28.01.2026

Yankı Bağcıoğlu: “Askeri Personel Yoksulluk, Hatta Açlık Sınırının Altında Maaşlarla Yaşam Mücadelesi Veriyor”

CHP Genel Başkan Yardımcısı Yankı Bağcıoğlu, “Bugün muvazzaf ve emekli askerî personelin önemli bir bölümü yoksulluk, hatta açlık sınırının altında maaşlarla yaşam mücadelesi vermektedir. Muvazzaf personelin barınma sorunu giderek ağırlaşmakta, bazı bölgelerde personel maaşının yarısından fazlasını kiraya vermek durumunda kalmaktadır” dedi.

CHP Milli Savunma Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Bağcıoğlu, partisinin genel merkezinde, savunma gündemine ilişkin aylık bilgilendirme toplantısı düzenledi.

Bağcıoğlu, “Şanlı Türk bayrağının rüzgarla değil, ettikleri yemin gereği onu korurken şehit olan her Mehmetçiğin son nefesiyle dalgalandığını" ifade ederek, "Hududumuzdaki açık provokasyon niteliği taşıyan eylemler, bayrağımızı yakma girişimine kadar cüretkâr bir hal aldı. Birlik ve beraberliğimizi hedef alan tahrik ve provokasyonlardan medet umanların hadsiz eylemlerinin sonuçlarının nereye varacağını iyi değerlendirmeleri gerekiyor. Olayın faillerine yönelik gerekli işlemlerin yapılması kadar, benzer durumların tekrar yaşanmaması için caydırıcılık ve kararlılık sağlanması açısından da tedbirlerin alınması zorunludur" dedi.

"İçerisinde bulunulan haftanın, geçmiş yıllarda önemli ve trajik olayların yaşandığı bir dönem olduğunu" söyleyen Bağcıoğlu, şöyle konuştu:

"1996 yılında, münhasıran Türk egemenliğinde bulunan Kardak Kayalıkları’na yönelik, Yunanistan tarafından gerçekleştirilen girişimlere karşı, Türkiye’nin ortaya koyduğu tutum, diplomasiyle askerî gücün eşgüdüm içinde ve kararlılıkla kullanılmasının milli hak ve menfaatlerin korunmasında ne denli belirleyici olduğunu açık biçimde göstermiştir. Kardak Krizi, yalnızca anlık bir egemenlik ihlali değil, Ege Denizi’nde egemenliği uluslararası anlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş olan ada, adacık ve kayalıklar meselesinin sistematik biçimde gündeme taşındığı bir kırılma noktası olmuştur. Bu süreçte Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), nihai safhası 30 Ocak 1996 gecesi olan, deniz harp tarihine örnek teşkil edecek bir harekâtı, büyük bir başarıyla icra etmiş; özellikle Sualtı Taarruz (SAT) timlerinin sergilediği profesyonellik, kararlılık ve caydırıcılık krizin tırmanmasını önlerken Türkiye’nin egemenlik iradesini sahada açık biçimde ortaya koymuştur. Kardak’ta tek kurşun atılmadan icra edilen bu faaliyetler, askerî gücün yalnızca çatışma aracı değil, aynı zamanda etkili bir diplomasi unsuru olduğunu da teyit etmiştir. Bugün Ege Denizi’ndeki milli hak ve menfaatlerimizi önceleyen, caydırıcılığı esas alan, diplomasi öncelikli aktif bir duruşun sürdürülmesi stratejik bir zorunluluktur. Buna rağmen son dönemde gerek gayri askerî statüdeki adalar gerekse egemenliği anlaşmalarla devredilmemiş ada, adacık, kayalıklar konusunda Türkiye’nin girişimleri süreklilik ve görünürlük bakımından yetersiz kalmaktadır."

“Kuvvet koruma tedbirleri en üst seviyede, tavizsiz ve kesintisiz uygulanmak zorundadır”

Günün güvenlik ortamında barış, gerginlik ve savaş halleri arasındaki sınırların fiilen ortadan kalktığını söyleyen Bağcıoğlu, şöyle devam etti:

"Devletler resmî olarak barış döneminde bulunsalar dahi vekâlet unsurları ve devlet dışı aktörler tarafından doğrudan hedef alınabilmektedir. Saldırılar artık yalnızca temas hattındaki askerî birliklere değil, sivil altyapılara ve güvenli kabul edilen geri bölgelere de yönelmektedir. Ülke içerisinde üst düzey yönetici ve kritik personele suikastlar, sıra dışı yöntemlerle kritik askeri üsler ve enerji tesislerine yapılan sabotajlar tehdidin boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu kapsamda hudutlarımızın emniyetinin sağlanması, yasa dışı girişlerin engellenmesi ve bu çerçevede gerekli tüm tedbirlerin alınması, yasal düzenlemelerin yapılması milli güvenliğimiz açısından hayati öneme haizdir. Oyun değiştirici unsurlar haline gelen insansız araçların maliyetlerinin düşmesi, devlet dışı aktörlerin ve terör örgütlerinin de bu teknolojilere erişimini kolaylaştırmaktadır. Karadeniz’de bir Rus denizaltısının insansız sualtı araçlarıyla vurulması da tehdidin boyutunu göstermektedir. Tarihte ilk insansız sualtı aracı saldırısı olarak kayda geçen bu olayda, yüz milyonlarca dolar değerindeki bir platform, düşük maliyetli otonom sistemlerle liman savunmaları aşılarak etkisiz hale getirilmiştir. Bu çerçevede kuvvet koruma tedbirleri, tüm stratejik ve kritik askerî birliklerle kamu ve özel kurumlar tarafından en üst seviyede, tavizsiz ve kesintisiz şekilde uygulanmak zorundadır. Toplumsal farkındalığın bu yeni tehdit algısına göre artırılması gerekmektedir. Hava sahamızı bir İHA’nın ihlali hadisesinde, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı erken ihbar birlikleriyle alarm reaksiyon kuvvetlerinin NATO ile koordineli olarak görevlerini yerine getirdiği görülmüştür. Buna karşın erken tespit ve hızlı reaksiyona rağmen gecikmeye yol açtığı değerlendirilen karar alma ve onay süreçlerinin daha hızlı işletilmesi gerekliliği, olaydan çıkarılan önemli bir ders olarak ortaya çıkmaktadır.

“Rusya ve Ukrayna arsında barış görüşmeleri devam etmesine rağmen savaşın yeni alanı Karadeniz olmuştur”

Türkiye ve mücavir bölgelerde yaşanan gelişmelere ilişkin olarak ise 2025 yılı boyunca Rusya ve geçtiğimiz ay süresince yeni hareket tarzları ve teknolojik uyarlamalarla sınırlı ilerlemeler sağlarken geçtiğimiz yıl 54 binden fazla uzun menzilli İHA ve bin 900’dan fazla füze kullanarak savaşı yıpratma stratejisi üzerine kurmuştur. Kara cephesindeki kazanımlar verilen kayıplar karşısında sınırlı kalmış, buna karşın Rusya, Ukrayna’nın enerji, ısıtma altyapısı ve tarım ihracat kapasitesini hedef alarak sivil-ekonomik baskıyı artırmıştır. Ukrayna ise Rusya’nın petrol rafinerileri ve enerji tesislerine yönelik derinlikli saldırılarla Moskova açısından savaşın maliyetini yükseltmeyi amaçlamaktadır. Barış görüşmeleri devam etmesine rağmen savaşın yeni alanı Karadeniz olmuştur. Tankerler ve ticari gemilere yönelik saldırılar, Karadeniz’de deniz güvenliğini ciddi bir şekilde tehdit etmektedir. Karadeniz’de seyir yapacak Türk bayraklı ve Türkiye bağlantılı tüm ticaret gemilerinin güvenliğinin sağlanması için tedbirler alınmalı ve ilgili devletler nezdinde gerekli girişimler vakit gecikmeksizin yapılmalıdır.

“Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’de olası provokasyonlara karşı müteyakkız olunması zorunludur”

Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki gayriaskeri statüdeki adaları artan tempoda silahlandırmaya devam etmesi, Lozan ve Paris Anlaşmalarının doğrudan ihlalidir. Doğu Akdeniz’de karşımızda şekillenen ittifak yapısı dikkat çekicidir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan’ın İsrail ile askeri iş birliğini, bir kısmı uluslararası hukuka aykırı olarak hızla geliştirmesi, sadece Türkiye’nin değil bölgenin de güvenlik ve istikrarını tehlikeye atmaktadır. GKRY’nin İsrail’den aldığı Barak hava savunma sistemi ve Yunanistan’ın Aşil Kalkanı projesi, İsrail'e Doğu Akdeniz ve Ege'de istihbarat ve erken ihbar yeteneği kazandırmaktadır. Bu gelişmeler ışığında Doğu Akdeniz’deki varlığımız somutlaştırılmalıdır. Türkiye'nin hak iddia ettiği ancak fiilen boş bıraktığı deniz yetki alanlarında sismik araştırma gemilerimiz ve sondaj platformlarımız artık faaliyetlere başlamalıdır. Ayrıca Suriye ile deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması yapılması seçeneği masada tutulmalıdır. Yunanistan'ın diğer devletlere dayalı silahlanma gayretleriyle cesaretlenen bazı siyasetçilerin, karasularını genişletme ve adaları silahlandırma söylemlerine karşı kararlı duruş sergilenmeli, bu coğrafyada barışın ancak aktif diplomasi ve etkin caydırıcılıkla sağlanacağı unutulmamalıdır. Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’de olası provokasyonlara karşı müteyakkız olunması zorunludur.

“İnşası devam eden gemilerin, döviz elde etmek amacıyla üçüncü devletlere satılması ciddi kaygı uyandırmaktadır”

Hal böyleyken son dönemde, Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın kuvvet planlaması ve hedefleri doğrultusunda inşa edilen ya da inşası devam eden gemilerin, döviz elde etmek amacıyla üçüncü devletlere satılması ciddi kaygı uyandırmaktadır. Yapılan tüm uyarılara rağmen kısa süre önce Deniz Kuvvetleri için üretilen, inşa edilen TGC Akhisar Açık Deniz Karakol Gemisi’nin Romanya’ya satılmasının ardından, şimdi de iki istif sınıfı firkateynin -İzmir ve İçel- yurt dışına satılmasının gündeme gelmesi bu kaygıları daha da artırmıştır. Bu gemilerin inşası tehdit değerlendirmesi, harekât ihtiyaçları, personel projeksiyonları ve hizmet dışına çıkarılacak platformların ikamesi esas alınarak uzun yıllara yayılan analitik ve bilimsel çalışmalar sonucunda planlanmıştır. Henüz hizmete girmeden satılmaları, bu planlamaların ve tehdit değerlendirmesinin bugün itibarıyla geçersiz mi sayıldığı sorusunu gündeme getirmektedir. Eğer tehdit değişmemişse, eğer çevre denizlerimizdeki riskler artarak devam ediyorsa, eğer Deniz Kuvvetleri’nin modern firkateyn ihtiyacı ortadan kalkmamışsa o hâlde bu satış kararları hangi askerî gerekçeye dayanmaktadır? Daha da önemlisi ana muharip gemilerin acil ihtiyaç olmadığı gerekçesiyle elden çıkarıldığı bir tabloda, uçak gemisi gibi bugün için acil olmayan ve yüksek maliyetli bir kabiliyete kaynak aktarılması, açık bir öncelik ve planlama çelişkisi değil midir? Eğer döviz ihtiyacı bu denli belirleyici hâle geldiyse bu tercihlerin tutarlılığı, gerekçeleri kamuoyuyla şeffaf bir şekilde paylaşılmalıdır. Bu gemiler satıldıktan sonra daha modernlerinin envantere alınacağı söylemi de ya konu hakkında bilgisizlik ya da bu yanlış kararı gözden kaçırmaya yönelik algı yönetimidir. Çünkü bölgemizde tehdit şu anda mevcuttur ve yıllara sâri yapılan kuvvet planlaması sekteye uğramıştır. Ege ve Doğu Akdeniz’de askerî ve jeopolitik risklerin arttığı, platform sayısı ve yaşlanan gemiler nedeniyle donanmanın baskı altında olduğu bir dönemde, kuvvet hedeflerine ulaşılmadan ana muharip gemilerin elden çıkarılması millî güvenlik açısından kabul edilebilir değildir. Yunanistan’ın Fransa’dan aldığı bir firkateynle siyasetçilerinin söyleminin bile sertleştiğine şahit olduğumuz bir ortamda, milli maksatlarla inşa edilen, gözbebeğimiz iki firkateynimizin ihraç edilmesi nasıl bir çelişkidir? Tavsiyemiz bu yanlış karardan dönülmesi, ihraç edilecek gemilerin kuvvet yapısına ulaşıldıktan sonra veya milli hedeflerde gecikmeye neden olmayacak şekilde eş zamanlı inşa edilmesidir."

“Suriye’nin toprak bütünlüğü Türkiye’nin güvenliğidir”

Bağcıoğlu, "Suriye’nin toprak bütünlüğünün Türkiye’nin güvenliği olduğunu" belirterek, "Bölünmüş bir Suriye daha fazla terör, daha fazla istikrarsızlık ve daha fazla göç demektir. Suriye’de herkes, etnik kökenine ya da inancına bakılmaksızın aynı hak ve özgürlüklere sahip olmalı, yönetimde temsil edilmelidir. Bu eşitlik, hak ve özgürlükleri güvence altına alan güçlü bir anayasa, devletin birliğini ve toprak bütünlüğünü koruyan bir düzen, serbest ve adil seçimler yoluyla sağlanmalıdır. Türkiye’nin Suriye konusunda iki temel hedefi olmalıdır. Birincisi; Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve tüm toplumsal kesimlerin haklarının anayasal güvence altına alınmasıdır. İkincisi ve en önemlisi ise Suriye topraklarından Türkiye’ye yönelik hiçbir tehdide müsaade edilmemesidir." diye konuştu.

“Devam eden yaklaşık 3 bin savunma projesi, güncel ve acil tehditler dikkate alınarak yeniden değerlendirilmelidir"

Bir ülkenin milli güvenliğinin hukukun üstünlüğüne, güçlü ekonomiye, toplumsal barışa ve nitelikli insan kaynağına dayandığını söyleyen Bağcıoğlu, "Milli güvenliğimizin temelinde savunma planlama ve yönetiminin etkinlikle icrası da yer almaktadır. Bu çerçevede devam eden yaklaşık 3 bin savunma projesi, güncel ve acil tehditler dikkate alınarak yeniden değerlendirilmeli ve önceliklendirilmelidir. Ulusal bekayı doğrudan etkileyen kritik ve acil projeler gerekirse ilave kaynaklar tahsis edilerek hızlandırılmalıdır" dedi.

“Yaptırımların görünen yüzü F-35’dir”

Savunma sanayisi yönetiminde tehdit temelli ve sonuç odaklı bir yaklaşıma geçilmesi, yönetim yapısının siyasi saiklerden ve iç politika odaklı yaklaşımlardan arındırılması gerektiğini vurgulayan Bağcıoğlu, şunları kaydetti:

"Etkin, adil, denetlenebilir proje yönetimiyle kayırmacılıktan uzak personel yönetimi esas olmalıdır. Bölgemizde artan tehdit ortamı, diğer devletlerin hızlanan silahlanma çabaları ve muhtemel krizlerin millî menfaatlerimize doğrudan etkisi, son 15 yıldır muharip uçak tedarik edemeyen Türkiye’nin yürütülen üretim ve tedarik süreçlerini hızlandırmasını zorunlu kılmaktadır. CAATSA yaptırımlarının savunma sanayimizde birçok kritik projeyi etkilediği ve müteakip dönemde etkilemeye devam edeceği bilinmesine rağmen Aralık 2020’den bugüne kadar somut bir tedbir alınmamış olması da başlı başına yönetim zafiyetidir. Bu yaptırımların görünen yüzü F-35’dir ancak asıl sorun yaptırımlar nedeniyle savunma sanayimiz için hayati öneme sahip birçok kritik alt bileşenin tedarik edilememesidir" diye konuştu.

“Popülist ve iç politika amaçlı vaatlerin kurumların güvenilirliğini zedelemesine izin verilmemelidir”

Tüm olumsuzluklara rağmen Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın tecrübeli, iyi eğitimli ve fedakâr uçuşla bakım personeli sayesinde muharip hava gücünü ve caydırıcılığını muhafaza ettiğini belirten Bağcıoğlu, şöyle devam etti:

"Ancak harp silah ve araç teknolojileri yerinde saymamakta, çok hızlı şekilde gelişmektedir. Personelin tecrübe ve eğitimle telafi edemeyeceği teknolojik zafiyetlerin ortaya çıkacağı kritik eşiğe gelinmeden üretim, tedarik ve modernizasyon süreçlerinin bütüncül ve zamanında tamamlanması hayati önem taşımaktadır. Bu kapsamda, şu andan itibaren harekat ihtiyaç makamı olan Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın da görüşleri alınarak yapılması gerekenler açık ve nettir. Semalarımızdaki harekât ve teknolojik bağımsızlığımızın sembolü olan KAAN MMU projesinde gecikme yaşanmaması için her türlü tedbir alınmalıdır. ANKA-3 ve Kızılelma muharip insansız uçak sistemlerinin geliştirme süreçleri hızlandırılmalıdır. Karşılaşılan her türlü zorluğa rağmen F-16 Özgür-2 modernizasyonu kararlılıkla ilerletilmelidir. Typhoon tedarik sürecine planlama dâhilinde devam edilmelidir. CAATSA yaptırımlarının kaldırılması için her türlü diplomatik ve siyasi girişim yapılmalı, KAAN MMU ara dönem motorlarının teminiyle birlikte Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından belirlenecek sayıda F-35 tedariki için tüm imkânlar değerlendirilmelidir. Ön ödemesi yapılmış olan F-16 Blok 70 tedarikinde, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın ihtiyaçları doğrultusunda belirlenecek sayıda uçağın envantere alınması sağlanmalıdır. Ama her şeyden önce, sadece hava gücü projeleriyle ilgili değil, tüm savunma sanayi projelerinde gerçekçi hedefler ortaya koyulmalı, kamuoyu şeffaf bir şekilde, uygun kapsamda süreçler hakkında bilgilendirilmelidir. Popülist ve iç politika amaçlı vaatlerin kurumların güvenilirliğini zedelemesine izin verilmemelidir. 2030’lu yıllar için hedeflenen yapı ise ANKA ve Kızılelma MİUS’larıyla desteklenen KAAN, Typhoon, F-35 ve modernize edilmiş F-16’lardan oluşan dengeli ve çok katmanlı bir muharip hava gücü; havadan ihbar ve kontrol uçaklarını destekleyecek şekilde MURAD AESA radarıyla teçhiz edilmiş insansız hava araçları; nitelik ve nicelik bakımından güçlendirilmiş bir hava ulaştırma filosu olmalıdır.

“Milli güvenliği önceleyen yeterli kuvvet varlığının ve yüksek hazırlık seviyesinin hazır bulundurulması şarttır”

Anadolu Amfibi Hücum Gemisi dahil, dört gemiden oluşan Anadolu Türk Deniz Görev Kuvveti, 20 Ocak-16 Nisan 2026 tarihleri arasında Akdeniz, Atlantik Okyanusu, Kuzey ve Baltık Denizlerinde görev yapacaktır. Uzun süre önce belirlenen rotasyon planı çerçevesinde Türkiye, NATO Amfibi Görev Kuvveti Komutanlığı ve Çıkarma Kuvveti Komutanlığı görevlerini bir yıl süreyle yürütecektir. Bölgemizdeki kriz ve tehditler, alan dışı bölgelerde deniz görev kuvveti görevlendirilmesinde ittifak yükümlülükleriye millî güvenliğimiz arasında dikkatli denge kurulmasını önemli hale getirmektedir. Yurt savunmasında, milli güvenliği önceleyen yeterli kuvvet varlığının ve yüksek hazırlık seviyesinin idamesi ve hazır bulundurulması şarttır. Harekât kapsamında belirlenen NATO Angajman Kuralları, Millî Savunma Bakanlığı (MSB) tarafından titizlikle değerlendirilmeli, hassasiyetler dikkate alınarak gerekli görülen çekinceler ilgili NATO komutanlıklarına bildirilmelidir. Ayrıca bu görev kuvvetinin oluşturulma süreci, savunma planlaması ve savunma sanayi proje yönetiminde yapılan hatalı karar ve tercihlerin sahaya yansıyan sonuçlarını göstermesi açısından oldukça önemlidir.

Bu sorun alanlarını özet olarak belirtirsem; TF 2000 hava savunma muhribi, yani hava savunma zafiyeti. Deniz görev gruplarını ve özellikle Anadolu gibi yüksek değerli platformları hava tehditlerine karşı koruyacak Hava Savunma Muhribi projesi, onlarca yıldır acil ve kritik bir ihtiyaç olarak öne çıkmaktadır. Bu geminin inşası geç başlamış ve hizmete girişi gecikmiştir. Bu Deniz Kuvvetleri’nin hava tehdidine karşı hassasiyetini artırmaktadır. F-35 programının devam etmesi hâlinde, kısa kalkış ve dikey iniş kabiliyetine sahip en az 10-12 adet F-35B varyantı uçağın tedariki mümkün olabilecekti. Bu durumda TCG Anadolu, hafif uçak gemisi harekât kabiliyetine sahip bir platform olarak görev yapıyor olabilirdi. Deniz piyadelerinin ve malzemelerinin Anadolu’dan hedefe intikalini sağlayacak, yeterli nitelik ve sayıda nakliye helikopteri envanterde bulunmamaktadır. Bu durum Anadolu gibi üstün kabiliyetli bir geminin etkinliğini azaltmaktadır. Bunların hepsi savunma planlamasında, proje önceleklendirmesinde, harekat ihtiyaçlarının belirlenmesinde yaşanan zafiyetlerdir, geçmişten bu döneme devam eden sorunlardır.

“Divanhane’nin denizcilik tarihi müzesi ve kültür merkezi işleviyle yaşatılması en anlamlı saygı biçimidir”

İstanbul’un Kasımpaşa semtinde yer alan Divanhane Binası, yüzyıllar boyunca Osmanlı Bahriyesi’nin kurumsal hafızasını taşıyan, denizcilik geleneğinin mekâna yansıdığı istisnai alanlardan biridir. Cezayirli Gazi Hasan Paşa ve onun döneminde şekillenen Bahriye Teşkilatı’nın izleri, bu yapıyı sıradan bir tarihî eser olmaktan çıkararak Bahriye hafızasının asli unsurlarından biri hâline getirmektedir. Bu nedenle Divanhane’nin içinde bulunduğu tarihsel bağlam korunarak bir yıl önce teklif ettiğimiz gibi denizcilik tarihi müzesi ve kültür merkezi işleviyle yaşatılması; başta Cezayirli Gazi Hasan Paşa olmak üzere tüm leventlerin hatırasına gösterilebilecek en anlamlı saygı biçimidir. Bahriye tarihinin merkezinde yer alan bir yapının kendi özgün hafızasından koparılarak farklı bir simgesel işleve, örneğin müze veya benzeri kullanımlara yönlendirilmesi, denizcilik mirasının geri planda kalmasına yol açabilecek bir tercihtir. Bu tür işlevler için, tarihsel yükü daha sınırlı ve çok daha uygun mekânlar bulmak mümkündür. Bu birikmiş denizcilik mirasının bağlamından koparılmadan ve asli anlamı korunarak yaşatılması, bugün alınabilecek en sağduyulu ve kalıcı tercihlerden biri olacaktır.

“Muvazzaf ve emekli askerî personel yoksulluk, hatta açlık sınırının altında maaşlarla yaşam mücadelesi vermektedir”

Geçtiğimiz günlerde Ankara’da, Savunma Sanayi Yetenek Yönetimi Zirvesi yapıldı. Fedakâr Türk milletinin sağladığı katkıların ve onlarca yıllık emeğin ürünü olan milli savunma sanayimizle gurur duyuyoruz, TSK’nın envanterine girecek modern harp silah ve sistemlerinden övgüyle bahsediyoruz. Ancak bu silah ve sistemlere gerçek anlamda hayat veren; moral ve motivasyonu yüksek, aidiyet duygusu güçlü, liyakat sahibi ve iyi eğitimli personeldir, bu asla unutulmamalıdır. Bu gerçeğe rağmen bugün muvazzaf ve emekli askerî personelin önemli bir bölümü, özellikle emekli astsubaylar, emekli binbaşılar, uzman erbaşlar ve devlet memurları yoksulluk, hatta açlık sınırının altında maaşlarla yaşam mücadelesi vermektedir. Muvazzaf personelin barınma sorunu giderek ağırlaşmakta, bazı bölgelerde personel maaşının yarısından fazlasını kiraya vermek durumunda kalmaktadır. TSK’dan ayrılan uzman erbaşlar ve sözleşmeli erler için yasal ve sürdürülebilir bir istihdam mekanizması bulunmamaktadır. Özlük ve sosyal haklardaki adaletsizlikler, nitelikli personelin teminini ve elde tutulmasını ciddi biçimde riske atmakta, genç nesiller askerlik mesleğini giderek daha az tercih etmektedir. Bu tablo silah arkadaşlığı ruhunu zedelemekte ve doğrudan millî güvenlik boyutu olan yapısal bir soruna dönüşmektedir. ABD, İngiltere, Almanya başta olmak üzere, birçok ülke personel refahının askerî kapasitenin ayrılmaz bir parçası olduğunu görmüş ve bu alanda düzeltici tedbirleri almaya başlamıştır. Nitekim ABD Deniz Kuvvetleri, kaynak yetersizliği nedeniyle yeni bir firkateyn programını durdurmasına rağmen lojmanların bakım ve onarımı için 1,2 milyar doları tahsis etmiştir. Türkiye’de ise emekli astsubaylara verilen taahhütlerin yerine getirilmediği, istisnasız biçimde emekli askerî personelin yoksulluk sınırının altında maaş aldığı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Açlık sınırındaki askerî personelin mağduriyetinin göz ardı edilmesi ciddi bir adaletsizlik hissi yaratmaktadır. Bu sorunun yapılan talepler, daha önce verilen taahüdler çerçevesinde ivedilikle çözüme ulaştırılması zorunludur, bu bir milli güvenlik meselesidir. Türk askeri fedakârdır, gözünü kırpmadan ölüme gider, uykusuz kalır, aç kalır ancak bu fedakârlığın sınırında bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi, okutmak zorunda olduğu çocukları ve sürdürmek mecburiyetinde olduğu asgari bir yaşam düzeni vardır. Bu gerçek yok sayılarak fedakârlıklar istismar edilmemelidir.

“Şehit aileleri ve gazilerin sorunlarının çözümü için hazırladığımız 18 kanun teklifi hala TBMM gündemine alınmamıştır”

Kayseri’de ikamet eden bir gazimizin yaşadığı travmalar ve geçim sıkıntısının yarattığı ağır baskı altında, 10 yıl önce, 15 silah arkadaşını şehit verdiği otobüs durağında hayatına son verdiği haberi hepimizi derinden sarsmıştır. Son bir yıl içinde Türkiye’nin dört bir yanında, 112 il ve ilçede, 205 şehit ailesi ve gazi derneğini ziyaret ederek sahadaki gerçek sorunları tespit etmeye çalıştık. Er ve erbaş aileleriyle gaziler için yıllardır söz verilen emsal maaş uygulamasının hala hayata geçirilmemesi, kahramanlarımızın ve ailelerinin zorlu ekonomik şartlar altında yaşam koşullarını daha da ağırlaştırmaktadır. Emsal maaş en önemli sıkıntılardan biri şu anda. Sağlık, ulaşım, istihdam ve eğitim alanlarında tanınan haklar ise uygulamada ciddi aksaklıklarla karşı karşıyadır. Özellikle sağlık hizmetlerinde yaşanan sorunlar, gazilerin günlük yaşamını doğrudan etkilemektedir. Ortez ve protez hizmetleri için yalnız tek bir hastanenin yetkilendirilmesi, yapılan taleplere rağmen bölge hstanelerine bu yetkinin verilmemesi ve bu alanda karşılarına çıkarılan bürokratik engeller, gazilerimize reva görülen sessiz bir hak gaspıdır. Terörle mücadele sırasında yaralanmış ancak gazi sayılmamış kahramanlarımızın yıllardır dile getirdiği haklı talepler de hâlâ karşılıksızdır. Şehit aileleri ve gazilerin temel sorunlarının çözümü için 18 kanun teklifi hazırlanmış ancak bu teklifler hala TBMM gündemine alınmamıştır. Milli Savunma Komisyonu’nda bekletilmektedir. TBMM’yi bu vefa borcunu yerine getirmeye çağırıyoruz. Kimden geldiğine bakılmaksızın, şehit aileleri ve gazilerimizin haklarını savunan her yapıcı öneriyi destekleyeceğiz. Bir diğer önerimiz de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın mevcut yapısı yetersiz kalmaktadır. Şehit yakınları ve gazilerle ilgili tüm yetki ve sorumluluklar MSB’ye devredilmelidir.

“Yerle yeksan edilen askeri sağlık sisteminin bugün karar verilse dahi eski kabiliyetine ulaşması 8-10 yıl sürecek”

Son ama en önemli konulardan biri de askeri sağlık sistemidir. TSK’nın harekat kabiliyetini, şehit ailelerini ve gazileri doğrudan etkileyen bir zafiyettir şu anki durumu. Askeri sağlık sistemi konusu, basit bir hastane açma-kapama tartışması değil, doğrudan bir milli güvenlik sorunudur. Dünyada bu kadar yoğun harekât faaliyeti icra eden ve riskli bir coğrafyada bulunup da askeri sağlık sistemine sahip olmayan tek ordu TSK’dır. Maalesef açıklamalara, taahhütlere, yapılan çalışmalara rağmen bu konuda hala somut ilerleme sağlanamamıştır. Askeri sağlık sistemi bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Bu yapı birlik, kıta ve gemilerdeki birinci basamak muayene merkezlerinden başlayıp tam teşekküllü asker hastanelerine en tepede mükemmeliyet merkezi olarak görev yapan Askeri Tıp Akademisi’ne kadar uzanan bir zincir şeklinde yeniden kurulmalıdır. Harp cerrahisi, travmatoloji, yanık tedavisi, kimyasal biyolojik radyolojik nükleer (KBRN) savaşta savunma, sağlık desteği, dalış ve uçuş tabipliği gibi alanlar sivil tıptan farklı uzmanlık ve askeri disiplin gerektirir. Muharip personelle aynı dili konuşan, aynı üniformayı giyen, askeri hiyerarşiyi bilen sağlık personeli yetiştirilmesi zorunludur. Asker olsun, sivil olsun, kamuda olsun, özel sektörde olsun herkesin bu askeri sağlık sisteminin bir an önce tesis edilmesi yönünde aynı görüşe hakimken bu geciktirmenin anlamını değerlendiremiyoruz. Gerçekten büyük bir soru işareti. Sistemin yeniden tesisi için süratle gösterilecek siyasi irade şarttır. Beş saniyelik bir imzayla yerle yeksan edilen askeri sağlık sistemi, eğer bugün karar verilse dahi eski kabiliyetine ulaşması en az 8-10 yıl sürecektir.”

“Teröristle mağdur olan sivil halkın ayrılarak insani yardımın bir an önce ulaşması lazım”

Bağcıoğlu, açıklamalarının ardından basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Bağcıoğlu, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Suriye’deki son duruma ilişkin yaptığı açıklamada, bölgeye insani yardımların ulaştırılması için Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın açılmasına ilişkin yaptığı çağrıya dair şunları söyledi:

“Sayın Genel Başkan’ın belirttiği husus o bölgede yaşanan, teröristleri ayrı tutarak, sivil halkın yaşadığı insanlık dramına karşı bir çözüm önerisi. Yardımların bir an önce ulaşması lazım. Birleşmiş Milletler de bu konuda gerekli girişimlerde bulunuyor. Ama Sayın Genel Başkan’ın belirttiği hal tarzı en kolay ve en uygun çözüm. Savaşanla veya teröristle mağdur olan sivil halkı ayırarak gerekli yardımların gönderilmesi.”