gelirdi. Ama 10 yılda, özellikle son 10 yılda arpa, buğday üretimi tüketimi karşılayamaz noktaya geldi. Kendine yeten Türkiye özellikle böyle bir durumda gıda açısından çok ihtiyacımız var. Yani dünyanın içinde bulunduğu durum için söylüyorum. Şu an geldiğimiz noktada 2025 yılı itibariyle 492 milyon dolar tahıl ihracatı yapmışız. Buna karşılık 2 milyar 731 milyon ithalat yapmışız. Yani biz yabancı çiftçileri, yabancı holdingleri zengin ede duruyoruz. Kendi çiftçimizi görmüyoruz. Buraya yönelik kesinlikle pozitif politikalara ihtiyacımız var. Ve biz buradan diyoruz ki Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı geliyor. Bizim iktidarımızda Anadolu toprakları o bereketli günlerine en kısa sürede kavuşacak. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında çiftçilerin kullandığı kredilerin faizlerini bir kereliğine sileceğiz. Anaparayı da 5'e böleceğiz, yapılandıracağız. Mazottan ÖTV’yi kaldıracağız. En önemlisi de plana dayalı yani alım garantili üretimi gerçekleştireceğiz.
EMEKLİYE YOK, THY GENEL MÜDÜRÜNE 2,416 BİN TL MAAŞ!
Bugün dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde alıma dayalı üretim yapılmakta. Ekonomi can çekişiyor. Ben burada tabii şunu hep duyuyoruz. Diyorlar ki emekliye 20 bin liradan fazla veremeyiz. İşte emekli ikramiyesi 4 bin lira daha fazlasını veremeyiz. İnsanlarımıza hatırlatma yapmak istiyorum. Nereden çıktı bu emekli ikramiyesi? Öyle ya. Daha önce yoktu bu. Bakın, 2015 Cumhuriyet Halk Partisi seçim beyannamesinde dedi ki ben her iki bayramda Türkiye'de emeklilere bir asgari ücret ikramiye vereceğim. İktidar dedi ki zinhar veremezsin. Öyle bir bütçe yok. 2015'te çoğunluğu kaybettiler. Bu sefer ben de ikramiye vereceğim demeye başladılar. Tabii sözü tutmadılar hemen. 2016 geçti, 2017 geçti, 2018'e geldiğinde tabii seçim de var. Her emekliye 1.000 lira ikramiye verdi iktidar. O zaman o 1.000 lirayla 24 kilo dana kuşbaşı alınabiliyordu. Bugün o 4.000 lirayla 4 kilo alınabiliyor. Yani o günkü rakamın 6’da birine indi. Peki, Türkiye'de her şey böyle mi değerli arkadaşlar? Değil. Yani bakıyorsunuz işte çok ballı maaş alan iktidara yakın kimseler. Örnek verelim Türk Hava Yolları. Türk Hava Yollarında genel müdür 2 milyon 416 bin lira maaş ve huzur hakkı alıyor. Peki, bu genel müdür acaba başbakana ve Binali Yıldırım'a böyle yakın olmasa bu maaşları alacak bir yere getirilir miydi? Görev yapan 8 genel müdür yardımcısı bir tanesine 2 milyon 194 bin lira ödeniyor Murat Şeker'e. Diğerlerine 1 milyon 994 bin lira. Efendim diyorlar ki devletten para almıyor. Halka açık şirket. İşte işine gelince kamunun şirketi. İşlerine gelmeyince halka açık şirket. Şimdi biraz baktık. Eğer bu 2 milyonun üstünde maaş alan emekli genel müdür yardımcısı Tayyip Bey'in yeğeniyle evli olmasa bu maaşı alır mıydı kıymetli yurttaşlarımız? Yani ben bir önceki toplantıda nepotizmden örnekler verdim. Dış politikada atanan büyükelçilerden örnekler verdim. Yeri geliyor rektör atamalarından bahsediyoruz. Adam kayırmacılığı. Bürokrasideki atamalardan bahsediyoruz. Hakim, savcı alımındaki torpilden işte oradaki yükselmelerden bahsediyoruz. Burada da yani bu tabloyu görmek lazım. Açıkçası Türkiye açısından çok üzüntü verici, bu kadar eşitsizliğin, adaletsizliğin, haksızlığın olduğu bir Türkiye'yi, bir yaşamı bizim yurttaşlarımız hak etmiyor. O nedenle de diyoruz ki hiç enseyi karartmayalım. Biz mücadelemize devam edeceğiz. Vazgeçmeyeceğiz. Bu ülkenin yurttaşlarıyla omuz omuza Türkiye'yi hak ettiği iktidarla buluşturacağız.
MAHKEMELER HERKESE AÇIKTIR; İZLENİR, DİNLENİR, HABER YAPILIR
Değerli basın emekçileri, hepinizin bayramını en içten dileklerimle kutluyorum. Eğer sorularınız varsa sorularınızı da alabiliriz.
Soru- İİB davası ile ilgili son süreçte yaşananlardan ve son iki celsenin özellikle erken bitmesinden söz ettiniz ama bugün yeni bir gelişme de oldu. Bir müzekkere yazdı 40. Ceza Mahkemesi. Basına yönelik kısıtlamaların yanı sıra duruşma salonuna alınacak avukatlar ve sanık yakınları için de bir kısıtlama talep etti. Yarın Silivri'de nasıl bir manzarayla karşılaşabiliriz?
Ayrıca bu celselerin erken bitirilmesi ve salondaki gerginlikler ilk duruşmanın ne zaman biteceği öngörüsünü değiştirdi mi?
Zeynel Emre- Şimdi bakın, aleniyet ilkesi anayasamızda, ilgili kanunlarımızda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin birçok kararında vardır. Yani mahkemeler herkese açıktır. İzlenir, dinlenir, haber yapılır. Elbette mahkemelerin bir düzeni vardır. Oradaki düzenden mahkeme başkanı sorumludur. Gelenler oradaki kurallara uymakla yükümlüdür. Buralarda bir tartışma konusu yok. Ancak siz o kadar karmaşık bir soruşturma, o kadar zayıf deliller, o kadar haksız ithamlarla seçilmişleri içeri attınız. Oraya uygun fiziki şartları ve yetkin hakim, savcıları getirmek de sizin sorumluluğunuzdaydı. Bize ait değil. Kaldı ki şu ikiyüzlülüğe bir kez daha işaret edelim. Hala evet duruşmalar canlı yayınlansın deniyor. Hala söylüyorlar bunu. Ama üstüne üstük ikinci kez bizim geçtiğimiz hafta bu konudaki kanun teklifimizi yine reddettiler ve Cumhur İttifakı'nın söylediği ile yaptığı arasındaki makas hızla açılmakta. Hani biz orada dediğim gibi yani bizden kaynaklı hiçbir problem olmadı. Düşünün Cumhuriyet Halk Partisi'nin 2 milyon üyesi var. Milyonlarca seçmeni var. Biz oraya kitlesel bir çağrı yapmadık. Yapmıyoruz. Nöbet usulü sadece seçilmişler gidiyor. Hiç kimseyle tartışmaya girmiyoruz. Girmek istemiyoruz ama yani dediğim gibi orada da gördüğümüz aleni hukuksuzluklara itiraz etmek durumundayız. Bunu yapıyoruz. Biz kendi açımızdan izlemeye devam edeceğiz. Ama sizin sorunuz vesilesiyle bir kez daha HSK'ya çağrıda bulunuyorum. Evet, ülkede tarafsız ve bağımsız bir yargı yok. Evet, hepsi mevcut iktidarın, halk tarafından desteği kaybeden iktidarın ve Erdoğan'ın siyasi ikbali için yapılıyor. Ama bari kardeşim gelin görün şurayı bir izleyin, izletin, takip edin. Bu yargılama böyle nasıl bitecek?
BİZ ÇOK ŞEFFAF BİR PARTİYİZ, NE OLSA YURTTAŞLARIMIZLA PAYLAŞIYORUZ
Soru- Efendim benim iki sorum olacak. Birincisi, geçtiğimiz hafta mecliste gerçekleşen Özgür Özel, Bülent Arınç görüşmesi ardından bazı pazarlık iddiaları gündeme geldi. Bunlara yönelik bir değerlendirmeniz olur mu? İkincisi de Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in Genel Başkan Özel’e yönelik bir takım ifadeleri oldu. Neler söylersiniz?
Zeynel Emre- Şimdi ilkini söyleyeyim. Tabii biz yakın tarihimizde çok projelerle, çok komplolarla karşılaştık. Çok acı olaylar yaşadık. Bunun da başka bir yönüyle tabii insanlar hani her şeyden şüphe eder hale geldi. Özellikle bu çeyrek yüzyıllık iktidar döneminde. Bütün sorulara açıklıkla cevaplandırıyoruz. Yani Sayın Arınç’la, Sayın Özel'in görüşmesi iki Manisalı olarak iki hemşerinin görüşmesi ki bu daha önce de zaman zaman olan şeyler. Yani sanki çok özel, gizli bir şeymiş gibi davranılıyor. Öyle olsa zaten gizli tutulur. Yani basına duyurusu yapılmaz yani gizli bir şey konuşacaksanız. Bir de şuna da ben tabii anlam veremiyorum açıkçası. Cumhuriyet Halk Partisi tarihin en ağır saldırıları altında. Bu nasıl şantaj, nasıl pazarlık ki her gün biz bir operasyonla uyanıyoruz. Her gün operasyonlar ve haksızlıklar var Cumhuriyet Halk Partisi'ne yönelik. Bir yandan da böyle çıkan asılsız dedikodular var. Yani gerçeği yansıtmayan şeyler. Biz çok şeffaf bir partiyiz. Ne olsa yurttaşlarımızla paylaşıyoruz. Çünkü biz şuna inanıyoruz. Bugünün dünyasında gerçeği bilme hakkı aynı zamanda bir insan hakkı. İnsanlarımız siyasilerin, siyasetçilerin, partilerin tüm eylemlerini bilmelidir. O şeffaflığı devam ettireceğiz.
MİLLİ EĞİTİM BAKANININ KESİNLİKLE O KOLTUKTA OTURMAMASI LAZIM
Yani diğerine gelince de şimdi bir Milli Eğitim Bakanı düşünün. Milyonlarca öğrenci yani bana göre Zeynel Emre'ye deseniz ki bu ülkenin en büyük beka sorunu ne? Yaklaşık 18-20 milyon arası öğrencin geleceğe hazırlanması, eğitimde geleceğe hazırlanması, geri kalmaması, dünyayla yarışır hale gelmesi, hele doğum hızının düştüğü bir ortamda, genç nüfusun artık genç nüfus olma özelliğimizi yitirmeye başladığımız bir dönemde en önemli hazırlanması gereken nesil. Bunlara bakıyoruz yetersiz beslenmeden ötürü problem yaşıyor. Şiddet olaylarıyla karşılaşıyor. Ne bileyim işte eğitimde fırsat eşitliğiyle problem yaşıyor. Zengin, varlıklı bir ailenin çocuğuyla yoksul çocuk arasındaki makas açılıyor. Yani cumhuriyetin bu fırsat eşitliği kavramı gidiyor bu iktidar dönemde. Dil, üslup. Yani şiddetin dili, hakaret. En örnek olması gereken kişi Milli Eğitim Bakanı öyle bir üslupla cevap veriyor ki yani insanın midesi bulanır. Bakın midesi bulanır. Siz kalkıyorsunuz bu ülkenin ilk partisi, Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Başkanına, dünyanın en köklü partilerinden birinin Genel Başkanı hitaben. Yani burada tekrarlamaktan utanç duyarım. Öyle bir üslupla konuşuyorsunuz. Bu adam nasıl orada çocuklara örnek olacak? Nasıl o görevde kalacak? Kendi kişisel olarak baktığında yeterli terbiyeye haiz olmayan biri nasıl örnek olacak? Bu kadar edepsiz konuşma yapan biri nasıl bu öğrenciler bunu örnek alacak Allah aşkına? Yani bunu bilmiyorum. Bir sormak lazım. Doğal görüyorlar mı? Normal görüyorlar mı? Siyasette atışma olur. Bu normaldir. Sert eleştiri de olur, vesaire de olur ama yani küfür olmaz. Yani bu yapılan açıkçası dün buna sosyal medyada cevap verirken de söyledim. Sicili zaten kötü. Daha önceki yaptıkları açıklamaları vesairesi. Kesinlikle o koltukta oturmaması lazım.
16.03.2026
16.03.2026
16.03.2026
16.03.2026