30.09.2026
30.09.2026
Cumhuriyet Halk Partisi Sözcüsü Müslim Sarı:
- “Türkiye tüm zamanların en yüksek reel kesim döviz pozisyon açığını verdi; 211 milyar dolarlık bu açık reel sektör firmaları için devasa bir risk oluşturmaktadır.”
- “Eşel Mobil sisteminin sona ermesiyle vergi kaybı yaşanacak, benzin ve mazota 12 ila 16 lira zam gelecek; akaryakıtın 100 lirayı geçmesiyle 2027 enflasyon hedefi çökmüştür.”
- “Borsa ve fon yolsuzluğuna 11 ay boyunca göz yuman kurum yöneticileri ve arkalarındaki siyasal irade hesap vermeden, sadece manipülatörleri adli süreçlere tabi tutarak bu mesele kapatılamaz.”
- “ABD’nin Irak’tan çekilmesini bölgesel bir aktör olma açısından olumlu buluyoruz ancak terör örgütlerinin güçlenme riskine karşı güvenlik makamlarımız teyakkuzda olmalıdır.”
- “Halkın iradesiyle seçilip iktidar saflarına geçen belediye başkanlarının yaptığı siyasal hırsızlıktır, siyasi yankesiciliktir; bu ahlaki çöküşün referansları da öz eleştiri yapmalıdır.”
- “Ataşehir Belediyesi meclis üyelerinin transferi sonrası yeni bir operasyon ve kayyum/vekil hazırlığı mı yapılıyor? Önümüzdeki günlerde Ataşehir’e dikkat edin.”
- “Parti tüzüğüne ve kurumsal kimliğimize aykırı hareket eden Sancaktepe, Sarıyer, Kadıköy, Konyaaltı ve Alanya belediye başkanlarımızı kesin çıkarma talebiyle tedbirli olarak disipline sevk ettik.”
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Müslim Sarı, Genel Merkez’de düzenlenen Merkez Yönetim Kurulu (MYK) toplantısının ardından basın mensuplarının karşısına geçti. Toplantıda alınan kararları ve öne çıkan başlıkları kamuoyuyla paylaşan Sarı; ekonomideki kırılganlıklardan borsa ve fon yolsuzluklarına, benzin zamlarından dış politikaya, belediye başkanlarının parti değişimlerinden disiplin sevklerine kadar çok sayıda kritik konuda değerlendirmelerde bulundu.
CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Müslim Sarı, basın toplantısında şunları söyledi:
Sayın basın mensupları, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bugün yine olağan olduğu üzere saat 14.00'te MYK toplantımız başladı ve şu an itibarıyla de sona ermiş bulunuyor. Ben de MYK'daki gündemimizi, tartışma konularımızı, hem ülkenin gündemine dair hem parti gündemimize dair aldığımız kararların bir kısmını sizlerle paylaşmak üzere huzurlarınızdayım.
Yine alışık olduğumuz üzere kendi MYK'mızda ülkenin gündemi bizim her zaman en fazla önceliklendirdiğimiz konu. Dolayısıyla yine ülkenin gündemine ilişkin değerlendirmeler MYK'nın önemli bir kısmını oluşturdu. Burada iktisadi değerlendirmeler, dış politikaya ilişkin değerlendirmeler bizim ana değerlendirmelerimiz oldu.
“REEL SEKTÖR DÖVİZ POZİSYON AÇIĞI TÜM ZAMANLARIN REKORUNU KIRARAK 211 MİLYAR DOLARA ULAŞTI”
Ekonomiyle ilgili bazı önemli analizler yapıldı. Bunları ben zaman zaman burada sizlerle de paylaşıyorum ama bir kez daha altını çizmemiz gereken ve uyarı niteliğinde olan bazı veriler ortaya çıktı ve bu verileri değerlendirme fırsatı bulduk. Bunlardan biri, yine daha önce burada yaptığımız basın toplantısında sizlerle paylaşmıştık, reel sektör döviz pozisyon açığı. Reel sektör döviz pozisyon açığının temmuz rakamları açıklandı. Döviz pozisyon açığı nedir? Döviz pozisyon açığı; firmaların döviz varlıklarıyla döviz yükümlülükleri arasındaki farktır. Eğer yükümlülükler varlıklardan fazlaysa açık veriyorsunuz demektir. Bu şöyle bir şey: Cebinizde 100 dolar var ama 150 dolar borcunuz var, siz 50 dolar açık veriyorsunuz yani döviz kuruna karşı kırılgansınız demektir. Bu sizin döviz kuruna karşı kırılganlığınız; ulusal para değer kaybettiğinde, yani dövizin değeri arttığında zarar yazacaksınız demektir. Dolayısıyla döviz pozisyon açığının belli seviyelerde kalması ülkeler açısından önemlidir. Ancak temmuz itibarıyla Türkiye tüm zamanların en yüksek reel kesim döviz pozisyon açığını vermiştir. Ne kadar? 211 milyar dolar! Yani reel sektörde yer alan firmaların döviz varlıkları, döviz yükümlülüklerinden 210 milyar dolar daha az. Bu, bundan iki yıl önce 64 milyar dolarmış; yani 150 milyar dolar artmış. Bu ne demek? Eğer ulusal para %10 değer kaybederse, sözgelimi dolar 50 liradan 55 liraya çıkarsa, bu 221 milyar dolarlık açığın karşılığı bu reel sektör firmalarına tam 20 milyar dolar zarardır; bilançosunda negatif bir unsurdur.
“MERKEZ BANKASI KURU TUTMAK İÇİN İKİ HAFTADA 10 MİLYAR DOLARA YAKIN DÖVİZ SATTI”
Dolayısıyla çok ciddi bir risk altındadır reel sektör firmaları. 2001 krizinden farklı olarak, 2001 krizinde bankacılık sistemi yani finansal sektör döviz pozisyon açığıyla karşı karşıyaydı. Sonra BDDK kuruldu; bu açıklar izleniyor ve denetleniyor. Ama reel sektör firmaları, doğrudan üretim yapan firmalar denetlenmiyor. Onları izleyen bir kurum yok, onları zorlayan bir kayıtlar söz konusu değil. Dolayısıyla bu kez doğrudan doğruya reel sektör firmalarının büyük bir risk ile karşı karşıya kaldığını görüyoruz. Hele ki bu dönemde —birazdan belki ayrıntılarını konuşuruz— bu fon rezaletiyle, bu fon skandalıyla, bu fon yolsuzluğuyla para piyasalarından çıkan kesimlerin dövize yönelebilme ihtimalinin olduğu bir zamanda ve zeminde reel sektör firmalarının döviz pozisyon açıkları son derece düşündürücüdür. Zaten görüyoruz Merkez Bankası rezervlerinden... Merkez Bankası piyasaya girerek döviz çok yukarıya çıkmasın diye piyasaya döviz satıyor. Şimdi bunun miktarı 9,4 milyar dolar. Yani son iki haftada Merkez Bankası 10 milyar dolara yakın döviz sattı. Neden? Döviz kurları fazla yukarı çıkmasın diye, ulusal para fazla değer kaybetmesin diye... Özellikle para fonlarından çıkan, borsadan çıkan yatırımcıların ellerindeki likit fonları dövize yatırmalarının döviz üzerinde yaratacağı etkiyi en aza indirgemek üzere. Dolayısıyla biz aslında bu fon yolsuzluğunun etkilerini yavaş yavaş görmeye başlıyoruz. Bir ayda Merkez Bankası rezervlerindeki değişiklik bunun bir göstergesi.
“BORSADAKİ 586 ŞİRKETİN PİYASA DEĞERİNDE 100 MİLYAR DOLARLIK KAYIP YAŞANDI”
Bir başka önemli olan konu, borsaya kote olmuş 586 tane şirketin piyasa fiyatında ortaya çıkan değişiklik. Bakınız, son bir ayda 4,8 trilyon lira yani yaklaşık 100 milyar dolar kadar bu şirketlerin piyasa değerlerinde kayıp oldu. Bu inanılmaz bir rakam. Türkiye'nin millî gelirinin 1,6 trilyon dolar civarında olduğunu düşünecek olursak, yani %5'in, %6'nın üzerinde bir değer kaybıdır. Bu inanılmaz bir değer kaybıdır ve böyle bir değer kaybını son zamanlarda yaşamadık.
“EŞEL MOBİL SONA ERİYOR: BENZİN 100 LİRANIN ÜZERİNE ÇIKACAK, ENFLASYON HEDEFLERİ ÇÖKTÜ”
Yine bizim MYK'da değerlendirdiğimiz konulardan biri, bildiğiniz üzere benzin fiyatları ve Eşel Mobil sisteminin 1 Ekim'den itibaren sona erecek olması. Şimdi bildiğiniz üzere uluslararası piyasalarda ya da yurt içi piyasalarda ortaya çıkan ani fiyat değişikliklerinin benzin üzerinde, nihai tüketicinin kullandığı mazot üzerinde, benzin üzerinde etkisini, bu olumsuz etkisini sınırlandırmak üzere bunlardan alınan ÖTV'lerin ve bazı vergi kalemlerinin Eşel Mobil sistemi çerçevesi içerisinde telafi edici bir biçimde kullanılarak fiyatların çok yükseğe çıkartılmamasıyla ilgili bir sistemimiz var. Şimdi bu sistemimiz yaklaşık 400 milyar lira civarında vergi kaybına neden oldu. Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Eşel Mobil sistemi çerçevesinde bütçelerimizden yapmış olduğumuz fedakârlık, yani benzin çok yukarı çıkmasın diye yapmış olduğumuz fedakârlık sebebiyle biz 400 milyar dolar vergiden vazgeçmiş olduk ve 1 Ekim tarihi itibarıyla bu sona erecek. Bunun sona eriyor olmasının doğrudan doğruya benzin ve mazot fiyatları üzerinde hemen yarından başlayarak, belki bir gün sonradan başlayarak 12 liralara, 15 liralara, 16 liralara varan çok yüksek miktarda artışların olacağını görüyoruz. Bunu bugünden görme şansına sahibiz. Eşel Mobil sistemi geçici bir sistemdir, kalıcı bir çözüm yaratmamaktadır, vergi kaybına neden olmaktadır ve bir yerde bitecekti ve bu da 1 Ekim tarihi itibarıyla sonlandırıldı. Sonuçta ne oldu? Sonuçta biz benzin fiyatlarını yine istediğimiz yerlerde tutamayacağız ama karşılığında da 400 milyar liralık bir vergi gelirinden vazgeçeceğiz; yani vergi kaybıyla karşı karşıya kalacağız. Önümüzdeki günlerde benzin fiyatlarının 100 liranın üzerine çıkması çok mümkün görünüyor. Dolayısıyla enflasyon hedeflerinin herhangi bir şekilde tutması söz konusu değildir. Daha bugünden OVP'nin 2027 yılı için ortaya koyduğu %21'lik enflasyon hedefinin tutmayacağı anlaşılmıştır. Dolayısıyla bu %21 üzerinden hesap yapanlar, bu %21 üzerinden işçiye, memura, emekliye zam hesabı yapanlar bu hesaplarını gözden geçirsinler, bundan vazgeçsinler. Çünkü enflasyonun %21 civarında olacağına hiç kimse inanmıyor; ne hanehalkı inanıyor ne reel sektör inanıyor ne finansal sektör inanıyor. Bence bu hedefi koyanlar da inanmıyor; yani Merkez Bankası da inanmıyor, Cumhur İttifakı da inanmıyor, Cumhurbaşkanı da inanmıyor. Dolayısıyla kimsenin inanmadığı bir şey için bu kadar çok plan yapmaya, hesap yapmaya gerek yok.
“SIFIR AÇLIK VE SIFIR YOKSULLUK PROJESİ CHP İKTİDARININ EN ÖNEMLİ VAADİDİR”
Şimdi bugün tabii yine ekonomide önemli bir gösterge daha açıklandı. Bu, özellikle dar gelirli vatandaşlarımızın sıklıkla takip ettiği, izlediği açlık sınırları... Yani bizim Türk-İş'in açıkladığı dört kişilik bir hanenin açlık, yoksulluk ve tek başına yaşayan bir bireyin yoksuluk sınırları... Bunlara baktığımız zaman açlık sınırının 37 bin 801 liraya çıktığını görüyoruz. Öyle anlaşılıyor ki yıl sonunda bu rakam 40 bin lirayı geçecek. Dört kişilik bir hanenin yoksulluk sınırı ise 123 bin liraya ulaşmış durumda. Bu rakamın da 150 bin liralara yakın bir yerde olacağını anlıyoruz. Tek başına yaşayan bekar bir bireyin maliyeti, yaşam maliyeti de 48 bin 800 lira; yani 50 bin liraya dayandı. Şimdi dolayısıyla ücretlere dönüp buradan yeniden baktığımız zaman son derece komik kaldığını görüyoruz. En düşük memur maaşının, en düşük emekli maaşının 23 bin lira olduğu bir yerde, açlık sınırının 40 bin lira olduğu bir yerde bu maaşın ne kadar komik hâle geldiğini bugünden görmek ve değerlendirmek mümkündür.
Biz Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında, önümüzdeki dönemde hiçbir bireyin yatağa aç girmemesi için bir "sıfır açlık" projesi çerçevesinde hiç kimsenin aç olmayacağı, hiçbir ücretin açlık sınırı altında kalmayacağı bir Türkiye vaat ediyoruz. Aynı zamanda beş yıllık bir iktidarın sonunda da yoksulluk sınırının altında hiçbir aile kalmayacağı bir yapı öneriyoruz; buna da "sıfır yoksulluk" diyoruz. Dolayısıyla iktidara geldiğimizde hemen uygulayacağımız ücret politikasıyla ve ücret zamlarıyla, gelirler politikasıyla "sıfır açlık", peşinden de ilk dönem sonrasında "sıfır yoksulluk" projesi bizim Cumhuriyet Halk Partisi'nin en önemli projelerinden biridir.
“BEŞTEPE TOP ÇEVİRİYOR: ON BİR AY VURGUNA GÖZ YUMAN SPK BAŞKANI O MASADA OTURUYOR”
Yine bizim bugün değerlendirdiğimiz konulardan biri hiç kuşku yok ki fon yolsuzluğu. Bu konu Türkiye'nin gündemindedir, birçok boyutuyla tartışılmaktadır. Esasen Türkiye'nin gündemine, Türkiye dışında bir faktörle gelmiştir; yani komik olan budur, değerlendirilmesi gereken budur. Uluslararası endeks sağlayıcıları bu fonlarda ortaya çıkan dengesizliği bize söylememiş olsalardı, bize bildirmemiş olsalardı belki bu düzen böyle devam edecekti. Ama bu uluslararası fon sağlayıcılarının yapmış oldukları uyarılar neticesinde —ki burada da birtakım söylentiler var, daha önce de bunu sizlerle paylaşmıştım— Hazine ve Maliye Bakanının "Ben bunun hepsinin farkındayım, hepsini görüyorum. Burada manipülasyon var, manipülatif birtakım işlemler var ama benim bunları değerlendirmeye, bunları engellemeye gücüm yetmiyor. Ey yabancı fon sağlayıcıları, Londra'daki dostlarımız, arkadaşlarımız; böyle bir durum söz konusudur, bari siz söyleyin de sizin söylemeniz sayesinde bu iş Türkiye'nin gündemine gelsin" biçiminde bazı anekdotların, bazı söylentilerin de Ankara'da dolaştığını biliyoruz. Şimdi ne oldu? Bu konu tabii çok boyutlu bir konu ve çok boyutlarıyla tartışıldı ve konuşuldu. En nihayetinde Beştepe'de dün bir toplantı yapıldı. Bu toplantının sonuçlarına baktığımız zaman beş tane önemli karar alındığını görüyoruz: Bu kararlardan biri Fon Koordinasyon Kurulu'nun kurulması. Diğeri, Devlet Denetleme Kurulu'nun inceleme ve denetim yapmaya başlaması. Biliyorsunuz Sayın Kılıçdaroğlu bu konuyla ilgili daha ilk günden Devlet Denetleme Kurulu'nu göreve çağırmıştı. Yedi maddelik bildirinin aslında görünmeyen, aşağıda duran sekizinci maddesi de bunu içeriyordu. Nihayet Devlet Denetleme Kurulu göreve çağrılmış; ancak tabii iş işten geçtikten sonra... Peki sonradan öğreniyoruz ki Devlet Denetleme Kurulu'nun başkanı da aslında Borsa İstanbul'un yönetim kurulunda yer alıyor. Her ne kadar istifa ettiğine ilişkin söylentiler varsa da bu bir şeyi değiştirmez. Çünkü bu kişi kendi dönemini de denetleyecek. Yani istifa etmiş olsa bile kendi döneminde yönetimdeyken ortaya çıkan durumları denetleyecek. Bu asla kabul edilemez. Denetim elemanlarının, kamudaki denetim elemanlarının denetlediği kurumlarla herhangi bir yönetsel ilişki içine girmemesi şarttır. Bu denetimin özündedir. Böyle bir şey olmamalıdır, söz konusu değildir. Katılımevim ve BirEvim'in Emlak Katılım Bankasına devri meselelerini konuşmuşlar dün. Hak sahiplerine ödeme için yol haritasını konuşmuşlar. İşte denetim elemanlarının güçlendirilmesi, denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi için idari ve hukuki düzenlemeleri konuşmuşlar.
Peki bunların hepsini konuşmuşlar da sorgulamaya tabi olan, adli süreçlere muhatap olan kişilerin sadece ve sadece manipülasyon yaptıkları değerlendirilen ya da bu fonlardan yüksek miktarlarda kârlar elde ettiği değerlendirilen kişiler olması, ancak burada hiçbir kurumsal sorumluluğun tanımlanmıyor olması ve bu kurumsal sorumluluğun arkasındaki siyasal sorumluluğun hiçbir biçimde ele alınıyor olmaması çok komiktir. Açıkçası kamuoyunun beklentileri bu değildir, top çevirmektedir Beştepe, Beştepe konunun etrafında dolanmaktadır, top çevirmektedir.
On bir ay boyunca fonlardaki bu yolsuzluğa, usulüne uygun olmayan bu işlemlere göz yuman Sermaye Piyasası Kurulu'nun başkanı utanmadan, kızarmadan Beştepe'de yapılan toplantıya katılmakta ve o masada oturmaktadır. Şimdi buradaki suçlular sadece bu manipülasyonları yapanlar mı, buradan para kazananlar mı? Denetleme görevini yerine getirmesi gereken ama bu görevi yerine getirmeyen kurumlar hesap vermeyecek mi? Bu kurum yöneticileri —yani Sermaye Piyasası Kurulundan tutun borsaya kadar, Takasbank'tan tutun diğer kurumlara kadar— buna göz yuman, suçun parçası olan, eğer ortada bir suç varsa suçun parçası olan bu kurumlar hesap vermeyecek mi? Bu kurumların buna göz yummasına olanak sağlayan bir siyasal irade varsa bunun arkasında —ki olduğuna ilişkin ciddi emareler var— bunlar hesap vermeyecek mi? Bunları tartışmayacak mıyız, bunlar konuşulmayacak mı, bunların mal varlıklarına el konulmayacak mı? Ama bunları yapmak yerine sadece ve sadece "Biz Beştepe'de bir kurul topladık, iki tane katılım firmasını bir katılım firmasına bağlıyoruz, Devlet Denetleme Kuruluna inceleme yetkisi veriyoruz, artık onlar da incelemeye başlayabilir, hak sahipleri için yol haritası belirledik" deyip duruma el mi koymuş oluyorsunuz? Bu çok komiktir, bu gülünçtür, bu Türkiye'yle dalga geçmek demektir. Böyle bir şey asla söz konusu değil. Dolayısıyla samimi olmaya davet ediyorum, bu kurumsal çürümüşlüğe müdahale etmeye davet ediyorum. Sayın Cumhurbaşkanı diyor ki: "Burada kimin sorumluluğu varsa, kim bu işin paydaşıysa bundan hesap soracağız, kimse bundan kaçamayacak." E Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı yanı başında oturuyor! On bir ay boyunca göz yuman kişi orada duruyor. Mehmet Şimşek 11 ay önce "Burada manipülasyon olduğunu değerlendiriyorum" dediğinde 11 ay boyunca buna müdahale edemiyor oluşunun arkasında —eğer müdahale etmiyorsa kendisinin istifa etmesi gerekir, ama edemiyorsa— o zaman müdahale edemiyor oluşunun arkasındaki mekanizma ne? Cumhurbaşkanının bunu sorgulaması gerekir, bunu çıkartması gerekir, buradaki kurumsal sorumlulukları, buradaki kurumsal çürümüşlükleri değerlendirmesi gerekir. Yargının da buna bakıyor olması gerekir. Sadece manipülasyon yaptığı değerlendirilen kişileri kovuşturmalarla adli süreçlere tabi tutarak, bunların mal varlıklarına el koyarak bu meseleden kaçamayız, çözemeyiz bu sorunu. İleride ortaya çıkabilecek daha büyük sorunlara yol vermemek açısından bütüncül bir biçimde konuya yaklaşıyor olmanın son derece önemli olduğunu değerlendiriyoruz. Bu konu bizim daha gündemimizdedir. Sürekli tartışıyoruz, sürekli bunun finansal boyutlarıyla ilgili değerlendirmeler alıyoruz. Bununla ilgili bir kurulumuz var, bu kurulumuzda da bu konu sürekli değerlendiriliyor, sürekli yeni boyutlar ortaya çıkıyor; bunları da yakından inceliyoruz.
“ABD’NİN IRAK’TAN ÇEKİLMESİ FIRSATLAR BARINDIRSA DA TERÖR UNSURLARINA KARŞI RİSK TAŞIMAKTADIR”
Tabii bizim yine MYK olarak gündemimizde olan konulardan biri de kuşkusuz dış politika. Dış politika bizim her MYK'mızın ana unsurlarından biri. Dünya çok hızlı değişiyor, Türkiye'nin etrafında çok önemli değişiklikler oluyor. Türkiye bir ada ülkesi değil Pasifik'te, çok çatışmalı bir bölgenin içinde. Dolayısıyla her zaman siyasetin takip etmesi gereken önemli gelişmeler söz konusu. Bunlardan iki tanesini örnek verecek olursak: 2024 yılında yapılan bir anlaşma sebebiyle 30 Eylül tarihi itibarıyla —yani bugün itibarıyla— Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak'tan çekilmesi sürecinin tamamlanması... Bu sürecin önemli olduğunu değerlendiriyoruz. Bu sürecin Türkiye'nin bu bölgede bir aktör, bir siyasal aktör olabilmesi bakımından, bir jeopolitik, diplomatik ve ekonomik alan açabilmesi açısından Amerika Birleşik Devletleri'nin çekilmesinin Türkiye açısından olumlu bir alan olduğunu ve Türkiye açısından olumlu gelişmelere sahne olacağını değerlendiriyoruz. Ama hiç kuşku yoktur ki riskleri de vardır bu sürecin. Yani Amerika Birleşik Devletleri'nin bu bölgeden çekilmesinin, bölgedeki terör unsurlarının —yani IŞİD, PKK, PYD ya da Haşdi Şabi gibi— yeniden güçlenmesi, bu konuda Türkiye'ye tehdit oluşturabilecek görüntüler, yapılar oluşturması da bir risk unsuru olarak güvenlik makamları tarafından, Dışişleri tarafından yakından takip edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Erbil ve Bağdat arasında kurulmuş dengenin, Amerika tarafından kurulan dengenin bozulabilme ihtimalini de bir risk faktörü olarak değerlendiriyoruz. Yine aynı şekilde bizim açımızdan orta vadede önemli olan Kalkınma Yolu Projesi'nin güvenliği ve istikrarı açısından da bir risk oluşturabilir. Bütün bu riskleri göz önünde bulundurmuş olmakla beraber, Türkiye'nin doğrudan doğruya Irak'la, bölgesel Kürt yönetimiyle ve bu bölgeyle Amerika olmaksızın ilişki kurabilecek bir bölgesel aktör olabilecek bir gelişme olarak da değerlendiriyoruz.
“RUSYA’NIN NÜKLEER SİLAH KULLANMA EŞİĞİNİN DÜŞMESİ BÖLGEMİZ İÇİN BÜYÜK RİSKTİR”
Yine mesela çok fazla kamuoyunda tartışılmadı ama ülkemizin güvenliği açısından ve bölgemizin güvenliği açısından çok önemli bir gelişme daha oldu: Bu da Kaliningrad dediğimiz bölgede —ki bu bölge bildiğiniz üzere Rusya Federasyonu'na ait, Baltık'ta bulunan ama Rusya'yla bağlantısı olmayan bir eksklav bölge— bu eksklav bölgede NATO'nun... Rusya'nın bu bölge üzerinden NATO'yla çatışma ihtimali karşılığında Rusya'nın gerektiğinde nükleer silah kullanabileceğini söylüyor olması, bunu çok sıklıkla dile getiriyor olması; özellikle Rusya Federasyonu'nun çatışmayla karşı karşıya kaldığında nükleer silah kullanma konusundaki eşiğinin bir hayli düşmüş olduğunu da bize gösteriyor. Bu bizim için son derece önemli. Rusya'nın komşusu olan, dünyanın en büyük ikinci nükleer gücü olan bir ülkenin nükleer silah kullanma meselesini bu kadar kolay biçimde söyleyebiliyor olması, bunu ihtimaller arasına alabiliyor olmasını bölge için büyük bir risk olarak değerlendiriyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'nin güvenlik makamlarının, dış ilişkilerinin de yine bu konuyu çok yakından takip etmesi gerektiğini düşünüyoruz. MYK'mızda bu konu yine çok boyutlu biçimde ele alındı.
“ABANT KAMPINDA SİYASİ AHLAK YASASI TEKLİFİMİZİN ARKASINDA OLDUĞUMUZU VURGULADIK”
Bunun ötesinde partimize ilişkin bazı değerlendirmeler, parti iç işlerimize ilişkin bazı değerlendirmeler ve kararlar da alındı. Bunlarla ilgili de yine sizleri bilgilendirelim. Bir defa her şeyden önce hafta sonu Abant'ta yaptığımız kamp sonuçlarıyla beraber değerlendirildi. Bildiğiniz üzere bu kamp bizim milletvekili çalışma kampımız ama biz de Cumhuriyet Halk Partisi'nin MYK'sı ve parti mensupları olarak bu sürece katıldık. Burada çok içerikli bir tartışma ortamı oldu. Sadece parti meseleleri değil, ülke gündemi de konuşuldu. Bu çerçevede bu fon yolsuzluğu meselesi yine bizim önemli gündem maddelerimizden biriydi. Siyasi ahlak yasası bizim üzerinde durduğumuz konulardan biri oldu ve Türkiye'de siyasi ahlak teklifini ilk dile getiren parti olarak Cumhuriyet Halk Partisi'nin bu teklifin sonuna kadar arkasında olduğu ve bugün içine düştüğümüz çürümüşlüğün —yani hem kurumsal çürümüşlüğün hem siyasal çürümüşlüğün— düzelebilmesi, buranın yeniden ele alınabilmesi için böyle bir yasal düzenlemenin Türkiye'de ciddi bir eksiklik oluşturduğunu ve bu eksikliği ortadan kaldırmak üzere Cumhuriyet Halk Partisi'nin bu konudaki teklifinin mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini ele aldık. Yine ekonomiyle ilgili, yerel yönetimlerle ilgili ve dış politikayla ilgili de değerlendirmeler yapıldı, saha çalışmaları değerlendirildi. Özellikle milletvekillerinin parlamentonun açılmasından sonra Anadolu'da yapacağı çalışmalar, özellikle sahada, alanda yapmış olduğu çalışmalar, bunlarla ilgili programlar yapıldı.
Yine bildiğiniz üzere Meclis —Türkiye Büyük Millet Meclisi, Gazi Meclisimiz— yarından itibaren açılıyor. Yarından itibaren yapılan törenlere Sayın Genel Başkanımızın hem Genel Kurul çalışmasına, Genel Kuruldaki törene, konuşmalara; hem de akşam yapılacak resepsiyona katılacağını buradan duyurmak isteriz. Dolayısıyla bu yine MYK'mızın gündeminde ele alınan konulardan biri oldu.
“SEÇİLMİŞ BELEDİYE BAŞKANLARININ İKTİDARA KAYMASI SİYASAL HIRSIZLIKTIR”
Hiç kuşku yok ki yerel yönetimlerle ilgili de Cumhuriyet Halk Partisi'nin içinde bulunduğu ya da Cumhuriyet Halk Partisi'yle ilgili çok önemli gelişmeler oluyor, bunlar yine ele alındı. Bildiğiniz üzere bu hafta daha önceden Cumhuriyet Halk Partisi'nde halkın oyuyla gelmiş belediye başkanlarımızın AKP'ye katılım sürecini yaşadık. Bu belediye başkanlarımız beş tane ama bunlardan iki tanesi Cumhuriyet Halk Partisi'nden daha önce istifa etmişti; yani Çerkezköy ve Şenkaya Belediyesi. Onun dışında hâlen Cumhuriyet Halk Partisi üyesi olup da AKP'ye geçen üç tane belediye başkanımız oldu: Çiğli, Balıkesir Marmara Adası ve Elmalı Belediyesi... Yine başka belediyelerden de, başka partilerden de transfer yaptı AKP. Şimdi dolayısıyla bu konu hep bizim gündemimizde olan, hep tartıştığımız konular. Meselenin birden fazla boyutu var. Bunu her seferinde söylüyorum, bu vesileyle yeniden söyleyeyim: Cumhuriyet Halk Partisi'nin oylarıyla, halkın iradesiyle seçilmiş olan bu belediye başkanlarının siyasal iktidara kayması, gitmesi; yani muhalefet çizgisinin dışında, siyasal iktidarı eleştirdikleri, kendi varlık sebebi olarak gördükleri, kendi siyasal pozisyonlarını iktidarın karşısında konumlandırdıkları bir yapıya doğru gidiyor olmaları çok açık biçimde bir siyasi hırsızlıktır! Yani çok açık deyimiyle bu bir siyasal hırsızlıktır, bir siyasi yankesiciliktir. Bu bir ahlaki sorundur, yani meseleyi sadece bir siyasi sorun olarak da görmüyoruz; gerçekten bunu bir ahlaki sorun olarak da görüyoruz ve ahlaki sorun olarak da değerlendiriyoruz. Bu arkadaşlarımız hangi vesileyle, hangi gerekçeyle, hangi motivasyonla iktidar partisinin saflarına katılıyor olurlarsa olsunlar, bu gerekçelerin hiçbir karşılığı, hiçbir meşruiyeti olamaz. Yani biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bunu asla ve kat'a kabul etmiyoruz.
Şöyle şeyleri anlayabilirim: Cumhuriyet Halk Partisi içinde bulunan belediye başkanları, Cumhuriyet Halk Partisi içindeki parti içi tartışmalardan etkilenerek, bunu doğru bulmayarak, kendine göre bir siyasal değerlendirme yaparak, bizi butlan olarak ilan ederek, "Sizinle biz çalışmak istemiyoruz, artık böyle bir zihniyetin içinde yer almak istemiyoruz" diyerek bizden ayrışıp adına "Yeni Parti" dediğimiz bir siyasal hareketin içinde yer alıyorlarsa bunun yine kısmen bir gideri vardır arkadaşlar; bu kısmen anlaşılabilir bir şeydir. Ama kalkıp 50'ye yakın belediye başkanının Cumhuriyet Halk Partisi'nden ayrılarak seçildikleri yani meşru oldukları, meşruiyetlerini aldıkları siyasal partiden koparak, ayrılarak, bu tabandan koparak, ayrılarak AKP'ye gidiyor olmaları, iktidar partisine gidiyor olmalarının hiçbir açıklaması olamaz. "Bunlar bizi tehdit ediyorlar", "Bizim siyasal aidiyetimiz zaten Cumhuriyet Halk Partisi'nin içinde değildi" gibi gerekçeler anlamlı, geçerli, kamuoyunu ikna edici, kamuoyu vicdanında karşılık üreten gerekçeler olamaz.
“‘HEPSİNİ BEN SEÇTİM’ DİYEN ZİHNİYET 50 BELEDİYE BAŞKANI GİDERKEN SORUMLULUK ALMALI”
Ancak meselenin tabii bir de öbür boyutu var. Genelde bu boyutu konuşurken öbür boyutu çok konuşmuyoruz ama ben her seferinde bunu dile getiriyorum, her seferinde bunun altını çiziyorum. Çünkü orta ve uzun vadede siyaset eğer arınacaksa bu siyasi kararlarda söz sahibi olan herkesin de öz eleştiri yapması gerektiğine inanıyoruz. Dolayısıyla bu belediye başkanlarını Cumhuriyet Halk Partisi'nin içinden seçilerek, onun tabanından oy alarak, destek alarak bir siyasal mühendislikle, bir siyasal yankesicilikle, bir siyasal hırsızlıkla, hatta ahlaksızlıkla iktidar partisine doğru giderken bu belediye başkanlarımızı seçenlerin, buraya referans olanların hiçbir günahı ve kabahati yok mu? Hiç kimse öz eleştiri yapmayacak mı? Siyaset kurumu bir öz eleştiri sürecini çalıştırmayacak mı arkadaşlar? Öz eleştiri yapmadan nereye kadar gidebiliriz? Bir gazeteci arkadaşımız sormuştu geçenlerde, demiştik: "Ya siz öz eleştiriyi sadece sizden önceki dönemle mi ilişkilendiriyorsunuz?" Hayır, Özgür Özel ve arkadaşlarından önce belediye başkanı olmuş bazı arkadaşlarımız da AKP'ye gittiler, biliyorsunuz. Dolayısıyla bu öz eleştiri herkes için geçerli, bizim için de geçerli. Ama daha birkaç gün önce "Ne CHP'si kardeşim, bu belediye başkanlarının hepsini ben seçtim" diyen bir zihniyet, 50'ye yakın belediye başkanı AKP'ye giderken niye susuyor? "Evet, ben seçtim, sorumluluk benimdir" niye diyemiyor? Bu nasıl bir pişkinlik! Biz bütün bunun günahını tamamen bu belediye başkanlarımıza mı yükleyeceğiz, giden arkadaşlarımıza mı yükleyeceğiz, 50 çeşit bahane mi üreteceğiz? Bu bahanelerin hepsi yanlıştır demiyorum; belki bir kısmı doğrudur bu gerekçelerin. Ama kardeşim, bunu seçen adamların, buna referans olan adamların, bu seçim yöntemlerinin hiç mi günahı ve kabahati yok? Kimse öz eleştiri yapmayacak mı? Ben daha bugüne kadar böyle bir öz eleştiri görmedim, duymadım. Dolayısıyla ben herkesi samimi olmaya, öz eleştiri yapmaya davet ediyorum.
“ATAŞEHİR BELEDİYESİ’NE YENİ BİR OPERASYON VE KAYYUM HAZIRLIĞI MI VAR?”
Bakınız, yine daha dün şöyle bir şey oldu: Cumhuriyet Halk Partisi saflarından seçilmiş Ataşehir Belediyesi'nin altı tane belediye meclis üyesi bir gecede AKP'ye geçti. AKP'nin 12 olan belediye meclis üyesi sayısı bir gecede 18 oldu, %50 arttı. CHP'nin 24 olan belediye meclis üyesi sayısı bir gecede 18'e düştü; 18'e 18 hâline geldik. Bilmiyorum, bu size bir şey çağrıştırıyor mu? Benzer süreçleri Yüreğir'de, benzer süreçleri Üsküdar'da yaşadık. Ben şimdi buradan şöyle bir öngörüde bulunmak istiyorum basın mensuplarının huzurunda bütün Türkiye'ye: Önümüzdeki günlerde Ataşehir Belediyesi'ne yeni bir operasyon yapılarak belediye başkan vekilinin gözaltına alınması, peşinden bir belediye başkan vekilliği seçiminde bu belediyenin AKP'ye kazandırılması konusunda bir çalışma mı var? Hep beraber yaşayıp göreceğiz. Ben önden uyarıyorum, önden söylüyorum bunu. Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak yaşadığımız bütün bu süreçlerden elde edilmiş bir tecrübeyle söylüyorum size. Bunu bütün Türkiye'nin gündemine getirmek istiyorum: Önümüzdeki günlerde Ataşehir Belediyesi'nde yaşananlara dikkat edin, hep beraber izleyin bunu, göreceğiz.
“PARTİNİN KURUMSAL KİMLİĞİNİ ZEDELEYEN KİMSE CHP’NİN ÜSTÜNDE DEĞİLDİR”
Bunun dışında yine sayın basın mensupları, mesele yerel yönetimlerden mevzu açılmışken... Bizim Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu kürsülerden Haziran ayının 2’sinden beri yapmış olduğumuz her basın toplantısında söylediğimiz bir şey vardı: Cumhuriyet Halk Partisi'nin tüzel kişiliği, kurumsal kimliği bizim için kırmızı çizgidir. Siyasal ayrışmalar olabilir, siyasal yarışlar olabilir. Bazı arkadaşlarımız gidebilir, başka siyasal partilerde siyaset yapıyor olabilirler. Partinin içinde kalan arkadaşlarımız bakımından da bu geçerlidir. Ayrılıp gitmeseler bile partinin içinde kalan arkadaşlarımızın da birinci görevi Cumhuriyet Halk Partisi'nin kurumsal kimliğini korumaktır. Yine bu kürsülerden defalarca söyledim: Hiç kimse Cumhuriyet Halk Partisi'nin üstünde değildir; Genel Başkan dâhil, şu anki Genel Başkan da dâhil! Hiç kimse; hiçbir belediye başkanı, hiçbir milletvekili, hiçbir parti yöneticisi... Asıl olan Cumhuriyet Halk Partisi'dir. Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Başkanı da, Cumhuriyet Halk Partisi'nin yöneticileri de, Cumhuriyet Halk Partisi'nde en sıradan düz üye de, en alttaki üyede, hiçbir yetkisi olmayan, yönetsel bir yetkisi olmayan bir üyenin bile birinci vazifesi Cumhuriyet Halk Partisi'nin kurumsal kimliğini korumaktır. Bu, her üyenin kırmızı çizgisidir. Biz bunu defaatle burada dile getirdik, aynı yerdeyiz.
Partinin disiplin süreçlerine uygun hareket etmeyen, partinin kurumsal kimliğini zedeleyen iş, eylem ve davranışlarda bulunan bütün arkadaşlarımızı izlediğimizi, takip ettiğimizi, not ettiğimizi, zaman zaman kendilerini uyardığımızı buradan söyledim. Ancak bütün bunlara rağmen bu süreç içinde, özellikle son bir haftada ortaya çıkan bazı gelişmeler, Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendi belediye başkanlarının bazılarıyla ilgili bir değerlendirme yapmayı zorunlu kıldı. İstediğimiz bir değerlendirme değil, keyif aldığımız, zevk aldığımız bir karar da değil. Ama bu kararı Cumhuriyet Halk Partisi'nin tüzel kişiliğini koruyabilmek, kurumsal kimliğini koruyabilmek için almak zorundaydık. Cumhuriyet Halk Partisi'nin üyesi olup başka bir siyasal partiye çalışmak çok açık bir disiplin suçudur. Bunu defalarca burada söyledim, hiç kimse bundan azade değildir. Hiç kimse; yetkisi, makamı ne olursa olsun. Hiçbir kurum da bunu kabul edemez. Yani bırakın bir siyasal partiyi, herhangi bir kurum —bu bir şirket olabilir, bu bir vakıf olabilir, bu bir dernek olabilir— o üye, o kurumun amaçlarını gerçekleştirmek üzere vardır, onun için üye olmuştur; üyelik vazifesi bunu gerektirir. Hiç kimse Cumhuriyet Halk Partisi'nin içinde olup Cumhuriyet Halk Partisi'ni, üyelerini üyelikten istifaya zorlayamaz. Hiç kimse Cumhuriyet Halk Partisi'nin içinde olup da başka bir partinin lojistiğini üretmeye çalışamaz, oraya katkı veremez. Hiç kimse Cumhuriyet Halk Partisi'nin içinde olup da başka bir siyasal partinin genel başkanına "Genel Başkanım" diyemez. Bu sürdürülebilir değildir. Ahlaki olan, etik olan şudur: Bu şekilde düşünen arkadaşlarımızın partiyle yollarını ayırmasıdır, siyasal tercihlerini yapmasıdır. Başka bir siyasal yolculuğa çıkacaklarsa bu siyasal yolculuğa uygun hareket etmek ahlaki olandır. Ama ahlaki olmayan, bir ayağı içeride bir ayağı dışarıda durmaktır. Ahlaki olmayan; ruhu içeride bedeni dışarıda ya da bedeni içeride ruhu dışarıda durmaktır. Bu sürdürülemez, bunu hiçbir kurum kabul edemez.
“İSTANBUL’DA 3, ANTALYA’DA 2 BELEDİYE BAŞKANI DİSİPLİN KURULUNA SEVK EDİLDİ”
Dolayısıyla biz defalarca bu kürsüden bunu not ettiğimizi, takip ettiğimizi söyledik. Ancak bu hafta gelmiş olduğumuz noktada artık bazı belediye başkanlarımızla ilgili bazı kararlar almak zorunda kaldık. Aldığımız karar beş tane belediye başkanımızla ilgilidir. Bu beş belediye başkanımızın kesin çıkarma talebiyle tedbirli olarak disiplin kuruluna sevkini biz MYK olarak kararlaştırmış bulunuyoruz. Bu belediye başkanlarımızdan üç tanesi İstanbul'da: İstanbul Sancaktepe Belediye Başkanımız Alper Yeğin, yine Sarıyer Belediye Başkanımız Mustafa Oktay Aksu ve Kadıköy Belediye Başkanımız Mesut Kösedağı... Bu üç belediye başkanımızı, İstanbul'daki bu üç belediye başkanımızı dediğim gibi tedbirli bir biçimde disipline sevk etmiş bulunuyoruz. Bundan başka iki tane de Antalya'da bulunan belediye başkanımız için aynı süreci işletiyoruz: Bunlardan biri Konyaaltı Belediye Başkanı Cem Kotan, diğeri ise Alanya Belediye Başkanı Osman Tarık Özçelik.
Dediğim gibi, bu ne ilktir ne de sondur. Biz izlemeye, takip etmeye devam ediyoruz. İlkelerimiz nettir, kurallarımız nettir, kriterlerimiz nettir. Bu kriterlere, bu kurallara, partinin kurumsal kimliğine uygun olmayan hareketlerde bulunan arkadaşlarımızın aynı şekilde, aynı yöntemlerle aynı süreci işleteceğimizi de buradan ilan etmek istiyorum.
Benim bu vesileyle paylaşabileceklerim, paylaşacaklarım, MYK'mızın gündeminde bulunan, kararlaştırılmış bazı konuları sizlerle paylaşmış oldum. Bana sorularınız varsa onları da cevaplandırayım. Her şey çok açık herhâlde. Çok teşekkür ederim.
(İstanbul İl Başkanlığı atamasının sorulması üzerine) Yeni bir durum yok. Yani Sayın Genel Başkanımızın kampta yine gazeteci arkadaşlarla sohbetinde söylediği gibi yeni bir durum yok bu konuyla ilgili. Bu konu da gündemimize gelmiş değil.
30.09.2026
30.09.2026
30.09.2026
30.09.2026