07.07.2017
7296
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, NEW YORK TIMES’A YAZDI: “TÜRKİYE’DE ADALET İÇİN UZUN BİR YÜRÜYÜŞ”

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun New York Times’a yazdığı makale şöyle:

Türkiye’de Adalet İçin Uzun Bir Yürüyüş

Kemal Kılıçdaroğlu

Gebze, Türkiye --


15 Haziran’da Türkiye’de korku ve otoriter yönetimden, demokrasi, adalet ve özgürlüğe geçiş için Ankara’dan İstanbul’a 450 kilometrelik bir yürüyüşe başladım. Ben Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin lideriyim. Binlerce destekçiyle Ankara’dan yola çıktım.

Geride bıraktığımız üç hafta boyunca yakıcı öğle sıcağı altında yürüdükçe ve yağmur altında ilerlemeye devam ettikçe farklı politik görüşlere sahip ve ülkemizin çeşitliliğini yansıtan on binlerce vatandaşımız aramıza katıldı. Siyasi partimizin amblemini hiç taşımadık, sadece “Adalet” yazılı bir pankart taşıdık.

Bu yürüyüşe başlamadan bir gün önce, partimizin milletvekili olan ve siyasete girmeden önce Türkiye’nin en büyük gazetesi Hürriyet’te genel yayın yönetmenliği de yapmış olan Enis Berberoğlu tutuklandı. Davada, Berberoğlu’nun muhalif bir gazeteye Türk istihbaratının Suriye’deki isyancılara silah sağladığını gösteren bir video sızdırdığı iddia edilmekte.

Berberoğlu’nun tutuklanması, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yönetiminin politikacılar, gazeteciler, akademisyenler, aktivistler ve sıradan vatandaşların içinde olduğu on binlerce Türk vatandaşını hedef alan antidemokratik hareketlerinin bardağı taşıran son damlası oldu.

Bana soruyorlar “Adalet sokakta aranır mı?” diye. Bu bizim için bir tercih değil, bir zorunluluk. Eğer demokrasi ve hukukun üstünlüğü askıya alınmışsa, eğer insanlar görüşlerini özgürce ifade etmekten korkar hale gelmişse, eğer milletvekilleri parlamento yerine cezaevlerindeyse, mahkemeler adalet dağıtmaktan acizse, o zaman ayağa kalkar ve sözlerimizle, bedenlerimizle sokaklarda adalet ararız.

15 Temmuz 2016’da, Türk Ordusu’nun, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin eski müttefiki Fethullah Gülen örgütüne bağlı subayları, Türkiye’de hükümete karşı başarısız ancak kanlı bir darbe girişiminde bulundu. Darbeciler 249 Türk vatandaşını öldürdü, binlercesini yaraladı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bazı bölümlerini bombalayarak yıktı.

Benim partim ve diğer muhalefet partileri Sayın Erdoğan’ın AKP’si ile bir araya geldik ve Türk halkına parlamenter demokrasiyi savunma çağrısı yaptık. Halkımız sokaklara çıktı ve darbecilerle çatışarak demokrasimizi devirmeyi amaçlayan bu menfur darbe girişimini engelledi.

Darbeciler ve aralarında bazı devlet memurları ve sivillerin de olduğu destekçilerinin işledikleri suçlar nedeniyle yargılanmaları ve cezalandırılmaları gerekliydi. Biz darbecilerin yargılanmasını ve hükümetin ileride bu tür girişimleri engellemek için alması gereken yasal önlemleri destekledik.

Hukukun hem lafzına hem de ruhuna uygun hareket edilmesini bekledik. Ne yazık ki, olaylar böyle gelişmedi. Darbe girişiminden beş gün sonra, 20 Temmuz 2016’da, Cumhurbaşkanı Erdoğan olağanüstü hal ilan etti. Parlamentoyu fiili olarak devre dışı bırakarak, kararnamelerle ülkeye hükmetmeye başladı. İşte bu ikinci darbeydi. Erdoğan’ın sivil darbesiydi.

Sonraki bir yıl içinde, 50.000’den fazla insan hapse atıldı ve 150.000’den fazla insan gece yarısı kararnameleriyle işlerinden atıldı. Öğretmenler, hakimler, savcılar, akademisyenler, memurlar ve gazeteciler, terörle mücadele polislerinin şafak baskınlarında evlerinden alındı. Haklarında herhangi bir suçlama olmadan aylardır cezaevinde tutulmaktalar ve darbecilerle bir bağlantıları olup olmadığını bilmemekteyiz..

Türk parlamentosunun on iki üyesi ve 150’den fazla gazeteci, konuşmaları, yazıları veya twitter paylaşımlarıyla teröre destek oldukları gerekçesiyle tutuklandılar. Türkiye bir korku ve endişe perdesine büründü.

Darbeden dokuz ay sonra, bu yıl 16 Nisan günü, Sayın Erdoğan, bir dizi anayasa değişikliği için referanduma gitti. Bu değişiklikler pek çok şeyin yanı sıra, kendisine partisi AKP’nin genel başkanlığın yeniden üstlenme, Başbakanlık makamını işlevsiz kılma, hakimler ve bakanlar atama, bütçe hazırlama, kararnamelerle yasa yapma ve parlamentoyu lağvetme yetkileri verdi.

Erdoğan seçimi adil şekilde kazanmadı. Hükümet, yasaları ve uluslararası taahhütlerini ihlal ederek, referandumun kazanılması için kamu kaynaklarını kötüye kullandı. Medya, muhalefetin referandum karşıtı kampanyasına çok az yer verdi. Gazetecilerin tutuklanması ve medya kurumlarının kapatılması otosansüre yol açtı.

Bir muhalefet partisinin en önemli siyasi şahısları hapse atılarak kampanya yapmaları engellendi. Yüksek Seçim Kurulu, AKP’nin talebi üzerine önemli bir koruma önlemini ortadan kaldırarak oy sayma prosedürlerini değiştirdi.

Buna rağmen Türkiye’nin yarısı referanduma ve Erdoğan’ın yetkilerinin artmasına hayır oyu verdi. Referandumun getirdiği değişiklikler, halihazırda zaten sorunlu olan demokrasimizdeki güçler ayrılığı ilkesinin içini boşalttı ve hukukun üstünlüğünü daha da aşındırdı. Güç Erdoğan’ın ellerinde toplandı. Türkiye’yi tek adam yönetir oldu.

Darbenin ilk yıl dönümü yaklaşırken, tasfiyeler sırasında tutuklanan on binlerce insan hala duruşmaya çıkmayı ve kendilerini adil şekilde savunmayı bekliyor. Yargı bağımsızlığı ortadan kaldırılmış durumda. Hükümetin iradesine karşı kararlar veren hakimler ve savcılar kolaylıkla görevden alınıp tutuklanabiliyor.

Dolayısıyla biz Türkiye’de barış ve uyum içinde yaşamak isteyen Türk ve Kürt; inanan ve inanmayan; Alevi ve Sünni tüm vatandaşlarımız için yürüyoruz. İnançlar, etnik köken ve yaşam tarzlarımızın ayrımcılık ve cezalandırma gerekçesi olmadığı bir Türkiye için yürüyoruz. Kafaların dik, zihinlerin korkusuz olduğu bir Türkiye için yürüyoruz.

Erdoğan ve hükümet yürüyüşümüzü “teröristler ve destekçileri için bir yürüyüş” olarak tanımlıyor. Bundan daha yanlış düşünemezlerdi. Yol boyunca çok geniş kesimlerden insanlarla yürüdüm: Görüşleri nedeniyle tutuklanan herkes için özgürlük isteyen tutuklu gazeteci eşleri; teröre kurban verdiklerimizin Türkiye’de artık kalıcı barış isteyen aileleri, darbe girişiminde yer aldığı iddiasıyla oğlu haksız yere suçlanan bir baba, alınterinin karşılığını alamayan çiftçiler, gelecekleri hakkında kaygı duyan gençler ve aile içi şiddet gören, eşit haklar arayan kadınlar gibi pek çok insanla yürüdüm.

Yol boyunca geçtiğimiz yerlerde, insanlar bizi araba kornalarıyla ya da el sallayarak selamladılar. Bazen de bizimle birlikte “Adalet!” diye bağırdılar.

9 Temmuz’da İstanbul’a ulaşacağım ve bu Adalet Yürüyüşünü büyük bir mitingle sonlandıracağım.
Olağanüstü halin kaldırılmasını ve demokrasinin tekrar inşa edilmesini istiyoruz. Bağımsız bir yargının yeniden tesis edilmesini ve tutukluların davalarının hızlı ve adil bir şekilde görülmesini istiyoruz. Darbecilerin cezalandırılmasını istiyoruz.

İşlerinden atılan onbinlerce kamu görevlisinin durumlarına ilişkin yasal mekanizma oluşturulmalıdır. Türkiye’de hiç kimse görüşlerinden, ifadelerinden, yazdıklarından veya çizdiklerinden dolayı hapse atılmamalıdır. Tutuklu bulunan tüm gazeteciler ve akademisyenler derhal serbest bırakılmalıdır.

Bu uzun yürüyüşün her bir kilometresi bana yeniden umut verdi. Şundan eminim ki, Türkiye’de halkımız demokrasiyi yeniden tesis edecek ve ülkeme adalet geri gelecektir.