12.03.2026

Yankı Bağcıoğlu: “Milli Güvenlikte Propaganda Değil, Kapasite Konuşur; Savunma Sanayi Bir İktidarın Değil Devletin Eseridir!”

Cumhuriyet Halk Partisi Milli Savunma Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Yankı Bağcıoğlu, düzenlediği basın toplantısında Türkiye’nin savunma sanayisindeki gerçekleri ve stratejik zafiyetleri masaya yatırdı. “Ateş Çemberinde Türkiye: Savunma Sanayinde Gurur ve Gerçekler” başlığı altında, savunma projelerinin seçim malzemesi yapılmasını eleştirerek liyakat ve stratejik planlama vurgusu yaptı.

Savunma sanayisinin köklü geçmişine ve sürekliliğine işaret eden Bağcıoğlu, “Savunma sanayinin temelleri 1930’larda Atatürk döneminde atılmıştır; 1970’li ve 80’li yıllarda Bülent Ecevit’in vizyonu, Turgut Özal ve Necmettin Erbakan’ın katkılarıyla kurumsallaşan bu yapı bir partinin değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin eseridir” dedi.

Hava savunma politikalarındaki stratejik hataların milli güvenliğe bedelini sorgulayan Bağcıoğlu, “Dünya füze savunma sistemlerini yıllar önce kurmuşken, Türkiye’nin 'Çelik Kubbe' projesine ancak 2024 yılında başlayabilmiş olması büyük bir zafiyettir; harekâta hazır olduğu bildirilen S-400 sisteminin böylesi bir kriz ortamında bile konuşlandırılamaması tedarik kararının yanlışlığını teyit etmektedir: Eğer kullanılmayacaksa neden alındı, kullanılabilecekse neden devreye sokulmuyor?” ifadelerini kullandı.

Bağcıoğlu, parti genel merkezinde düzenlediği toplantıda şu değerlendirmelerde bulundu:


MİLLİ GÜVENLİKTE PROPAGANDA DEĞİL, KAPASİTE KONUŞUR

Değerli basın mensupları, bugün İstiklal Marşı'nın kabulünün 105. yılında başta ebedi başkomutan Ulu Önder, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Mehmet Akif Ersoy ve ebediyete intikal eden tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyorum.

Bugünkü brifingimiz, açıklamamız, “Ateş Çemberinde Türkiye: Savunma Sanayinde Gurur ve Gerçekler” olarak özetlenebilir. Doğu Akdeniz’de yıllardır gerginlik sürüyor. Kıbrıs adasında yabancı askeri varlık artıyor. Karadeniz’de ve Orta Doğu’da füze ve drone savaşları yaşanıyor. Türkiye böylesine kritik bir güvenlik ortamında, savunma sanayisindeki başarılarıyla elbette gurur duymalıdır. Zaten Türk Silahlı Kuvvetleri'nin liyakatli, fedakâr ve kahraman personeliyle her zaman gurur duyuyoruz ve onların kendilerine tevdi edilen görevleri en iyi şekilde yerine getireceğine inancımız tam. Ama Türk Silahlı Kuvvetleri'nin görev etkinliğini arttıracak en önemli faktörlerden biri de savunma sanayimizin etkin yönetimidir. Milli güvenlikte propaganda değil, kapasite konuşur.

BAŞARILARIN ARKASINA SAKLANARAK ZAFİYETLERİ GÖRMEZDEN GELEMEYİZ

Türkiye son yıllarda savunma sanayisinde önemli bir ivme yakalamıştır. İnsansız hava araçları, milli gemi projeleri, mühimmat teknolojileri ve yeni platformlar Türk mühendisliğinin ulaştığı seviyeyi göstermektedir. Bu başarılar değerlidir. Ancak bu başarıların arkasına saklanarak hayati zafiyetleri görmezden gelmek Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülüktür. Çünkü Türkiye, düne göre bugün çok daha ağır bir güvenlik ortamıyla karşı karşıyadır. Bunu kuzeyimizde, güneyimizde görüyoruz. Bazı klavye kahramanlarının, sözde savunma uzmanlarının savunma sanayisindeki yanlışların dile getirilmesini ve yapıcı eleştirileri hazmedememeleri şaşırtıcı değildir. Bunu her gün yaşıyoruz. Maddi beklentilerle veya kariyer hesaplarıyla gerçekleri perdelemeye çalışanlar bilsin ki; savunma meseleleri propaganda alanı değil, devlet ciddiyeti gerektiren konulardır.

SAVUNMA SANAYİMİZ MİLLİ GURURUMUZDUR VE SİYASET DIŞIDIR

Biz doğru bildiğimizi söylemeye devam edeceğiz. Yapıcı eleştirilerimizle zafiyetleri gündeme getirmeye devam edeceğiz. Defaatle ifade ettiğimiz gibi; savunma sanayimiz milli gururumuzdur ve siyaset dışıdır. Bunu altını çizerek söylüyorum. Siyaset dışıdır. Her savunma projesinin arkasında özellikle 1973’ten sonra görev yapan Cumhuriyet hükümetleri, maddi manevi büyük destek sağlayan Türk milleti ve harekât ihtiyacı belirleme çalışmalarına katkıda bulunan Kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri personeli vardır. Başarıya ulaşan her savunma projesi, Türk milletinin ortak eseridir.

Savunma sanayimize yönelik yapıcı eleştirilere bile parti holiganlığı zihniyeti ile cevap veren sosyal medyadaki sözde savunma sanayi uzmanları ve bir kısım siyasetçiler milli güvenliğimize en büyük kötülüğü yapmaktadır. Savunma sanayisinde etkin, adil ve denetlenebilir olması gereken proje yönetimindeki zafiyetler ile liyakat değil de siyasi referans ve tarikat bağlantısı temelli kayırmacı personel politikaları elbette eleştirilecektir.

KAAN, ALTAY VE TF2000 PROJELERİNDEKİ GECİKMELERİ SORGULAYACAĞIZ

Ana platformlar olan Altay tankı, TF2000 yeni adıyla Tepe Sınıfı Hava Savunma Muhribi ve gözbebeğimiz Kaan’ın milli motorundaki gecikmeler elbette gündeme getirilecektir. Son 20 yılda sadece otuz F16’nın envanterimize dahil olması, Çelik Kubbe entegre hava savunma projesine evremizdeki devletleri bile esas alarak çok geç başlamamız elbette zafiyet olarak ortaya konacaktır. Bugün Beyaz Saray’da parasını ödediğimiz F-35’lerin peşinde koşmamızı, NATO üyesi olmayan devletlerin bile rahatlıkla tedarik edebildiği F 16 Blok 70 uçağı alımı konusunda bile sıkıntı yaşamamızı, milli hava savunma sistemlerimizde gecikmeleri, açık ve örtülü ambargolara maruz kalmamıza sebep olan ve bugün kullanamadığımız S-400 hava savunma sistemi alımını elbette sorgulayacağız. Çünkü vatanseverliğin gereği budur!

SAVUNMA SANAYİNİN TEMELLERİ 1930’LARDA ATILDI

Savunma sanayi bir iktidarın değil devletin eseridir. Önce bir gerçeği teslim edelim. Türkiye’de savunma sanayinin temelleri 2000’li yıllarda atılmadı. 1930’larda Atatürk döneminde Kırıkkale’de kurulan silah ve mühimmat fabrikalarıyla başlayan süreç, 1941’de Türk Hava Kurumu’nun uçak fabrikasıyla devam etti. Bugün Hürjet’in İspanya’ya ihracıyla gurur duyuyoruz. Ancak Türkiye’nin ilk uçak ihracatı bundan çok önce gerçekleşmişti. Danimarka ve Ürdün’e, eski adıyla Makine Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK), milli üretim uçaklar satmıştı. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uygulanan ambargo Türkiye’ye çok net bir ders verdi: Kendi silahını üretmeyen bir ülke bağımsız olamaz. Bu anlayışı siyasi olarak en açık ifade eden isimlerden biri de 1978’de dönemin başbakanı, 3. Genel Başkanımız Sayın Bülent Ecevit oldu. Ecevit o gün şu gerçeği söyledi: Türkiye mutlaka kendi milli harp sanayisini kurmak zorundadır. Türkiye'nin savunma alanında dışa bağımlılığını azaltıp kendi kendine yeten bir yapıya kavuşmasını hedefleyen vizyonu savunan Sayın Turgut Özal’ı ve “İnanırsanız başarırsınız” prensibini benimseyerek yüksek teknoloji savunma sanayisinin gelişimine katkı gösteren Prof. Dr. Sayın Necmettin Erbakan’ı da anmadan geçmemek gerekir.

ASELSAN’DAN TAI’YE: ONLARCA YILIN KURUMSAL MİRASI

1970’ler ve 1980’lerde ASELSAN, TUŞAŞ, İŞBİR, ASPİLSAN ve HAVELSAN’ın kurulmasıyla savunma sanayi kurumsal bir yapıya kavuştu. ROKETSAN, bir füzenin en kritik teknolojisi olan motoru üretmek amacıyla kuruldu. 1970’li yıllardan itibaren Doğan sınıfı hücumbotlar ve Ay sınıfı denizaltılar milli tersanelerimizde yabancı teknoloji transferi ve milli katkı ile üretildi. 1983’te şimdiki Savunma Sanayi Başkanlığının temeli olan Savunma Sanayi Müsteşarlığı kuruldu. 1990’larda TAI, TUSAŞ F-16 üretimine başladı. İlk zırhlı araçlar da bu dönemde üretildi. Hücumbot, denizaltı ve F-16 üretimini montaj ve benzeri söylemlerle küçümseyenlere onlarca sene önce Türkiye’de henüz renkli televizyon bile yok iken gemi, denizaltı ve uçak ürettiğimizi hatırlatırım. Bugünün gururunu yaşarken geçmişe vefa göstermek boynumuzun borcu. Yani savunma sanayi; bir partinin değil, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin eseridir. Bugün kimse CHP’ye millilik dersi vermeye kalkmasın. Bunu kabul etmiyoruz.

FETÖ KUMPASLARININ MİLLİ GÜVENLİĞE VERDİĞİ ZARARIN MESULİYETİNİ ALACAKSINIZ

Bugün 1990’larda başlayan savunma sanayi projelerini sahipleniyorsanız, aynı şekilde 2005-2015 yılları arasında FETÖ kumpaslarına göz yummanızın TSK’ya, milli savunma sanayisine ve milli güvenliğimize verdiği zararın mesuliyetini de alacaksınız. Kumpas davaları ve organize saldırılar neticesinde 2008-2015 yılları arasında yüzlerce askerî personel tasfiye edilmiş, bir kısmı kahrından vefat etmiştir. TSK’ya yönelik bu ahlaksız saldırılar çok büyük bir milli güvenlik sorunu yaratmış, ayrıca savunma sanayimizde bugün özlemle beklediğimiz birçok önemli projeyi de geciktirmiştir.

DEVLET SIRLARI PROPAGANDA UĞRUNA ORTALIĞA SAÇILIYOR

Savunmayı siyasete alet etmenin bedeli ağır olur. Savunma sanayisini devlet politikası olmaktan çıkarıp propaganda aracına dönüştürmek yapılan en büyük hatadır. Seçim dönemlerinde ürünlerin ve projelerin açıklanmaması gereken teknik detayları kamuoyuna açıklanıyor. Proje tanıtımları adeta miting kürsülerine dönüştürülüyor. Firmalar da geri kalmamak için bu siyasi şovların parçası hâline geliyor. Firmalar ürünlerini, çalışanlar kendilerini anlatıyor, sonra herkes konuşuyor. Sonuçta istihbarat toplama gayretine gerek kalmadan devlet sırları ortalığa saçılıyor. Savunma sanayinde tanıtım yapılabilir. Ama gösteriş ile güvenlik arasında ince bir çizgi vardır. Bugün o çizgi tehlikeli biçimde aşılmış durumdadır.

S-400 ÇIKMAZI: EĞER KULLANILMAYACAKSA NEDEN ALINDI?

S-400 sistemlerinin harekata hazır olduğu ifade edilmektedir; nitekim 2020 yılında yapılan atış da bunu doğrulamaktadır. Ancak bölgemizdeki silahlı çatışmalar ve gerginlikler nedeniyle, sınırlarımızdan gelebilecek kontrolsüz provokasyonlara veya kasıtlı olarak atılabilecek mühimmatlara karşı bu sistemlerin ne zaman kullanılacağı merak konusudur. NATO ittifakına çok önemli katkılar veren bir devletiz, NATO’nun da bize yönelik hava savunma sistemi tahsisi gibi taahhütlerini yerine getirmesinden daha doğal bir durum yoktur. Ancak, böylesi bir kriz ortamında bile- yaşanan kriz ortamında ve tehdit ortamında- siyasi mülahazalar veya teknik yetersizlikler nedeniyle harekâta hazır olduğu bildirilen S-400 hava savunma sisteminin konuşlandırılamaması, tedarik kararının ne kadar yanlış olduğunu teyit eden ayrı bir gerçekliktir. Eğer kullanılmayacaksa neden alındı? Kullanılabilecekse neden devreye sokulmuyor? Bu kararın bedeli ağır oldu ve bu kararı alanların milli güvenliğimizde yarattığı hasarın siyasi sorumluluğunu almaları gerekiyor, bu zorunlu.

Bunun sonucunda;

  • Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri 5. nesil uçakları alamadı
  • Milyarlarca dolar kaybedildi
  • Hava kuvvetleri kuvvet planlaması altüst oldu
  • Türkiye sadece F-35 değil, birçok alanda ambargoya maruz kaldı.
  • Bu soruların cevabı hâlâ verilmiş değil.

ÇELİK KUBBE VE FÜZE SAVUNMASINDA GEÇ KALDIK

Hava Savunması, entegre hava savunması; dünya kurdu, biz 2 sene önce projeyi başlattık. Bugün dünyanın birçok ülkesi entegre hava ve füze savunma sistemlerini çoktan kurmuş durumda. Münferit çalışmalar olsa da geçmişte, Türkiye’de Entegre Hava Savunma Sistemi Çelik Kubbe projesi 2024 yılında başladı. Balistik füze savunması konusunda hala arzu edilen seviyede değiliz. Geçtiğimiz günlerde İran’dan ateşlenen balistik füzeler bölgede bulunan NATO harekât kontrolündeki ABD muhribi tarafından vurulmasaydı ne olacaktı? Stratejik bağımsızlık iddiası ile bu tablo arasında açık bir çelişki vardır.

MODERN SAVAŞIN BELİRLEYİCİSİ HAVA ÜSTÜNLÜĞÜDÜR: 23 YILDA SADECE 30 UÇAK

Modern savaşın belirleyici unsuru, kuzeyimizde ve güneyimizde gördüğümüz gibi hava üstünlüğüdür. Ancak Türkiye son 23 yılda envanterine yaklaşık 30 yeni savaş uçağı katabildi. Aynı dönemde bölge ülkeleri yüzlerce yeni nesil uçak satın aldı veya modernize etti. Bu tablo ciddi bir stratejik risk yaratmaktadır. Türkiye 1980’lerden itibaren F-16 üretim kabiliyeti kazanmış nadir ülkelerden biriydi. Ama sürdürülebilir bir üretim planı yapılmadı. Bugün Türkiye bir zamanlar montajını yaptığı uçakları yeniden dışarıdan almak, bununla uğraşmak zorunda kalıyor.

KAAN ARTIK BİR PRESTİJ PROJESİ DEĞİL, HAVA GÜCÜNÜN GELECEĞİDİR

Türkiye’nin semalardaki teknolojik ve harekât bağımsızlığının sembolü KAAN milli muharip uçağıdır. Son bir yıl içinde iki defa TUSAŞ'ı ziyaret ettik, Kaan Milli Muharip uçağımız hakkında bilgi aldık ve gurur duyduk. KAAN’ın uçuşu hepimiz için gurur verici bir gelişmedir. Harekata hazır olmasını, tam harekât kabiliyetine kavuşmasını büyük umutlarla bekliyoruz. Ama şu gerçeği unutmamak gerekir: KAAN artık bir prestij projesi değildir, bir reklam aracı değildir. Türkiye’nin hava gücünün geleceğidir. Algı değil olgular söz konusudur. Bu nedenle projede yapılacak en küçük stratejik hata bile Türkiye için ağır sonuçlar doğurabilir. Etkin bir proje yönetimi uygulanmayan, firma seçimi dahil hatalar yapılan ve plan dışı gecikmeler yaşanan KAAN’ın milli motor meselesi bunun en çarpıcı örneğidir. Bu tablo büyük sözlerin değil, stratejik planlamanın eksikliğini göstermektedir. Biz bu konuda bu üretimi yapan kurumumuza, mühendislerimize, teknik personele sonuna kadar güveniyoruz ve eminiz ki Kaan tam harekât kabiliyetini kazandığında milli motoru da hazır olacak. Ama bu uyarılarımızın da dikkate alınmasını şiddetle tavsiye ediyoruz.

ALTAY TANKI 17 YILDIR SERİ ÜRETİME GEÇEMEDİ

Türk Kara Kuvvetleri’nin yeni ana muharebe tankı Altay’dır. Ancak proje 17 yıldır seri üretime geçemedi. Proje siyasi tercihler nedeniyle el değiştirdi. İlerleme olsa da motor ve transmisyon sorunları hala tam olarak çözülemedi. Sonuç: Türkiye hâlâ kendi ana muharebe tankını tam kapasite ile envantere sokabilmiş değil. Türkiye'nin milli güvenliğine gelen zarardan ziyade ilave olarak birçok devlet tank tedariki için ihaleler yapıyor. Burada da ihracat fırsatını kaybediyoruz. Altay gibi çok değerli, gelişmiş, Türk mühendisi ve askerinin katkısının olduğu bir tankı bu devletlere sunmakta geç kalıyoruz. Bu fırsatı kaçırıyoruz.

DENİZ GÜCÜ: TF-2000 PROJESİNDEKİ YÖNETİM ZAFİYETİ

1990’lı yıllarda Milli Gemi Projesini başlatan, akamete uğrayan süreci yeniden yoluna koyan merhum kuvvet komutanları Vural Bayazıt ve Özden Örnek ile projede görev alan, birçoğu başarılarının bedelini kumpaslara hedef olarak ödeyen Deniz Kuvvetleri personelini şu anda minnetle anıyorum. Milli gemi konsepti esas alınarak Türkiye’nin hava savunma muhribi ihtiyacını karşılayacak TF-2000, biraz önce ifade ettiğim yeni adı ile Tepe sınıfı muhrip projesi yaklaşık 22 yıldır konuşuluyor. Yıllardır yürütülen çabalara rağmen bu proje ancak 1 yıl önce başlatılabildi. Doğu Akdeniz’e yabancı donanmalara ait hava savunma muhripleri konuşlanırken Türkiye’nin bu tip gemilere çok daha önce sahip olması gerekirdi. Yönetim zafiyeti olmasa idi; bölge hava savunmamızı ABD muhripleri değil, milli tepe sınıfı muhriplerimiz sağlıyor olabilirdi. Bu konuda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin konsept yeteneği var. Mühendislerimizin, teknik personelimizin kıymetli bilgi ve tecrübeleri var. Ama gerekli irade harekât ihtiyaçlarını önceleyen bir planlama yok.

TCG ANADOLU VE UÇAK GEMİSİ TARTIŞMALARI

TCG Anadolu önemli bir projedir. Ama tek başına bir güç değildir. TCG Anadolu’nun ana görevi denizden ve havadan kuvvet aktarımıdır. Ne var ki deniz piyadelerimizin havadan intikali ve lojistik destek için deniz şartlarına uygun ağır nakliye helikopterleri hâlen mevcut değildir. Harekât ihtiyaç makamlarının -hep vurguladığımız husus- taleplerinin yeterince dikkate alınmaması, karşı kuvvete gerek kalmadan geminin kabiliyetini ciddi şekilde sınırlamıştır. Uçak gemisi yapmak pahalıdır ama yapılabilir. Bu imkân ve kabiliyete sahibiz. Gemiyi denize indirmek ise tek başına yeterli değildir. Üzerinde görev yapacak değişik tipte uçaklar-birçok harekât nev'ini yapabilecek ayrı tipteki uçaklar; gemiye iniş kalkış kabiliyetine sahip, denize uyumlu- ve helikopterler, bölge hava savunması sağlayacak refakat gemileri gerekir. Bu geminin işletme maliyetleri de son derece yüksek olacaktır.

ACİL VE MUTLAK ÖNCELİKLERİMİZ NELER OLMALI?

Birçok ülke uçak gemisi yapamadığı için değil, acil savunma projeleri ve ekonomik boyut nedeniyle bu projelere girmemektedir. Çünkü Milli Uçak Gemisi (MUGEM) diğer savunma projelerinden farklı olarak Türkiye’nin savunma ihtiyaçları açısından bugün için mutlak ve acil öncelik değildir. Acil olarak yapılması gereken, daha öncelikli ihtiyaçlarımızın giderilmesine kat kat yetecek bir kaynağı, uçak gemisine mevcut ekonomik şartlarda ayırmak yerine bölgemizdeki çatışmalardan alınan dersler çerçevesinde biraz sonra özetleyeceğim projelere, ihtiyaçlara yönelinmesi zorunludur.

Bunlar;

  • KAAN’ın sadece uçması değil bir an önce tam harekât yeteneğini kazanması.
  • Çelik Kubbe hava savunma sisteminin yönlendirilmiş enerji gibi yeni teknolojileri kapsayacak şekilde hızla hayata geçirilmesi, sistemlerin üretim sürecinin gerekirse ilave kaynak tahsis edilerek hızlandırılması; bataryaların alt bileşenlerinin üretimleri süratlendirilmeli, ilave kaynak sağlanmalı belki de planın üstüne çıkılmalı.
  • Tepe sınıfı hava savunma muhribi projesinin plan tarihinden önce tamamlanması.
  • Yıllardır ihmal edilen Kara Kuvvetleri’nin tank ve zırhlı araç ihtiyaçlarını karşılanması.
  • Çevre denizlerde entegre keşif ve gözetleme sistemlerinin geliştirilmesi.
  • Dikey iniş kalkış yapan İHA’lar ile Muharip İnsansız Uçak Sistemlerinin (MİUS) envantere dahil edilme sürecinin hızlandırılması.
  • TCG Anadolu için biraz önce ifade ettiğim deniz şartlarına uygun ağır nakliye helikopteri tedariki.
  • Deniz helikopteri envanterimizin güçlendirilmesi.
  • Sürdürülebilir mühimmat ve lojistik destek sisteminin daha da geliştirilmesi.
  • Kışla ve üslerin kuvvet koruması dahil altyapı ihtiyaçlarının giderilmesi.

SORUNUN TEMELİ: LİYAKAT VE ŞEFFAFLIK

Savunma sanayinin en kritik unsuru insan kaynağıdır. Aynen kullanıcı personelde olduğu gibi çok modern harf silah araçlarına hayat veren bu personeldir. Ama sektörde en çok konuşulan sorunlardan biri de liyakat eksikliği ve beyin göçüdür. Teknik kapasite yerine siyasi yakınlık belirleyici olursa projelerin gecikmesi kaçınılmaz olur.

İkinci sorun ise şeffaflıktır. Projelerin gizli olmasına itirazımız yok. Ama denetlenmemesine var. Devlet projelerinde hesap sorulamaz hâle gelirse bunun bedelini en sonunda millet öder.

Savunma sanayinde ise etkin, adil ve denetlenebilir proje yönetimiyle liyakate dayalı, kayırmacılıktan uzak bir personel sistemi esas alınmalıdır

Savunma politikası hep söylediğimiz gibi sloganlarla değil, gerçek kapasiteyle ölçülür.

Ve unutulmaması gereken bir gerçek vardır. Savunma planlamasında yapılan hataların bedelini tüm Türk milleti öder.