03.04.2026
03.04.2026
CHP Doğa Hakları ve Çevre Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Evrim Rızvanoğlu, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün (MAPEG) ihalelerine dikkati çekerek, "Sadece ilk 7 günde 34 ilde, 146 ruhsat sahası, 162 bin hektardan fazla alan, 227 bin futbol sahası büyüklüğünde toprak parça parça, hızla şirketlere devredildi. Sadece bir haftada Yalova’nın iki katından fazla alan satıldı. Hiç kimsenin bu ülkenin insanını, doğduğu, büyüdüğü, ekmeğini kazandığı topraklardan koparmaya hakkı yok" dedi.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Evrim Rızvanoğlu, parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında, MAPEG tarafından yayımlanan maden ihaleleri ve doğa tahribatına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
İktidarın vatan toprağına "tüketilecek ve yağmalanacak bir alan" gibi baktığını söyleyen Rızvanoğlu, kararların bilim ve planlama yerine kısa vadeli rantla alındığını savundu. Devlet kurumlarının resmi raporlarındaki uyarılara dikkati çeken Rızvanoğlu şunları söyledi:
ÜLKE DEV BİR MADEN SAHASINA ÇEVRİLDİ
Değerli basın mensupları, hepiniz hoş geldiniz.
Bugün iktidarın, ülkemizi nasıl vatan olarak görmekten uzaklaştığını konuşacağız.
Ne yazık ki bu iktidar, bu ülkeye, yabancı bir ülke toprağı gibi bakıyor. Dolayısıyla bu iktidar, karşısında üzerine titrenmesi gereken bir vatan toprağı görmüyor. Aksine, Türkiye'ye tüketilecek ve yağmalanacak bir alan gibi bakıyorlar. Böyle baktıkları için de hiçbir şeyi kuralına göre, ilmîne göre, edebine göre yapmıyorlar. Çünkü kararlarını belirleyen şey bilim değil, planlama değil; kısa vadeli rant ve kontrolsüz ruhsat politikası.
Ülke dev bir maden sahasına çevrildi resmen değerli arkadaşlar. AKP iktidarı, ülkenin her bir karışını kazıp, maden çıkarayım diyor. Bunu yaparken de gözü hiçbir şey görmüyor. Havza görmüyor, orman görmüyor, tarım alanı görmüyor, mera hiç görmüyor. Zeytin ağacı için ağlayan anaları da görmüyor. Peki ne görüyor? Parsel parsel bölünmüş bir maden kataloğu görüyor.
Ve inanın bunu sadece biz söylemiyoruz. Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, 2025 yılı faaliyet raporu yayınlandı ve dedi ki; “Korunan alanlar üzerindeki madencilik, enerji ve ulaşım baskısı artıyor.” Yani bunu bir tehlike olarak tanımlıyor. Yine Ulusal Su Yönetimi Özel İhtisas Raporu var. O da uyarıyor: “Maden ruhsatları verilirken yeraltı sularına vereceği zarar dikkate alınmalı.” diyor. Tablo çok net: Kurumlar endişeli, raporlar uyarıyor.
7 GÜNDE 227 BİN FUTBOL SAHASI BÜYÜKLÜĞÜNDE TOPRAK ŞİRKETLERE DEVREDİLDİ
Şimdi orman istatistiklerine gelin bir bakalım: 2012–2024 arasında 121 bin 331 hektar orman alanı madenciliğe tahsis edilmiş. Bu ne demek biliyor musunuz? Yalova’dan büyük, Kilis’e yakın büyüklükte bir orman alanı demek. Yani anlayacağınız mesele öyle küçük değil. Çok büyük bir alan adım adım, parça parça elden çıkarılıyor.
Peki iktidar ne yapıyor? Bu uyarıları, bu rakamları, bu raporları dikkate mi alıyor? Hayır. Tam tersine hatta; maden ruhsat dağıtımını artırıyor, her geçen gün daha da hızlandırıyor. Bakın bu işin merkezinde bir kurum var: Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü. Bu kurum ne yapar? Türkiye’nin neresinde, hangi alanın, hangi parselin madenciliğe açılacağına karar verir. Sonrasında o alanları ihaleye çıkarır. 7 Şubat’ta yapılan 317 numaralı bir ihale var. Tek bir ihalede satışa çıkarılan alan, geçmişte bir yılda çıkarılan toplam alana eşit. 67 il, 485 ruhsat sahası… Toplam: 548 bin 696 hektar. Neredeyse Nevşehir’in tamamına yakın bir alan. Bu ihalelerin satışları 25 Mart’ta başladı. 10 Nisan’a kadar da sürecek. Ve sadece ilk 7 günde; 34 ilde, 146 ruhsat sahası, 162 bin hektardan fazla alan… Yani 227 bin futbol sahası büyüklüğünde toprak, parça parça, hızla şirketlere devredildi! Evet, yanlış duymadınız; sadece bir haftada, MAPEG, Yalova’nın 2 katından fazla alanı satıldı!
BUNUN ADI AÇIKÇA “ÇEVRE SÜRGÜNÜ”DÜR
Peki bu alanlar ne? Boş arazi mi? Kimsenin yaşamadığı yerler mi? Hayır. Bu alanlarda hayat var. İnsan var. Tarım var. Yerel ekonomi var. Üretim var. Emek var. Alın teri var. Orada yılların birikimi var. Geçim var. Gelecek var. İşte tam da bu yüzden bu mesele sadece toprak meselesi değil. Ve bu yaşananları sıradan bir madencilik politikası olarak göremeyiz. Bu, insanları doğrudan yerinden etme politikasıdır. Bu, insanıyla birlikte toprağın tasfiyesidir. Bu açık bir mülksüzleştirme operasyonudur. Bunun adı da açıkça “Çevre Sürgünü”dür. Vatandaşa, doğduğu, büyüdüğü, kök saldığı atalarından kalan toprakları terk etmesi dayatılıyor. Açıkça “Git” deniyor. Ama nereye gidecek bu insanlar? Çoluğu çocuğu ne olacak? Hayatını kurduğu yerden koparılan bir insan, yarınını nasıl yeniden kuracak?
İktidarın söylediği aslında şu: “Ben burada kazanç sağlayacağım, sen kendi başının çaresine bak.”
Peki biz de soruyoruz: Bu ülkede vatandaştan daha değerli ne olabilir? Hangi çıkar, hangi maden, hangi proje insanın yaşamından daha kıymetlidir? İnsanına bunu reva gören bir anlayış, sizce doğayı düşünür mü?
Açık söylüyoruz:
Çevre sürgünü, bu iktidarın yarattığı en ağır zulümlerden bir tanesidir. Ve bunun arkasında nasıl bir anlayış var biliyor musunuz? Bu iktidar, kendi ülkesini yöneten bir irade gibi değil, kaynak yöneten bir şirket anlayışla hareket ediyor. Toprağa, suya, ormana, bu ülkenin ortak mirasına bir vatan gözüyle bakmıyor. Bir proje alanı gibi bakıyor. Bodoslama dalıyor. Uzun vadeli planlama yok. Ekolojik denge yok. Ne var? Kısa vadeli rant var. Hızlı kazanç var. Kulak koparma var. Ve bunun sonucunda ne oluyor? İnsan yok sayılıyor. Doğa yok sayılıyor. Yaşam yok sayılıyor. Çünkü bu iktidarın vatandaşına bakışında empati yok. Vicdan yok. Merhamet yok.
Açık söylüyorum: 19. yüzyılda Batı, Afrika’ya, Güney Amerika’ya, Uzak Asya’ya nasıl baktıysa, “Buradan ne alırım, neyi çıkarırım, nasıl sömürürüm?” diye yaklaştıysa; bugün bu iktidar da bu ülkeye aynı gözle bakıyor. Tek bir hedefi var: Ne kadar kazanırım, yandaşım ne kadar kazanır? Ama vatandaş ne olur, bu topraklarda yaşayan insanlar ne olur, gelecek kuşaklar neyle karşılaşır; bunları düşünmüyor.
Ve buradan açıkça söylüyorum. Bu, 21. yüzyılda uygulanan bir sömürge modelidir. Ama bu topraklarda yaşayan insanlar bu duruma direniyorlar. Toprağını bırakmıyorlar. Zeytinine sahip çıkıyorlar. Ormanını savunuyorlar. Çünkü biliyorlar, yaşadıkları yer sadece bir toprak parçası değil orası bir yaşam alanı. İktidar ise; o yaşam alanını almak için, o direnci kırmak için her yolu deniyor. Yasa değiştiriyor, “Süper izin” getiriyor, şirketlere özel düzenlemeler yapıyor, yetmiyor, acele kamulaştırma ilan ediyor. Düşmana karşı vatan savunması için, acil ve alternatifsiz durumlar için kullanılan yetkiyi şirketler için kullanıyor. Ama bu modelin en acı tarafı ne biliyor musunuz? Bu ülkede toprağını koruyan cezalandırılıyor. Ya Artvin’de ağacına sahip çıkan Reşit Kibar gibi silahla öldürülüyor. Ya İstanbul’da doğayı anlattığı için Hakan Tosun gibi sokak ortasında dövülerek öldürülüyor. Ya da Akbelen direnişinden tanıdığımız gencecik bir kız evladı Esra Işık gibi toprağını savunduğu için tutuklanıyor.
Yahu soruyorum; bir insan ağacını koruyorsa suç mu işliyor, suyuna sahip çıkıyorsa suç mu işliyor, bu insanlara yapılanlar reva mı, bu insanlar bu ülkenin insanı değil mi, bu toprağın insanı değil mi, bu ülke artık ırmağının akışına öldüğünüz ülke değil mi?
Buradan açıkça söylüyorum: AKP iktidarı, anayasal hakkını kullanan vatandaşı cezalandırmaktan, toprağına sahip çıkan insanı karşısına almaktan, vatandaşı çevre sürgününe zorlamaktan vazgeçmelidir. Hiç kimsenin; bu ülkenin insanını doğduğu, büyüdüğü, ekmeğini kazandığı topraklardan koparmaya hakkı yok! Bu açık bir zulümdür.
Evet, bu toprakların altındaki zenginlikler elbette değerlendirilebilir. Ama nasıl? Kamu yararını gözeterek, bilimle, planlamayla, doğayı koruyarak, insanı merkeze alarak ve dahası yöre halkının rızasını alarak. Siz ne yapıyorsunuz? Ne denge gözetiyorsunuz ne doğayı koruyorsunuz ne insanı dikkate alıyorsunuz. Kural yok, sınır yok, vicdan yok. Tek bir şey var, o da bu iktidarın bitmek bilmeyen para hırsı!
03.04.2026
03.04.2026
03.04.2026
03.04.2026