27.10.2017
2062
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, CNNTÜRK’TE "HANDE FIRAT’LA GECE GÖRÜŞÜ" CANLI YAYININA KATILDI

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: 

- "Derlerse ki ’diğer seçimleri de erken yapalım’ niye yapmayalım? Gelsinler, açık ve net ’hodri meydan’ diyorum, yerel seçim diyorlarsa yerel seçim, genel seçim diyorlarsa genel seçim, cumhurbaşkanlığı seçimi diyorlarsa cumhurbaşkanlığı seçimi... Milletten kaçılmaz, korkulmaz. Milletin her türlü oyuna biz saygı duyarız ve milletin tercihi başımızın üstündedir"

- "Açık ve net çağrı yapıyorum Sayın Erdoğan’a; sabah, akşam, öğleden sonra ’millet’ diyordu, her gün ’millet’, ’milletin tercihi’ diyordu. Milletin tercihine gelelim arkadaş, oturalım masaya Parlamento’dan yasayı çıkaralım. Yerel seçimleri öne alalım, oturalım seçime gidelim. Türkiye her geçtiğimiz gün daha da kötüye gidecek"

- "Ülkede demokrasiye bu kadar zarar vermiş bir partinin ayakta durması mümkün değil. İçten içe çürüyor. Cesaret edemiyorlar. Ben eski AK Parti’yi düşünüyorum, bizim ağzımızdan ’erken seçim’ çıksaydı, koşa koşa gelirlerdi, ’hemen yapalım’ derlerdi. Şimdi köşe bucak kaçıyorlar. Niye kaçıyorsunuz"

- "İstanbul’u kim yönetiyor, CHP mi yönetiyor? Adam İstanbul’u yıllardır kendi partisinin yönettiğinin farkında bile değil. Bir de bakanlık koltuğuna oturmuş. Sen İstanbul’un farkında değilsen nasıl Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yapıyorsun"

- "(İyi Parti’nin CHP’li belediyeye ait salonda basın toplantısı düzenlemesi) Meral Hanım için veya İyi Parti için özel olarak yapılmış bir şey yok orada"

- "Şimdi önümüzde iki seçenekli bir yapı var. Bir; demokrasiyi savunanlar, iki; demokrasiyi değil, tek adam rejimini savunanlar"

- "Cumhurbaşkanının, partilerden bağımsız 80 milyonu kucaklayan bir kişi olmasını isteriz. İlk kez bir partinin genel başkanı iki ayrı koltukta oturuyor. Hem partisinin genel başkanı hem cumhurbaşkanlığı koltuğunda. Bu, doğru değil"

- "Ey Amerika, ey Almanya, ey İbadi, ey Esad ey bilmem ne sonra 180 derece dön, git Esad’ın korumalığını yap. İdlib’e giriş öyle, bizim askerler Esad’in arzu ettiği stratejinin gereğini yapıyorlar, İdlib’e giderek"

- "Türkiye’nin izlediği yanlış politika nedeniyle Rusya Suriye’nin en önemli aktörü ve Esad’ın sırtını dayadığı tek ülke haline geldi. Kaybeden oradaki Türkmenler ve Türkiye oldu. Bunların hepsi düzelebilir. Dış politikadaki hataların giderilmesi zamana bağlıdır. İçeride siyasi partiler kavga eder ama hemen barışabilir. Dış politika böyle değil"

- "(CHP Milletvekili Berberoğlu’nun tutukluluğu) Ortada hiçbir suç da yok ama siz müebbete mahkum ediyorsunuz, iyi niyet nedeniyle de 25 yıl cezaya. İnsaf denen bir şey var. Doğal olarak istinaf mahkemesi bozdu. Bizi şaşırtan şu. Karar bozuluyor ama tutukluluğa devam. Bu da bir başka facia"

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, CNNTÜRK’te yayınlanan "Hande Fırat’la Gece Görüşü" programında , Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Erdem Gül, Milliyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Serpil Çevikcan ile Hürriyet Gazetesi yazarı Abdülkadir Selvi’nin sorularını yanıtladı, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.



Hande FIRAT- Sevgili izleyiciler, gece görüşünden iyi akşamlar. Bu akşam CHP Genel Merkezindeyiz çünkü konuğumuz Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu. Efendim çok teşekkür ederiz ve hoş geldiniz yayınımıza.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Sağ olun efendim, siz de hoş geldiniz. Ben de teşekkür ediyorum.

Hande FIRAT- Çok teşekkürler. Pek çok konu var biliyorsunuz. Sayın Kılıçdaroğlu’nun yerel erken seçim çağrısından hem iç politikadaki gelişmelere, hem de dış politikadaki gelişmelere pek çok konu başlığını konuşacağız. Gazeteci arkadaşlarımla birlikte konuşacağız. Abdulkadir Selvi Hürriyet yazarı, Serpil Çevikcan Milliyet Ankara Temsilcisi, Erdem Gül Cumhuriyet Ankara Temsilcisi. Hepiniz hoş geldiniz, çok teşekkürler.

Müsaade ederseniz- Deniz Baykal’ın biz hep kendi aramızda konuşuyoruz programlarda ama- sağlık durumuyla başlayalım. Sayın Kılıçdaroğlu, hem bir kere daha çok geçmiş olsun, hem de Deniz Baykal’ın sağlık durumunda son gelişmeler nelerdir?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Herkesin yakından izlediği gibi biz de yakından izliyoruz. Arkadaşlarımız sürekli oradalar. Ayrıca sağ olsun üniversitenin rektörü belli aralıklarla Deniz Bey’in durumu hakkında bilgiler aktarıyor, bilgiler veriyor. Buraya gelmeden önce de Deniz Bey’in doktor olan oğluyla görüştüm son durumu nedir diye. Çünkü babasının durumunu en iyi o bilir, o yakından takip eder. İyileşmeye doğru önemli bazı gelişmelerin olduğunu ifade etti. Tabi bu bizi mutlu ediyor. Bir an önce sağlığına kavuşması, parlamentodaki görevine dönmesi bizim en büyük arzumuz. Uyutulmasının nedeni özellikle beynin dinlenmesi açısından, bir anlamda daha hızlı iyileşmesi açısından zorunlu görülüyor doktorlar tarafından.

Şu da bir başka zaman zaman tartışma oluyor ama o konuda da bize aktarılan bilgiyi de ifade edeyim. Deniz Bey için ne gerekiyorsa hekimlerin tamamı seferber olmuş durumda. Dolayısıyla ellerinden gelen bütün çabayı gösteriyorlar. Ben de Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı olarak doktor arkadaşların tamamına, diğer sağlık personeline gerçekten yürekten teşekkür ediyoruz. Onlar ellerinden geleni yapıyorlar. Umarız kısa süre içinde Deniz Bey sağlığına kavuşur. Her ziyaretimde söylüyorum burada da ifade edeyim, bütün dualarımız Deniz Bey’le beraber.

Abdulkadir SELVİ- Bazı haberler çıkmıştı ilk gün yanlış müdahale edildiği şekliyle. Hastane bu konuda açıklama yaptı ama siz bu konuda tatmin oldunuz mu, böyle bir endişeniz var mı?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Tabi ben hekim değilim, ama çok değişik çevrelerden Deniz Bey’e yönelik müdahalenin, yani tıbben ne gerekiyorsa onların tamamının yapıldığı ifade edildi. Nitekim ailesinin arzusu üzerine başka bir ilden de bir doktor getirildi, İstanbul’dan da bir doktor getirildi o da baktı. Yani hastane ne gerekiyorsa tamamını yerine getirmiş durumda.

Hande FIRAT- Cumhurbaşkanı da galiba değil mi kendi doktor uçak gönderdi, takip ediyor yakından bildiğim kadarıyla.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Ailenin isteği üzerine bir başka doktor da görsün diye anladığımız kadarıyla. Tabi hastane yönetimi asla hayır böyle bir şey bunu reddediyoruz demediler. Gelebilir, bakabilir dediler ve gelindi, bakıldı, konuşuldu, edildi. Sonuçta hastanenin yaptığı bütün işlemlerin doğru olduğu da ifade edildi. Tabi bunu bir doktorun bir hastaneyi denetlemesi şeklinde ele almamak gerekiyor. Çünkü bu etik kurallarla da bağdaşmaz ama şu bir gerçek, eğer aile bir başka doktorun da görmesini istiyorsa, hani bir umut ışığı acaba olabilir ya bir yerde bir eksiklik olabilir vs. diye o anlayıştan yola çıkıp bir de şu baksın diyorsa hastane bunu da reddetmedi. Elbette gelip bakılabilir, sonuçta tedavi aslında bu tür rahatsızlıklarda olması gereken bir tedavi olduğu konusunda bir görüş birliği var tıp dünyasında.

Serpil ÇEVİKCAN- Efendim bu haftanın iç politikadaki en önemli çıkışını siz yaptınız grup toplantısında. Erken yerel seçim çağrısında bulundunuz. Anladığımız kadarıyla bu çağrının altındaki neden son dönemde belediye başkanları konusunda yapılan tartışma. Birçok özellikle doğu ve güneydoğuda kayyumlara devredilmiş belediyelerin olması gibi nedenlere dayanıyor anladığımız kadarıyla, aldığımız bilgiler çerçevesinde. Böyle bir çıkışı yapma ihtiyacını neden hissettiniz ve ne amaçlıyorsunuz? Bunun Türkiye için yararlı olacağını hangi gerekçelere dayandırıyorsunuz acaba?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Serpil Hanım, bizim varlık nedenimiz demokrasi. Burada konuşmamızı sağlayan da demokrasi aslında. Farklı görüşler, farklı düşünceler, gazetecilerin rahatlıkla soru sormaları ve sonuçta demokrasi dediğimiz kavramı güçlendirmek, yaygınlaştırmak ve derinleştirmek durumundayız. Bir ülke düşünün nüfusunun yarısı tarafından seçilen belediye başkanları tarafından yönetilmesi gerekirken bakıyorsunuz bu belediye başkanları bazen görevden alınıyor veya zorla istifa ettiriliyorlar. Dolayısıyla kentlerde yaşayan halkın yarısının beni yönetsin diye seçtiği belediye başkanları halk tarafından seçilen belediye başkanları değil. Bu çağrıyı niye yapıyoruz? Emin olun bütün içtenliğimle ifade ediyorum demokrasinin namusunu kurtarmak için yapıyoruz. Böyle bir şey olabilir mi? Bu belediye başkanlarını ben seçmedim. Burada görev yaptığım süre içinde, Ankara’da oturduğum süre içinde ben de her vatandaş gibi gittim hangi belediye başkanının Ankara’da belediye başkanı olması gerekiyorsa kendi düşüncelerime göre oyumu verdim. Sonuçta bir kişi geldi belediye başkanı seçildi. Seversiniz veya sevmezsiniz ama demokraside seçim çok önemli bir anahtarsa bunun gereği yapılmış. Ben hep ısrar ettim seçimle gelen seçimle gider. Yani seçimle gelmiştir, halkın oyunu almıştır, desteğini almıştır, seçilmiştir, gelmiştir. Varsa bir yolsuzluğu, yasadışı bir işlemi varsa o konuda da ne yapılması gerektiği gayet açıktır. Belgeler, dokümanlar savcıya intikal eder veya savcı harekete geçer, gereğini yapar, yargılama olur, o yargılama sonucunda beraat edebilir, mahkum olabilir, belediye başkanı haklarını arayabilir. Yani demokratik bir ülkede olması gereken süreç çalıştırılır.

Şimdi bu süreci yok ediyorsunuz. Bir kısım belediye başkanını kayyum atıyorsunuz ve görevlerinden alıyorsunuz OHAL kararnameleriyle. Demokratik mi? Hayır demokratik değil. Diğer belediye başkanlarını istifaya zorluyorsunuz. Aksi halde diyorsunuz gereğini yaparım. Bu cümle çok önemli, ya istifa edersin, ya gereğini yaparım. Ne demek gereğini yaparım? Yani elimde suç belgeleri var ben seni mahkum ederim. Yani ya istifa edersin ben dosyayı kapatırım kimse görmez, istifa etmezsen seni hapishaneye gönderirim. Şimdi bu belediye başkanları açısından çok aşağılayıcı bir suçlama. Halkın seçtiği, belde de kendisini yönetsin, kendi ihtiyaçlarını karşılasın veya beldenin ihtiyaçlarını karşılasın diye seçtiği bir kişiyi belde halkı değil de bir başka otorite, bir oydan fazla yetkisi olmayan, seçimde bir oydan fazla yetkisi olmayan kişinin belediye başkanını istifaya zorlaması, bu doğru değil. Türkiye nüfusunun yarısı yani seçmenlerin yarısını kapsayan bir alanda seçimle gelen belediye başkanı yoksa orada demokrasiden söz edilemez. Biz ne dedik? Demokrasi demiyor muyduk biz bu ülkede demokrasi olsun. Demokrasinin namusunu kurtaralım bari. Gelin arkadaşlar seçime gidelim. Seçime gideriz, aday göstermezsiniz onu mesele biter. Bu kadar basit. Kendinize güvenirsiniz seçime gidersiniz seçimin gereği neyse gene herkes şapkasını çıkarır önüne koyar, tartışır, konuşur, benim adayım iyiydi, senin adayın iyiydi diye bu işin mücadelesini de yapar. Ama sonuçta demokratik yollar tıkanmamış olur. Şu anda demokratik yollar tıkalı.

Erdem GÜL- Daha açmak için efendim siz 2009, 2008 belki hani tarihi tam olarak iyi anlatamamış olabiliriz ama Melih Gökçek’le de kastettiğimiz isim 5 – 6 belediye başkanı var ama Melih Gökçek, İstanbul’da Kadir Topbaş bir süre önce oldu. Şimdi konuştuğumuz Cumartesi görevinden ayrılacak olan Melih Gökçek Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı. Siz onunla da televizyon ekranından bir yolsuzluk tartışmasına da girdiniz. Geçen hafta sandıkla gelen sandıkla gitmeli ilkesini savunduğunuz için Melih Gökçek’i mi savunuyorsunuz gibi de bir eleştiri de aldınız ya da böyle konuşmalar da oldu. O bakımdan hani orayı biraz daha…

Kemal KILIÇDAROĞLU- Ben demokrasiyi savunuyorum. Melih Gökçek seçimle mi geldi? Seçimle geldi. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı mı? Büyükşehir Belediye Başkanı. Kadir Topbaş öyle, o da seçimle geldi. Bizim İzmir Büyükşehir Belediyemiz seçimle geldi. Dolayısıyla eğer siz seçimi demokrasi için vazgeçilmez bir eylem tarzı olarak görüyorsanız bunun gereğinin yapılması lazım. Bir kişi kalkıyor sen istifa edeceksin diyor. Niçin? Niye istifa edecek? Gerekçesini oturur kamuoyuna açıklar, ben de bilirim. Ya şunun için istifaya zorluyor deriz.

Hande FIRAT- Metal yorgunluğu yeterli değil mi diye soruyorum?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Hayır efendim metal yorgunluğu diye bir şey yok. Niye metal yorgunluğu olsun. Bir belediye başkanında niye metal yorgunluğu olsun? Bütçesi var, denetleyen belediye meclis üyeleri var, İçişleri Bakanlığı var arzu ettiği zaman denetleyebilir. Cumhuriyet savcıları var arzu ettikleri zaman soruşturma açabilir. Hangi metal yorgunluğundan söz ediyorsunuz ve neyi yapamadı? Yapamadıysa seçim yapılır bir daha yapmazsınız, belediye başkanı adayı göstermezsiniz. Dersiniz ki, kusura bakma metal yorgunluğu var, sen de uzun süredir belediye başkanlığı yapıyorsun yoruldun, artık sen ayrıl yerine başka bir arkadaşımız gelsin diye aday gösterebilirsiniz. Ama görev süresi dolmadan, görev süresini belirleyen halktır, millettir yani görev süresini belirleyen. 4 yıl için diyor, 5 yıl için diyor, 6 yıl yasa neyi öngörüyorsa. 5 yıl mı? 5 yıl için ben seçildim buraya geldim. 5. yılın sonunda halka hesap vereceğim ben. Şimdi belediye başkanları bırakın halka hesap vermeyi ailesine, eşine, çoluk çocuğuna hesap veremez noktaya geldi. Ne diyecek şimdi belediye başkanları? Efendim yoksa gereğini yaparım dedi, ben de korktum istifa ettim. Ne demek, niye korktun? Koca adamsın neden korkuyorsun? Kim baskı yapıyor ve hangi gerekçeyle baskı yapıyor sana?

Şimdi biz, ben hani doğru Melih Gökçek’le de tartıştım, diğer belediye başkanlarını da yeri ve zamanı geldiği zaman eleştirdim. Ama bunların hepsi demokratik kurallar içinde oldu, demokratik standartlar içinde oldu. Özgürce oturduk bir gazetecinin yine yönettiği bir toplantıda tartıştık. Dolayısıyla bu tartışmanın bana da, ona da bir yararı mı oldu, zararı mı oldu, ona kararı halk verir. Ama sonuçta demokratik bir ortamda tartışıldı. Şimdi siz hiçbir yasada yeri olmayan, geleneklerimizde de yeri olmayan, tarihsel süreç içinde de yeri olmayan bir yöntemi belirliyorsunuz. Çağırıyorsunuz, istifa et diyorsunuz. Etmem… Sen bilirsin gereğini yaparım diyorsunuz. Ne demektir ya? Şantajla, tehditle seçimle gelen birisi makamından atılabilir mi, istifaya zorlanabilir mi? Bu ne demektir? Türkiye’de demokrasinin bittiği nokta demektir. Ben hep diyordum zaten ülkede dikta yönetimi var. Ülkede demokrasi yok. Demokrasinin olmadığını bundan daha iyi kanıtlayan ikinci bir örnekte yok.

Abdulkadir SELVİ- Efendim AK Partinin istifasını istediği belediye başkanlarını biz önümüzdeki seçimde Cumhuriyet Halk Partisinden belediye başkan adayı olarak görebilir miyiz? Örneğin Melih Gökçek’i belediye başkan adayı olarak düşünür müsünüz?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Hayır, niye düşünelim, hangi gerekçeyle düşünelim? Çok eleştirdik Melih Bey’i. Belediye Başkanlığı dönemini de eleştirdik. Şimdi kendi içlerinde kavga ediyorlar işte Melih Bey CHP’den aday olacak, bak fazla kızdırmayın vs. falan filan diye. Bakın, ya demokrasiye inanırsınız gereğini yaparsınız veya demokrasiye inanmıyorsanız gereğini yaparsınız ama bir daha demokrasi sözcüğünü kullanmazsınız. Şimdi kendi içlerinde bir hesaplaşma yapıyorlar. Bu hesaplaşmanın demokrasiye aykırı olduğu, hukuka aykırı olduğu, adalete aykırı olduğu, en önemlisi ahlaka aykırı olduğunu hepimiz biliyoruz. En önemlisi ahlaka aykırı. Ben demokrasinin namusunu kurtarmaya çalışıyorum her şeye rağmen. Bütün bunlara rağmen açık bir kapı bırakıyorum. Diyorum ki, bu belediye başkanlarını hatta diğerlerini de beğenmeyebilirsiniz, gelin seçimi erkene alalım yerel seçimleri. 17 ay beklemenin bir mantığı yok. 17 ay Türkiye’ye bir şey kazandırmaz. Ama biz erkene alır ve demokratik bir süreç içinde yerel yönetimleri yaparsak demokrasi kazanmış olacak. Herkes diyecek ki bu ülkede demokrasi var işte kardeşim. Efendim işte yerel seçimleri erken yapacağız ama 367 oy gerekiyor, bizim de oyumuz yetmiyor dolayısıyla mecburuz 17 ay beklemeye. Ben bu konuda da taahhütte bulunuyorum diyorum ki gelin yapalım, anayasa değişikliğini de gerçekleştirelim biz size bunun 367 oyun garantisini veriyoruz. Gelin biz bunu yapalım.

Serpil ÇEVİKCAN- Yerel seçim diyelim ki sizin çağrınız olumlu yanıtlandı, diyelim ki erken yerel seçim yapıldı. Nasıl bir başarı bekliyorsunuz CHP açısından bir. İkincisi, bu isimlerin değişmiş olması, ismin değişmiş olması bu özellikle Ankara, Bursa, İstanbul gibi büyükşehirlerde sizce AK Partinin başarısını ne kadar etkiler?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Onu bilmiyorum. Ama bildiğim bir gerçek var. O gerçekte şu; o metal yorgunluğu falan filan onların hepsi hikaye. Kendi içlerinde sorunları yaşıyorlar. AK Parti kendi içinde sorun yaşıyor.

Serpil ÇEVİKCAN- Efendim bu doğal değil mi bir partinin kendi içinde sorunlar yaşaması? Yani CHP de çok sorun yaşadı kendi içinde.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Şöyle; bizim sorunlarla onların sorunları farklı. Onların sorunları artık güvensizlik endeksine oturmuş vaziyette. Birbirlerine güvenmiyorlar. Bizim sorunlar daha farklı. Yani önseçim mi olsun, seçim olmasın mı, başka şeyler mi olsun, Ali mi gelsin, Veli mi gelsin, efendim işte ben daha iyi belediyeyi yönetirim, öbürü ben daha iyi kenti yönetirim diye… Olur bunlar, bu da zaten her tür demokraside olur. Yani demokrasinin fazla geliştiği ülkelerde de, az geliştiği ülkelerde bu tür tartışmalar olabilir. Ama bir parti kendi içinde eğer güvensizlik sendromu yaşıyorsa o artık tükenmişliğin sonuna gelmiştir. Yani tükenir artık, o kendi tükenmişliğini hazırlar. Geldiğimiz nokta budur. Tükenmişlikten nasıl kurtulurum arayışı bu. Ama bu arayışı demokratik kurallar içinde yapmıyorlar. Asarak, keserek yaparım diyor ben. Tehdit ederek, şantaj yapıyor. Cumhurbaşkanlığı makamında oturan kişinin - ki ben şu anda Cumhurbaşkanlığı makamının işgal edildiği kanısındayım- işgal eden kişi Türkiye’yi kaosa sürükleyemez. Şu anda Türkiye kaosa sürükleniyor. Cumhurbaşkanlığı makamı kaos makamı değildir. Siz orada ülkeyi yöneteceksiniz, ne demek belediye başkanı istifa etsin! Yüzde 49,5 oy alan Ahmet Davutoğlu’na da eline verdiler dilekçeyi istifa edeceksin dediler. Tek cümle dahi kuramadı. Ya niye istifa edeyim dahi diyemedi. Bugün niye istifa edeyim diyen belediye başkanları kadar cesaretli davranamadı. O da bir darbeydi, bu da yerel darbe. Yerel darbe yapıyorsunuz, demokrasiyi katlediyorsunuz. Benim derdim ne? Demokrasi. Demokrasinin namusunu kurtarmak. Kurtarmak istiyorum demokrasiyi.

Efendim işte meydanlarda bağırıyorlar Ey Kılıçdaroğlu neredesin, Ey Kılıçdaroğlu. Ben de şimdi soruyorum Ey Kılıçdaroğlu burada demokrasiyi savunuyor, sen de demokrasiyi savunuyorsan bu ülkede, sen de insanını savunuyorsan, sen de bu ülkede insanlar düşüncelerini özgürce ifade etsin diyorsan, sen de demokrasiye sadık ve bağlıysan benim dediğimi yapacaksın. Yapmıyorsan sen demokrasiyi istemiyorsun, sen milletten kaçıyorsun. Gayet açık ve gayet net milletten kaçıyorsun.

Hande FIRAT- Efendim çok önemli açıklamalarınız var. Biraz evvel Abdulkadir Selvi’nin sorusunda bir kendi içlerindeki hesaplaşma dediniz. Hem o var, hem sonrasında acaba sadece yerel erken seçim mi, yoksa başka çağrılarınız olacak mı gibi sorularımız ve tabi sizin olası adaylarınız da var ama kısa bir ara vereceğiz ondan sonra diğer sorular ve dikkat çeken açıklamalar peş peşe gelecek.

CHP Genel Merkezindeki yayınımız devam ediyor. Tabi ki, en önemli konu başlığı şu an Türkiye’nin gündemindeki konu başlıklarından biri. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun erken yerel seçim çağrısı orada kaldık, oradan devam edeceğiz. Üç önemli başlık biz kendi aramızda biraz sohbet ettik. Demokrasi, tükenmişlik sendromu ve sebepte hesaplaşma. Efendim Abdulkadir Selvi’ye kendi içlerindeki hesaplaşma dediniz. Nedir bu hesaplaşmanın aslı ne görüyorsunuz, nereden çıkıyor bu hesaplaşma AK Parti içindeki?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Pek çok alanda var. Bunların başında rant var, rant paylaşımı var. Gerçekten de büyük kentlerde yapılan operasyonun altında bu rant paylaşımı kendisini çok net bir şekilde gösteriyor. Bazı dosyalar var ki artık bu dosyalar gizlenemiyor.

Hande FIRAT- Ne gibi?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Yolsuzluk dosyaları gizlenemiyor. Bunlar var. Bir de tek adama kayıtsız, koşulsuz itaat var. Edeceksin itaat, sözümden asla dışarı çıkmayacaksın. Bu var. Buna benzer daha pek çok şey söylenebilir parti içinde. Parti böyle sanki evet tek adam rejimi var ve herkes ona uyuyor ama parlamentoda milletvekili arkadaşlarım AK Partili milletvekilleriyle de görüşüyorlar, tam bir kazan kaynıyor orada. Herkes rahatsız. Herkes huzursuz. Bunu bakanlar düzeyinde de görmek mümkün.

Hande FIRAT- AK Partili vekiller sizin CHP’li vekillere böyle mi söylüyorlar?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Özel konuşmalarda bunlar, meclis kulislerinde bunlar anlatılıyor zaten. Yani şimdi siz demokrasiyi rafa kaldırdığınız andan itibaren toplumun her kesimi bundan rahatsız, bu rahatsızlığı AK Partili milletvekilinin duymaması mümkün değil, belediye başkanının duymaması mümkün değil. Her şeye bir kişi karar verecek. Niye bir kişi? Ben de akıl yok mu diyor. Ben bu kenti daha iyi biliyorum diyor. Neden bu dayatma diyor bana geliyor? Ayrıca öyle bir suçlama yapılıyor ki yani tehdit ve şantaj kokuyor. Tehditle, şantajla siz bir ülkeyi nereye kadar yöneteceksiniz. Bu neyi gösteriyor? Çürümüşlüğü gösteriyor, çürüyor aslında. Hepimizin gözleri önünde içten içe çürüyen bir mekanizma. Tamam dışı biraz iyi görünür gibi ama içten içe çürüyor. Tartışmalar var.

Bakın, bizim partimizde bu tür şeyler olduğu zaman biz bu tartışmaları kamuoyuna açık yaparız. Şurada işte şu kişi yanlış yapıyor, şu kişi hata yapıyor diye söyleriz biz bunları. Ama o partinin kendi kültüründe tartışmalar kendi içlerinde yapılıyor, dışarıya yansımıyor, yansıtmamaya özen gösteriliyor. Bu işten içe çürüme zeminini giderek hızlandırıyor. Benim gördüğüm bu.

Abdulkadir SELVİ- Efendim tükenmişlik sendromu dediniz, içten içe çürüme dediniz ama 6 ay önce yapılan anayasa referandumunda da yüzde 51.4 evet oyu aldı. Tükenmişliği neye göre izah ediyorsunuz?

Kemal KILIÇDAROĞLU- 51.4 bir sefer devletin ve Yüksek Seçim Kurulunun aldığı bir kararla, devletin demeyim de hükümetin ve Yüksek Seçim Kurulunun aldığı bir kararla gerçekleşti. Benim şahsi kanaatim bunun tam tersidir.

İki; velev ki 51 çıktı. Devletin bütün imkanları kullanıldı, bütün parası kullanıldı, bütün araçları kullanıldı, valileri, kaymakamları kullanıldı, her türlü baskı ve şantaj yapıldı. Ona rağmen bu rakamı ancak Yüksek Seçim Kurulu kararıyla gerçekleştirebildiler. Bütün dağ, taş ‘evet’le donatıldı. Bütün televizyon kanallarında onlar vardı. Ama bütün bunlara rağmen olmadı ve bugün ben adım gibi eminim gidip evet oyu verenlerin önemli bir kısmı pişman. Ertesi gün bir kişi beni aradı, “gittim evet oyuna mührümü bastım zarfı attım dışarı çıktığım zaman içimdeki pişmanlığı fark ettim” dedi.

Hande FIRAT- Kim bu siyasetçi mi efendim?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Siyasetçi. Fark etmemesi mümkün değildi. Şimdi o dönemde benim anlattıklarımın tamamının doğru olmadığını söylüyorlardı. Kılıçdaroğlu doğruları söylemiyor diye. Ama bugün bütün seçmenler, AK Partili seçmen de, diğer partilerin seçmenleri de o dönemde söylediklerimin tamamının bugün doğru çıktığını görüyorlar. O nedenle kendilerini halka doğruları söylemeyen, en basitini söyleyeyim işte “Evet deyin terör bitecek”, buyurun. “Evet deyin ekonomide istikrar olacak”, buyurun dolar nereye gidiyor. “Evet deyin işte ülkeye barış gelecek”, buyurun hangi barıştan söz ediyoruz. “Evet deyin bütün komşularımızla ilişkilerimiz iyi olacak”, hangisi oldu? Tam tersi oldu. Bunu halk görüyor aslında, görmemesi mümkün değil.

Ben şunu da ifade edeyim, yani halk bunları görüyor tabi görmemesi mümkün değil. Ama işte halk bunları gördü, efendim işte biz seçim çağrısı yaptığımız zaman çekiniyorlar gelmiyorlar neden? Halkın bunları gördüğünü onlar da biliyorlar artık. Çekiniyorlar.

Abdulkadir SELVİ- Seçim çağrınızı biraz daha açmak istiyorum. Yerel seçimlerin erkene alınması çağrısı yaptınız. Buna Cumhurbaşkanlığı seçimini ve milletvekili seçiminin de öne alınması gibi bir teklifi eklemeyi düşünüyor musunuz? Böyle bir çağrınız olacak mı?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Şu anda Türkiye nüfusunun, seçmenlerin yüzde 41’i halkın seçtiği belediye başkanları tarafından değil, atananlar tarafından yönetiliyor. Bizim demokrasi tarihimizde bir ilktir bu. Yani demokrasi bu kadar katledilmemişti. Şimdi derlerse ki, efendim yerel seçimleri de, diğer seçimleri de erken yapalım. Niye yapmayalım, gelsinler. Açık ve net Hande Hanım sizin programınızda hodri meydan diyorum. Yerel seçim diyorlarsa yerel seçim, genel seçim diyorlarsa genel seçim, Cumhurbaşkanlığı seçimi diyorlarsa Cumhurbaşkanlığı seçimi. Milletten kaçılmaz, milletten korkulmaz. Milletin her türlü oyuna biz saygı duyarız ve milletin tercihi başımızın üstündedir. Ama bugün Türkiye iyi yönetilmiyor. Daha doğrusu iyi yönetilmiyor değil, Türkiye yönetilmiyor. Açıkça söylüyorum, Türkiye yönetilmiyor. Türkiye savuruluyor. Herkesle kavgalıyız herkesle. En büyük telaşları nedir ben biliyorum, onu en büyük telaşlarının ne olduğunu da. En büyük telaşları var, ekonomi daha kötüye gidecek. Bakın, biz şunu yapabilirdik bırakın ya ekonomi daha kötüye gitsin, batsınlar iyice. Ama bu benim içime sinmiyor. Ben bu ülkenin insanını korumak zorundayım. Çiftçisini de, işçisini de, emeklisini de, taşeron işçisini de hakkını korumak zorundayım. Türkiye’nin daha kötüye gidişi hepimizin kötüye gidişi demektir. Ben bu kötüye gidişe dur demek istiyorum. Esnaf için de bunu söylüyorum, çiftçi için de söylüyorum, sanayici için de söylüyorum. Kim önünü görüyor? Bana çıkıp bir Allah’ın kulu desin ki, yarın sabah Türkiye’de ne olacağını ben gayet iyi biliyorum. Kimse diyemez.

Abdulkadir SELVİ- Efendim çok önemli bir açıklama yaptınız. Cumhurbaşkanlığı seçimi de, milletvekili genel seçimi de, yerel seçim de hodri meydan dediniz. İktidar tarafından da hodriye hodri denilirse ne zaman olabilir?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Diyemezler.

Hande FIRAT- Neden?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Cesaret edemezler. 3 gün daha Türkiye’yi yöneteceğim diye Türkiye’yi felakete sürüklerler. Açık ve net çağrı yapıyorum Sayın Erdoğan’a. Sabah millet diyordu, akşam millet diyordu, öğleden sonra millet diyordu. Her gün millet diyordu. Milletin tercihi diyordu. Milletin tercihini gelelim arkadaş, oturalım masaya. Parlamentodan yasayı çıkaralım. Yerel seçimleri de öne alalım. Oturalım seçime gidelim. Bakın, her geçtiğimiz gün Türkiye daha da kötüye gidecek.

Hande FIRAT- Sayın Kılıçdaroğlu siz eğer seçim olursa erken seçim tablonun çok değişeceğini düşünüyor musunuz? Bunu niye soruyorum, sizi eleştirenler de bu kadar zamandır ana muhalefette ya da muhalefette kalmaya devam ediyor, acaba hala umudu var mı diye soruyor.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Elbette umudum var. Ben bu ülkenin insanının sağduyusuna güveniyorum. Bizim gördüğümüzü sokaktaki vatandaş da görüyor. Sesini çıkaramıyorsa baskıdan çıkaramıyor. Bir korku imparatorluğu gibi bir baskı kuruyorlar halkın üstünde. Bizim Adalet Yürüyüşümüz o baskıyı büyük ölçüde attı. İnsanlara güven geldi. Ben yalnız değilim artık bu ülkede hakkı, hukuku ve adaleti birlikte savunabiliriz diye. Biz de ona güveniyoruz zaten. Diyoruz ki, hak, hukuk, adalet mi istiyoruz, demokrasi mi istiyoruz, bu ülkede huzur içinde yaşamak mı istiyoruz, düşüncelerimiz farklı olsa bile bir araya gelip uygar insanlar gibi konuşmak mı istiyoruz, tartışmak mı istiyoruz? Gidelim seçime böyle bir iktidarı getirelim. Bizim neyimiz eksik? Düşünüyoruz, tartışıyoruz, konuşuyoruz. Şunu da söylüyorlar, efendim işte Kılıçdaroğlu CHP’li belediyelere de sıra gelecek dendiği için bunu söylüyor diyor. Onu da söylüyorlar. Biz şerbetliyiz. Zaten bizim bütün belediyelerde 365 gün müfettiş var. Hani sanki yeni gelecekmiş de biz telaşa kapılıyormuşuz gibi. Size 2012’de bütün belediye başkanlarına yayınladığımız bir belge var, operasyon sırasında neler yapacaksınız diye bütün belediye başkanlarımıza yayınladık 2012’de. Belediyelerinize operasyon yapılacaktır, operasyon sırasında neleri yapmanız gerekiyor belediye başkanı olarak.

Hande FIRAT- Siz bu yönden duyum aldığınız için böyle bir şey mi yaptınız?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Tabi tabi. 9 madde halinde 2012’de yaptık. Bugün de geçerli bu. Mesela demişiz, zorla el koyma olursa tutanak mutlaka itirazi kayıtla imzalanmalıdır 8. madde. 7. madde, arama yapılırken tüm alandaki arama işlemlerini kameraya kaydettireceksiniz diyoruz. Bütün bunları bildirdik zaten. Operasyonlar yapıldı, müfettişler var, soruşturmalar açılıyor. Bunlar yapıldı.

Hande FIRAT- Şu an Tekirdağ ilçe belediyesinde soruşturma var.

Kemal KILIÇDAROĞLU- O ayrı, o Cumhurbaşkanlığı makamıyla ilgili. Yoksa çoğu yerde zaten müfettişler var. Hatta geçen gün dedim ki belediye başkanı arkadaşlara, bir odayı tamamen tutun, odanın masasını, sandalyesini, her şeyini ayarlayın orayı üstüne yazın İçişleri Bakanlığı denetçileri diye, günün 24 saati arzu ettikleri zaman gelip baksınlar. Zaten biz denetimden korkan bir parti değiliz ki. Niye korkalım? Belediye Başkanı dediğiniz kişi hesap verme makamında oturan kişidir. Her kuruşun hesabını, ben onu belediye başkanlarına söylerim. İki temel konuyu bütün belediye başkanlarımıza söyleriz.

Bir; seçildiğiniz andan itibaren size oy versin vermesin bütün vatandaşlara eşit davranacaksınız. Hatta size oy vermeyen mahallelere daha fazla hizmet götüreceksiniz.

İki; beldeden vergi topluyorsunuz, para topluyorsunuz, topladığınız her kuruşun hesabını belde halkına vereceksiniz. Bu kadar. Bizim istediğimiz bu. Dolayısıyla verilmeyecek hesabımız yok. Şimdi kaçmak için gerekçe arıyorlar. Yerel seçimleri öne alın dedik kaçmak için gerekçe arıyorlar. Niye kaçıyorsunuz kardeşim? İktidarsınız, devletin hazinesi emrinizde, paralar emrinizde, parayı istediğiniz gibi harcıyorsunuz, kimse sizi denetlemiyor. Ona rağmen biz çekinmiyoruz, korkmuyoruz sizi davet ediyoruz siz kaçıyorsunuz. Niye kaçıyorsunuz arkadaş? Nüfusun yüzde 41’i atanan belediye başkanları tarafından yönetilecek. Böyle bir rezalet olamaz yani.

Serpil ÇEVİKCAN- Efendim bir iki soruyu art arda soruyum. Bir tanesi, Adalet Yürüyüşünden sonra yaptırdığınız anket çalışmaları ise - ki mutlaka vardır- Adalet Yürüyüşünden öncesi ve sonrası arasındaki fark CHP açısından nedir? Yani Adalet Yürüyüşünüzden sonra CHP’nin oy oranında ne kadarlık bir kıpırdanma oldu onu bir öğrenmek istiyorum.

İkincisi, erken seçim çağrısı, yerel seçim çağrısı, hepsi için hodri meydan diyorsunuz. Bunu kendinize güvenerek söylüyorsunuz. Bu bağlamda bu ilk soruyu yöneltiyorum. Yani CHP’nin nasıl bir başarı elde edeceğini bekliyorsunuz? Çünkü Sayın Cumhurbaşkanı ve AK Parti liderliği 2019’u adeta bir varlık, yokluk seçimi olarak kurguluyor. Kendiniz içinde 2019’u böyle görüyor musunuz bu üç seçimi?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Hayır.

Serpil ÇEVİKCAN- Belediye meselesinde bir son soru hemen sıra gelmediği için hakkımı böyle bonkörce kullanıyorum. Şimdi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından Kadir Topbaş istifa ettiğinde orada bir aday gösterdiniz. Fakat son bir karar açıkladı parti yetkilileri Ankara için göstermeyeceksiniz neden?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Diğer yerler için de.

Serpil ÇEVİKCAN- Ama işte Ankara dikkat çekici.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Nedeni şu; erken seçim istiyoruz yerel yönetimlerde. Dolayısıyla aday göstermenin mantığı yok. Diyoruz ki, gelin seçime gidelim. 17 ay sonra seçime gideceğimize işte oturalım, konuşalım ne zaman işte 6 ay sonra mı, 1 yıl sonra mı yerel yönetimlerde erken seçime gidelim. Dolayısıyla aday göstermenin bir mantığı yok. Her düşüncemizin mutlaka dayandığı temel bir mantık var. O nedenle karar aldık MYK’da aday göstermeye gerek yok, yerel seçim çağrısı yaptık, akıl, mantık yerel seçimin erkene alınmasını istiyor, demokrasi kan kaybediyor, bütün dünya bize gülüyor. Dolayısıyla belde halkları da son derece mağdur, kendi seçtikleri belediye başkanları zorla istifa ettiriliyor. Biz demokrasinin az önce de söyledim namusunu kurtarmak için buyurun arkadaşlar bir an önce yapalım. Kazanırız kazanmayız o ayrı bir şey. Üzerinde durduğumuz birinci nokta bu,  ülkede demokrasiyi kesintisiz hayata geçirmek. Demokrasi bir kişinin iki dudağına teslim edilemez, edilmemelidir. Böyle olursa o ülkede demokrasiden söz edemeyiz. Demokrasi kan kaybediyor. Mücadelemiz bunun üzerine inşa edilmiş vaziyette.

Ha kendimize güveniyor muyuz? Elbette güveniyoruz. Niye güvenmeyelim?

Serpil ÇEVİKCAN- Genel seçim için de, yerel seçim için de?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Yerel seçim için de, genel seçim de. Adalet Yürüyüşü? Evet, Adalet Yürüyüşü AK Partili vatandaşların önemli bir kısmı bizim Adalet Yürüyüşü yapmamızı destekliyorlar. Anket sonuçları bunu gösteriyor destekliyorlar. Neden? Çünkü Adalet Yürüyüşünde biz bir parti bayrağı taşımadık. Herkesin aradığı adaleti seslendirdik. Bana bir tane AK Partili vatandaş gösterin ki adaletten şikayet etmesin. Herkes, herkesin ortak acısı aslında adaletsizlik. Her alanda var adaletsizlik. Biz bunu dile getirdik. Nerede var adaletsizlik? Hapishanede var. Nerede var? Mahkemede var. Nerede var? Sokakta var. Nerede var? Kadına şiddette var. Nerede var? Taşeron işçisinde var. Nerede var? Şırnak’ta hayatını kaybeden işçilerde var. Nerede var? İş cinayetlerinde var. Hiçbir yerde adalet yok ki. Adaletin olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. O zaman demokrasiyi yaşatamayız. Adalet Yürüyüşümüzün özünde de zaten bu yatıyordu. Adaleti bu ülkede toplumun her kesimine yeniden hatırlatmak, güçlü bir şekilde yeniden hatırlatmak. Adalet bu ülkede yaşayan 80 milyonun ortak talebidir. Biz bu ortak talebi dile getirdik. Hak, hukuk, adalet dedik. Hak aynı zamanda Allah’ın isimlerinden birisidir. Cenabı Hak deriz. Hukuk çoğuludur zaten bu işin. O zaman hakkı, hukuku ve adaleti savunacağız. Bunun için illa CHP’li olmak, illa MHP’li olmak, illa bilmem efendim HDP’li olmak gerek yok buna. Adalet 80 milyon için geçerli bir kavramdır. Yürüyemez diyorlardı yürüdük. Birileri gece rahat uyumadı ben onu da gayet iyi biliyorum. Zaten uyamasın diye yürüdük. Bu ülkede adalet yok. Adaleti tesis ettirmek için biz yürüdük. Yargıya da çağrı yaptık. Adaleti dağıtacak olan yargıdır ve yargının bu konuda cesur olması lazım, kararlı olması lazım, vicdan sahibi olması lazım ve hukukun üstünlüğüne göre karar vermesi lazım. Talimatla adalet dağıtılmaz. Talimatla adalet dağıtmaya kalkan kişi hakimlik koltuğunda oturamaz, o cübbeyi giyemez. Biz bunu da hatırlattık, her yerde söyledik. Dolayısıyla söylemeye de devam edeceğiz.

Erdem GÜL- Serpil Hanımın sorusunu tersinden soruyum. Serpil Hanım CHP açısından sordu,  fakat belki yerel seçim için matematiksel olarak böyle değil ama 2019’da yapacağımız seçimlerde yüzde 50 artı 1 gerekiyor. İşte Adalet Yürüyüşü ve 16 Nisan bakımından önemli. İlkesel demokrasinin namusunu koruyorum dediğiniz aklımda. Ama onun dışında iktidarın yapılacak bir seçimde kaybedeceğini düşünüyor musunuz? Hem anketlerden, ya da kendi bakış açınızda görüyor musunuz?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Kaybedecek. Büyük kentleri de kaybedecekler. Ülkede demokrasiye bu kadar zarar vermiş bir partinin ayakta durması mümkün değil. İçten içe çürüyor diyorum. Cesaret edemiyorlar. Ben eski AK Partiyi düşünüyorum bizim ağzımızdan erken seçim çıksaydı koşa koşa gelirlerdi hemen yapalım derlerdi. Şimdi köşe bucak kaçıyorlar. Ya niye kaçıyorsunuz? Özgüvenini yitiren bir parti parti olmaktan çıkar özgüvenini yitiren bir parti. Çünkü artık demokrasiye inanmıyor. Baskıyla ayakta kalabilir miyim, şantajla ayakta kalabilir miyim, korku yaratarak ayakta kalabilir miyim arayışına girer. Şu anda ben bütün AK Partilileri kastetmiyorum, onun da altını özenle çizeyim, yönetici konumunda olan birkaç kişiden söz ediyorum.

Hande FIRAT- Kimden bahsediyorsunuz daha açık soralım. Kim o birkaç kişi?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Sarayda oturanlar.

Hande FIRAT- Yani sadece Cumhurbaşkanı mı?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Tabi, tabi. Bakın iki ayrı yapı var. Hani paralel devlet diyorlar ya şu anda paralel devlet Türkiye’de tam anlamıyla var. Bir Başbakan var mı? Var. Kimi yönetiyor? Ülkeyi yönetiyor. Cumhurbaşkanı koltuğunu işgal eden bir zat var mı? O da var. O neyi yönetiyor? O da Türkiye’yi yönetiyor. Dışişleri Bakanı var mı? Var. Bir de sarayda Dışişleri Bakanı var mı? Var. Dışişleri açıklamalarını kim yapıyor? Dışişleri Sözcüsü mü yapıyor, İbrahim Kalın mı yapıyor? Siz hiç Dışişleri Sözcüsünün açıklamalarını duydunuz mu son aylarda? Hiç yok öyle bir şey. Niye konuşmuyorlar? İbrahim Kalın Dışişleri Bakanı mı? Hayır. İki tane paralel devlet var. Ama birisi egemen, diğeri korkudan sesini çıkaramıyor. Paralel devlet şu anda var ve şu anda Türkiye’de bir kaos yaşanıyor, bürokraside de kaos yaşanıyor. Kimin ne yapacağı belli değil. Kimse korkudan kalemini bile oynatamıyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti böyle olur mu? Böyle olmaması gerekir. Dışişleri Sözcüsü hazırlanıyor açıklama yapmaya bir bakıyor İbrahim Kalın televizyonda açıklama yapıyor, alıyor dosyasını katlayıp tekrar yerine gidiyor.

Hande FIRAT- Onu bir örnekten bilerek mi söylediniz acaba?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Bilinerek tabi. Diyorum ya dış politikamızda bu kadar büyük olaylar yaşanırken Dışişleri Sözcüsü niye çıkıp konuşmaz, niye İbrahim Kalın konuşur? Yani daha garibini söyleyeyim, daha düne kadar İbadi’ye söylemediği laf kalmadı değil mi, Erdoğan’ın söylemediği. Sen benim kıratım değilsin, sen benim ayarımda değilsin, sen nasıl olur da yani beni ağzına alırsın gibilerden bir sürü laf etti, etti, etti ne oldu? Karşıladı. Kendisinin düzeyinde değil doğrudur. O Cumhurbaşkanı, o Başbakan. Onun muhatabı Başbakan. Aldı kendi düzeyine çıkardı niçin? Niçin çıkardı? Ne konuşacak yani?

Abdulkadir SELVİ- Siz İbadi’nin ziyaretini doğru bulmuyor musunuz? Bu dönemde İbadi’yle görüşülmeyi doğru bulmuyor musunuz?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Başbakanla ve Dışişleri Bakanıyla görüşmesini doğru bulurum. Cumhurbaşkanına nezaket ziyareti arzu ediyorsa yapabilir. Ama Irak’ın iç sorunları Cumhurbaşkanının değil öncelikle Dışişleri Bakanının ve Başbakanın görevidir. Onlar ilgilenirler, onlar politikayı oluştururlar. Siz Dışişleri Bakanlığı bürokrasisini devre dışı bırakıp saraydaki bürokrasiyle dış politikayı götürürseniz Türkiye bu hale gelir.

Hande FIRAT- Başbakanla konuştunuz, görüştünüz, bu endişelerinizi açık açık söylediniz mi?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Şimdi iki kişi arasında yapılan bir görüşmenin ayrıntılarını vermem doğru değil ama pek çok kaygımı dile getirdim tabi.

Hande FIRAT- Reklam arası vereceğiz, reklamı verelim geri dönelim.

Gece Görüşü devam ediyor, üstelik Ana Muhalefet Partisi Liderinden, CHP’den, Kemal Kılıçdaroğlu’ndan gelen erken yerel seçim çağrısı Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden biri. Tabi biz aslında Gece Görüşü’nü üç haftadır Melih Gökçek’in istifa olayını konuşuyoruz, ama şimdi bir erken yerel seçim çağrınız olunca efendim herhalde en çok başta Ankara olmak üzere adaylar konuşulacak.

Erdem GÜL- Üstelik bu gece erken genel seçim çağrısı da var değil mi, bir yandan o da var.

Serpil ÇEVİKCAN- Şimdi tek tek milletvekili adaylarını sormak zor olacağı için.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Erken genel seçim teklifi gelirse kabul ediyoruz. Ama bizim talebimiz çünkü şu anda…

Erdem GÜL- Hazırız diyorsunuz yani?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Tabi. Çünkü şu anda Türkiye’de seçmenin yüzde 41’i seçtiği belediye başkanları tarafından yönetilmiyor ve demokrasi katledilmiş vaziyette. Biz demokrasiyi kurtarmak için acil çağrı yaptık gel yerel seçimleri erken yapalım, kimi gösterirsin, kimi göstermezsin o ayrı bir şey, böylece demokrasiyi kurtarmış olacağız.

Hande FIRAT- Siz hazırsınız o zaman değil mi yani Ankara, İstanbul adaylarınız belli mi?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Hem hazırız, hem alacağız.

Serpil ÇEVİKCAN- Efendim, Hande sordu siz cevap vermediniz, ben bir daha sorayım o zaman. Ankara, İstanbul adaylarınız mutlaka en azından bir beyin jimnastiği yapmışsınızdır bir Genel Başkan olarak. Ankara üzerinde örneğin bir önceki yerel seçim için Mansur Yavaş Bey’in ismi tekrar hatta onunla temas ettiğiniz, görüştüğünüz söylendi. Aday olma ihtimali olabileceği söylendi, ama o bir süre sonra olmayabilir noktasına geldi vs. yani Ankara’da konuşulanlar bağlamında soruyorum. Tekrar Mansur Yavaş ismi üzerinde bir Ankara’da karar oluşturur musunuz? İstanbul adayınız için bir ipucu verir misiniz en azından? Bununla bağlantılı efendim şunu da sorayım. Şimdi referandumdan sonra bu hayır bileşenleriyle bir dizi temas yürüttünüz, bunlar referandumda alınan sonucu değerlendirme, yeniden tespit etme bağlamında bir ön görüşme çerçevesinde geçti sizin ifadelerinizle ve bunların devam edeceğini söylediniz. Bu bağlamda tekrar hayır bileşenleriyle bir araya gelip bir ortak aday çıkarma durumu sözkonusu olabilir mi diye de sorayım.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Yerel yönetimlerde mi?

Serpil ÇEVİKCAN- Genel seçim, yerel seçim yani beraber hareket etme.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Genel seçimlerle ilgili işbirliği yapmak siyasal partiler yasasına göre uygun değil.

Serpil ÇEVİKCAN- Cumhurbaşkanlığı seçimini de dahil ediyoruz tabi.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Yani milletvekili seçimlerinde yasa ona izin vermiyor. Ama partiler siyasete girerler, seçimlere girerler veya girmezler onların kendi tercihleridir. Ama ben Cumhurbaşkanlığı seçiminde ve o dönemde kurulacak olan yeni yapının Türkiye’de demokrasiyi güçlendirme bağlamında oluşacak bir yapı olmasını istiyorum ve onu savunuyoruz.

Dolayısıyla hayır bileşenleri diye bir özel alan yaratmak yerine aslında Türkiye’de demokrasiyi savunanlar, tek adam rejimini savunanlar. Olaya şimdi artık öyle bakıyoruz. Çünkü anayasa geçti, şimdi önümüzde iki seçenekli bir yapı var. Bir, demokrasiyi savunanlar. İki, demokrasiyi değil tek adam rejimini savunanlar. Demokrasiyi savunanların düşünceleri belli. Güçlü bir parlamenter sistem, yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü, düşünceyi ifade özgürlüğü, bilimsel özerklik, üniversitelerin özerkliği, insanların düşüncelerini özgürce açıklamaları. Bunlar demokrasi savunanlar. Tek adam rejimini savunanların ise tek bir beklentisi var. Bir kişi konuşacak, herkes ona itaat edecek, onun elinde bir sopa olacak, hakim kararını istediği gibi vermezse derhal sürülecek, savcıya soruşturma aç dediği zaman savcı derhal soruşturma açacak, açmadığı zaman savcıyı da görevden alacak. Hakimler, Savcılar Kurulu kendi emrinde olacak. Medya kendisinin istemediği haberleri yaptığı zaman ya susturacak, ya mali baskı uygulayacak. Kamu kuruluşlarına diyecek ki, sakın bu gazetelere ilan vermeyin, verirseniz siz yöneticisiniz hepinizi görevden alırım. Bütün bu baskıları yapacak.

Tek adam rejimi mi istiyorsun, demokrasimi istiyorsun? Demokrasi isteyenler bir tarafa oy verecek, tek adam rejimi isteyenler de tek tarafa oy verecekler. Dolayısıyla önümüzdeki seçimler bir demokrasi tercihi seçimleri. Hayır bileşenlerinin çok daha ötesinde. Demokrasiyi savunanlarla demokrasiyi savunmayanlar arasındaki bir ayrım olacak. Ben olayı böyle görüyorum.

Ama geçmişte hayır bileşenleri demokrasiyi savunuyorlardı. Farklı siyasal düşüncelerde, farklı görüşlerdeydi. Ama o dönemde demokrasiyi savunuyorum diye anayasa değişikliğine evet verenler oldu. Çünkü diyorlardı ki, daha güçlü bir parlamento. Billboardlarda vardı daha güçlü bir parlamento. Şimdi baktılar ki hiç de öyle daha güçlü bir parlamento yok. Tam tersine parlamentonun yetkileri elinden alındı. Artık eskisi gibi bir parlamento sözkonusu değil. Sadece oraya gidecekler maaş alacaklar. İyi maaş alacaklar. Sayı da 600’e çıktı. Kim karar veriyor? Bir kişi karar veriyor. Yarın onun etrafındaki grup karar verecek. Tipik örneğini de görüyoruz zaten. Bu model iyiyse bu modele gidip oy verecekler, bu model yanlıştır ve bu model Türkiye’nin geleceğini felakete sürükler, ekonomik gelişmeyi felakete sürükler diyorlarsa demokrasiye oy verecekler.

Serpil ÇEVİKCAN- Efendim Ankara, İstanbul adayları ısrarla sorayım.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Adaylar konusunda şunu rahatlıkla söyleyebilirim…

Serpil ÇEVİKCAN- Yani sürpriz isimlerle karşılaşabilir miyiz?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Bugünden, siz de takdir edersiniz ki bugünden İstanbul adayımız budur, Ankara adayımız budur diye bir tercihte bulunmak hemen hemen mümkün değil.

Erdem GÜL- Peki, profil sorsak? CHP dışındaki, biraz önce sizin tanımladığınız gibi demokrasiyi savunanlar bakımından, CHP dışındaki partilere de mesaj verecek isimler olabilir mi? Yoksa dar partili isimler mi olur?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Hayır niye olmasın? Yani sonuçta adaylar arasında biz bir anket yapmak zorundayız. Yani bizim tercihimizin ötesinde belde halkı ne düşünüyor o kişilerle ilgili. Belde halkı şu kişiyi ben seçmek istiyorum diyorsa doğal olarak biz onu halkın önüne koyacağız, o projeleriyle çıkacak ortaya her türlü çalışmasını yapacak, ben gelince Ankara’yı, İstanbul’u, Adana’yı, Mersin’i, Manisa’yı, Balıkesir’i şöyle yöneteceğim diyecek, şu çerçevede. Bursa’yı şöyle yöneteceğim diyecek ve dolayısıyla projelerini ortaya koyacak ve eminim bu kentlerin tümünü alacağız. Çünkü tümü bu kentlerin dokusunda demokrasi var zaten.

Hande FIRAT- Mevcut milletvekillerinizin belediye başkanı olmasına prensip olarak sıcak bakıyor musunuz?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Şu ana kadar en azından bana gelmiş bir talep yok. Yani ben şuraya aday olayım, şuraya aday olayım diye bir talep yok. Ama bazen bölge halkından şu kişi olursa belediye başkanlığını kazanabilir diye milletvekilleri ismini bildirenler de var. Ama dediğim gibi çok erken bu. Ama bugünden hani bu İstanbul haricinde benim söylediğim, İstanbul bağlantılı değil Anadolu’daki bazı kentler için bu tür isimler zaman zaman bize bildiriliyor, dillendiriliyor.

Serpil ÇEVİKCAN- Yani örneğin İstanbul için kazanabilecek bir aday profili belirlediniz?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Elbette… Ve hem İstanbul’un sorunlarına vakıf olacak. İki, sorunları çözmede kararlı olacak. Üç, gerçekten de İstanbul’un tarihi kimliğini yeniden iade edecek. İstanbul’u, üç büyük imparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul kimliğine kavuşturacak. Gelecek adayımız bunları hedefleyecek. İstanbul’u bir kültür kenti, İstanbul’u bir sanat kenti haline getirecek. İstanbul’da yapılacak çok güzel şeyler var. 

Hande FIRAT- Cumhurbaşkanının İstanbul’a ihanet sözleri çok tartışma yarattı, ama Çevre Bakanı da CHP’yi hedef aldı biliyorsunuz. “Cumhurbaşkanına söz söylemek CHP’nin hakkı değil, İstanbul’a en büyük ihaneti CHP yapmıştı, her tarafı kaçak yapı, gecekonduyla doldurmuşlar” dedi. Siz de böyle bir profil çizdiniz. Ne yanıt verirsiniz?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Yanıt verecek kıratta değil önce onu söyleyeyim. Şunun için, Kayseri’de belediye başkanlığı yaparken neler yaptığını ben gayet iyi biliyorum. İki, Sayın Ahmet Hakan yazmıştı bunlar mutlaka yarın geleceklerdir bütün işte ihaneti CHP yaptı diye söyleyeceklerdir diye. Hemen atladı ona efendim işte CHP bunu yapmıştır diye. İstanbul’u kim yönetiyor CHP mi yönetiyor? Adam İstanbul’u yıllardır kendi partisinin yönettiğinin farkında bile değil. Bir de bakanlık koltuğuna oturmuş. Sen İstanbul’un farkında değilsen sen nasıl Çevre Şehircilik Bakanlığı yapıyorsun?

Ben size bir örnek vereyim. Kendi imzasıyla Bakırköy’e giderken eskiden bir sahil yolu vardı orada, ağaçlı bir yol vardı ve denizle yol arasında sadece ağaçlar görünürdü. Şimdi o denizle yol arasında o ağaçların büyük bir kısmı kesildi sadece beton ve yüksek binalar görülüyor. Bu kişi onların altına, yani o binalar burada yüksek binalar dikilsin diye altına imza atarken acaba vicdanı sızladı mı? Hangi gökdeleni CHP’li yaptı, hangi gökdeleni yaptı? Cevap verecek kıratta değil, onun için diyorum yani bakan olsa böyle konuşmaz. Demek ki o koltuğa layık bir birisi de değil. CHP ne yaptı? CHP şunu yaptı, Nurettin Sözen zamanında bir bina yapılmıştı, imara aykırıydı, Haliç’e bakıyordu ve Nurettin Sözen yargı kararını uyguladı ve o binayı tıraşladı. Kesinlikle tıraşladı. Danıştay kararına rağmen binayı tıraşlayamıyorlar ve Cumhurbaşkanlığı koltuğunu işgal eden zat diyor ki, niye tıraşlamadın? Tıraşlamıyorum diyor. O zaman ben seninle küstüm diyor. Devlet yönetiminde böyle bir şey var mı? Bir Allah’ın kulu çıksın ya devlet yönetiminde küstüm diyor. Ne oldu? Sonra gittiler aradan bir süre geçti beraber bir tesis açtılar, bir okulu hizmete açtılar. Hani küsmüştün? Aslında onlar da ondan yararlanıyorlar. Hatırlar mısınız Erdoğan’ın yaptığı bir telefon konuşması medyaya yansımıştı, “Kupon araziler benden sorulacak” demişti, İstanbul’daki kupon araziler yani, benden habersiz nasıl bunu yaparsınız diye Kadir Topbaş’a da kızmıştı. Bir ülkenin Başbakanı, Cumhurbaşkanı İstanbul’daki arazilerle niye ilgilenir? Yani alımı, satımıyla niye ilgilenir? İmarıyla ilgilense anlarım. Der ki, şurası yeşil alan olsun. Beyler İstanbul’da yeşil alan kalmadı yazık günahtır ya bu olağanüstü bir kent burası, bu kimliği de yok etmeyelim diyebilirdi. Demiyor. İhanet sözcüğünü de kullanan ben değilim. Erdoğan’ın kendisi kullandı. Şimdi bakan bizi suçluyor efendim hainlik yapmış diye. İhaneti yapanlara hain denir. Ben ihanet yaptım diyen de, yapmaya da devam ediyoruz diyende Erdoğan ben değilim ki? Hani ben olsam veya böyle bir konuşma olmasa, ben böyle bir suçlama yapsam biliyorum Erdoğan bütün avukatlarını görevlendirir, bana hakaret etti, Cumhurbaşkanlığına hakaret etti, dolayısıyla derhal soruşturma açın der. Tazminat davaları açtırır. Yapmıyor. Niye yapmıyor? Kendisi kullandı, “hainlik yaptık” dedi. Ben değil o söylüyor. İtiraf ediyor. Ben ne diyebilirim?

Abdulkadir SELVİ- Bunu bir özeleştiri olarak geçmişte İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapmış birisinin söylemesi, bundan sonra yapacakları konusunda bir uyarı olarak görülemez mi?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Hayır.

Abdulkadir SELVİ- Neden?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Görülseydi 16/9 kuleleriyle ilgili tıraşlayın dediği zaman tıraşlamıyorsa hemen İstanbul Büyükşehir Belediyesine talimat verirdi bu binayı derhal tıraşlayın kardeşim derdi. Demiyor ama diyemiyor. Bakın yargı kararına rağmen. Oysa yürütme organının görevi yargı kararını uygulamaktır. Uygulamıyorsa aslında açıkça suç işliyor.

Abdulkadir SELVİ- Sayın Cumhurbaşkanıyla ilgili olarak, efendim siz başından beri hep demokrasiyi korumaktan söz ediyorsunuz, ama Sayın Cumhurbaşkanıyla ilgili olarak da işgal eden zat diyorsunuz. Sayın Cumhurbaşkanı da o göreve Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu ve Sayın Demirtaş’la girdikleri seçimde milletin oyuyla yüzde 52 teveccühüyle geldi. Bu bir çelişki oluşturmuyor mu?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Hayır oluşturmuyor. Çünkü herkesin Cumhurbaşkanı olmaktan çıktı. Ne zamanki Adalet ve Kalkınma Partisinin Genel Başkanı oldu, tarafsızlığını kaybetti, namusu ve şerefi üzerine yemin etmişti tarafsız olacağım diye. Ama onları tamamen unuttu, ondan sonra biz dedik ki kusura bakmasın herkesin Cumhurbaşkanı değil. Çünkü Cumhurbaşkanı adı üstünde Cumhurun başkanı. Cumhurun başkanı değil. O zaman ora işgal altında.

Abdulkadir SELVİ- Ama oraya da yine anayasa değişikliğine millet karar verdi. Yani Sayın Erdoğan anayasadaki hükmün rağmına gidip Genel Başkan olmadı.

Kemal KILIÇDAROĞLU- O da gayet güzel. Ama meşru olmayan bir seçim. Biz o seçimi gayri meşru ilan ettik meşru değil. Bugün halkın en son bir anket çıktı. Halkın büyük bir kesimi anayasa referandumunun meşru olmadığını, doğru yapılmadığını, etik yapılmadığını, ahlaki yapılmadığını kabul ediyor. AK Partililerin içinde de önemli bir kesimi kabul ediyor bunu.

Abdulkadir SELVİ- Siz de girdiniz o seçime ama. Meşru olmayan bir seçimde siz neden yer aldınız?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Biz hayır oyu kullanılmasını istedik seçimde. Dedik ki, hayır oyu verin buna.

Serpil ÇEVİKCAN- Yani siz gayrimeşruluğu neye dayandırıyorsunuz? YSK’nın yaptığı açıklama?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Gayrimeşruluğu YSK’nın kararına, adaletsiz bir seçim olmasına ve OHAL koşullarında yapılmasına anayasa değişikliğinin, o nedenle. Ben Sayın Cumhurbaşkanı seçime girdiğinde, Ekmeleddin Beyle birlikte seçime girdiğinde seçildiğinde biz hiçbir şey söylemedik. En ufak olumsuz bir cümle de kullanmadık. Ne zamanki tarafsızlığını kaybetti dedik ki bir dakika bu olmaz. Seçimlerde de yani anayasa referandum çalışmalarında da orada da tarafsız davranmadı. Orada da taraflı davrandı. O kadar taraflı davrandı ki, devletin bütün imkanlarını kullandı. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını kendi çıkarı için kullanabilir misin? Fakir fukaranın ödediği vergiyi kendi partin çıkarları için kullanabilir misin? Kendi partisinin çıkarları için bu paraları kullandı. Hepimizin gözleri önünde medyayı kullandı, televizyonları kullandı, gazeteleri kullandı, devlet dairelerini kullandı, valileri, kaymakamları kullandı, muhtarlara baskı yaptı, şantaj yaptı, her şeyi yaptılar. Ona rağmen, bütün bunlara rağmen Yüksek Seçim Kurulu kararıyla ancak alabildi.

Serpil ÇEVİKCAN- Efendim Ekmeleddin İhsanoğlu konusu birkaç kere geçtiği için hemen aklıma takılan bir soruyu da yöneltmek istiyorum. Şimdi MHP’yle ortak Cumhurbaşkanı adayı çıkardınız Ekmeleddin İhsanoğlu. MHP’yle bu kadar kritik bir konuda şimdi o makamı işgal ediyor dediğiniz Sayın Cumhurbaşkanına karşı ortak bir aday çıkaracak kadar yakın iki partiyken, şu anda MHP’nin en çok eleştiri yönelttiği partilerden biri haline geldiniz ve aradaki makas şu anda mevcut siyasi şartlarda kapanmayacak kadar açılmış görünüyor. MHP yönetiminin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu makasın kapanması mümkün mü ve bu MHP – CHP ilişkileri nasıl gidecek?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Serpil Hanım biz durduğumuz yerdeyiz. Yani daha önce hangi pozisyonda idiysek bugün de aynı pozisyondayız. Bizim açımızdan değişen hiçbir şey yok. O dönemde neleri eleştiriyorsak bugün de aynı şeyleri eleştiriyoruz. O dönemde 17 – 25 için ne dediysek bugün de aynı şeyleri yapıyoruz ve söylüyoruz. Değişen biz değiliz, değişen karşı taraf. Ha karşı taraf değişebilir. Politik olarak böyle bir manevrayı kendi geleceği için, partisinin geleceği için Sayın Bahçeli düşünebilir, ona da saygı gösteririz. Yani neden değiştin, neden böyle bir politika güdüyorsun diye özel bir eleştiri getirmiyoruz. Ama Türkiye’nin bekasından söz edeceksek, demokrasiden ve Türkiye’nin geleceğinden söz edeceksek biz durduğumuz noktada durmakta haklı olduğumuza inanıyoruz. Türkiye’nin geleceği açısından, demokrasi açısından, Türkiye’nin barışı açısından bulunduğumuz noktanın doğru olduğuna inanıyoruz ve bunu da savunuyoruz her yerde. Her ortamda da bunu zaten dillendiriyoruz. Değişen biz değiliz, değişen karşı taraf.

Hande FIRAT- Bu arada tabi müsaade ederseniz tüm bu tartışmalar ve sonrasında MHP’deki hareketlenme ve başka bir siyasi partinin kuruluşu. İYİ Parti adı, nasıl buldunuz partiyi ben oradan başlayım. CHP’den oy alabilir iddiası var, alır mı?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Şöyle, siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır diye tanımlanıyor. Son derece doğru. Bugün için öyle, belki önümüzdeki 100 yıl içinde siyasi partilerin yerini sivil toplum kuruluşları alacak. Bazı siyaset bilimcileri böyle yorumlar da yapıyorlar. Çünkü diyorlar ki, siyasi partilerin yerini sivil toplum kuruluşları alacak, sivil toplum kuruluşlarında insanlar belli bir hedefe odaklanıyorlar, hepsi gönüllü çalışıyorlar ve dolayısıyla idealist insanlardan oluşuyor. Sivil toplum örgütleri bu açıdan çok önemli evet doğrudur çok önemlidir ve belki dünyanın da, Türkiye’nin de demokrasilerdeki kırılmalar ve eksiklikler de belki bu sivil toplum örgütleri güçlendikçe onlar da kaybolmuş olacak.

Sayın Meral Akşener’in ayrı bir parti kurması öteden beri söyleniyordu. İşte kimlerle kurulacak, nasıl kurulacak, programı ne olacak diye medya da merakla bekliyordu, biz de tabi merakla bekliyoruz. Yani açıklandı. Hayırlı olsun diyoruz. Yani bizim kendisine yönelik niye parti kurdunuz veya işte keşke bunu yapmasaydınız diye söyleyeceğimiz bir söz yok. Meral Hanım çıktı arkadaşlarıyla beraber partisini kurdu. Sonuçta takdir edecek olan halkın kendisidir. Biz halkın tercihlerine de saygı duymak zorundayız.

Serpil ÇEVİKCAN- Çankaya Belediyesine ait Nazım Hikmet Kültür Merkezinde…

Kemal KILIÇDAROĞLU- Yenimahalle.

Serpil ÇEVİKCAN- Çok özür dilerim Yenimahalle Belediyesine ait Nazım Hikmet Kültür Merkezinde yani CHP’li belediyeye bağlı bir salonda yapılmış olması da bir tartışma konusu oldu. Yani açıktan destek anlamında yorumlandı. Bir onu sorayım, bir de bu İYİ amblemine ilişkin de bir tartışma var. Nasıl buldunuz onu?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Güneş değil mi?

Serpil ÇEVİKCAN- Osmanlı Devletini kuran Kayı Boyunun amblemi olarak ifade edildi. Nasıl buldunuz onu? Bir de bu Nazım Hikmet Kültür Merkezi meselesi?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Şöyle, Nazım Hikmet Kültür Merkezini bütün siyasi partilere belediye başkanımız açıyor. Kim orada toplantı yapmak istiyorsa orası…

Serpil ÇEVİKCAN- Şu ana kadar başka bir partinin toplantısı oldu mu orada?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Oldu. Başka sivil toplum kuruluşlarının da oldu. Yani kim talep ediyorsa salon boşsa veriliyor, tahsis ediliyor. Yani tıpkı Arena gibi. Arena’da - orası da Gençlik Spor Bakanlığına bağlı bildiğim kadarıyla - orada da işte bütün siyasi partiler üç aşağı, beş yukarı kongrelerini orada yaparlar. Nazım Hikmet Kültür Merkezi de doğru bir CHP’li belediye tarafından yönetiliyor ama sonuçta halka açık bir yer orası. Pek çok sivil toplum örgütü, sinema gösterileri, müzik gösterileri, tiyatro gösterileri, bu tür toplantılar yapılıyor. Eğer müsaitse salonlarda tahsis ediliyor. Yani özel olarak Meral Hanım için veya İYİ Parti için özel olarak yapılmış bir şey yok orada. Belediye Başkanlarımız demokratik kurallar içinde ne gerekiyorsa onu yapıyorlar tabi.

Erdem GÜL- CHP’nin önlem almasını gerektiren yeni bir oluşum bu sizce? Yani Meral Akşener hareketi sizce…

Kemal KILIÇDAROĞLU- CHP’nin önlem alması gereken alan, CHP iktidar olmak için neler yapması gerekiyorsa oturup onları düşünecektir. Yani neleri yapmalıyız? Meral Hanım tabi merkez sağda bir boşluk olduğunu ve o boşluğu doldurma düşüncesiyle yola çıktığını ifade ediyor. Tabi her partiden oy almak istiyor. Öyle bir düşüncesi de var. Her siyasal parti tek başına iktidar olmak ister, bütün vatandaşlardan oy almak ister. Bu da gayet doğaldır. Ama sonuçta insanlar sandığa gidince tercihlerini ortaya koyacaklardır. Bize düşen görev de o tercihlere saygı göstermektir.

Serpil ÇEVİKCAN- Efendim amblemi tekrar sorayım nasıl buldunuz diye.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Amblem konusu Kayı Boyunun bir şekli olduğu ifade edildi. Olabilir yani sonuçta bir şey alınmış olabilir.

Serpil ÇEVİKCAN- Bir de buna ilaveten Hande bugün İstanbul Milletvekili Dursun Çiçek’in bir açıklaması oldu. Sayın Aytun Çıray’ın İYİ Parti’ye geçmesi vesilesiyle hani yeni bir yola çıktı İYİ Parti hayırlı olsun vs. dedikten sonra CHP milletvekili ama hani bizden de rica edelim başka böyle transfer olmasın diye mealen bunu böyle özetleyebileceğim bir cümle kurdu. Böyle bir CHP’den başka bu partiye gidecek isim olabilir mi sizce Aytun Bey’den başka?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Ben milletvekillerinin seçildikleri partilerin parti içinde görev yapmalarını arzu ederim, hangi parti olursa olsun. Yani bir partinin kimliği altında siyasete girmiştir, o partinin programını okumuştur, seçim bildirgesini okumuştur, seçim meydanlarında, caddelerde, sokaklarda sivil toplum kuruluşlarıyla muhatap olurken bizim getireceğimiz değişiklikleri anlatmıştır, oy almıştır parlamentoya gelmiştir ve dolayısıyla parlamentoda görev yapmasını isteriz. Olabilir, parlamentoda görev yaptığı grubun içinde CHP’yse CHP, AKP’yse AKP, MHP’yse MHP’nin içinde yer almış olabilir. Zamanla anlaşmazlıklar çıkabilir, uyumsuzluklar çıkabilir veya arzu etmediği bir başka politika dolayısıyla el kaldırmayabilir, yani destek vermeyebilir. O zaman istifa eder, bağımsız kalır. Benim şahsi kanaatim budur. Yani milletvekillerinin parti değiştirmelerini ben sağlıklı ve tutarlı görmüyorum.

Abdulkadir SELVİ- Aytun Çıray buradan ayrılmadan önce sizinle bir görüşme yaptı. O görüşmede ne gerekçe sundu ve siz tatmin oldunuz mu o gerekçesinden ve aday göstermekte Cumhuriyet Halk Partisinden pişmanlık duydunuz mu?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Hayır pişmanlık duymadım, niye pişmanlık duyayım? Yani üstelik bir dönem değil iki dönem görev yaptı Aytun Bey. Aytun Bey CHP’de görev yaparken de en son Darbeleri Araştırma Komisyonunda da görev yapmıştı. Görev yaptığı arkadaşlarla birlikte çoğu kez ortak basın toplantısı yaptı ve bu darbe sürecinin aydınlatılmaması için AK Partinin ne kadar çalıştığını, ne kadar çaba harcadığını ve sonuçta bu darbenin karanlık noktalarının parlamento tarafından yeterince aydınlatamadığını da ifade etti, açıklamalar da yaptı. Görevini yaptı, çalıştı, yeri zamanı geldi parlamentoda kürsüye çıktı partinin görüşlerini dile getirdi. Anladığım kadarıyla merkez sağda güçlü bir oluşumu gerçekleştirmek için Meral Hanımın yanında yer almayı tercih etti, ifadesi de öyleydi.

Serpil ÇEVİKCAN- Siz efendim merkez sağda- bir programını aşağı yukarı görmüşsünüzdür tahmin ediyorum bugün de yansıdı zaten basına- İYİ Partinin merkez sağdaki boşluğu doldurabilecek bir performans gösterebilecek bir parti olduğunu mu düşünüyorsunuz? Yoksa cevabı belki biraz uzun cevap gerektiren bir soru ama yine de sormak istiyorum, yoksa yükselen milliyetçilik Türkiye’de son dönemde yükselen bu milliyetçiliğe bir basamak yapan parti oluşumları, oluşumlar bağlamında daha çok milliyetçi oylara talip olan bir parti olarak mı okuyorsunuz İYİ Partiyi?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Şimdi gördüğüm tablo MHP’den ağırlıklı olarak kopan bir kesimin Meral Hanım’ın partisinde yer aldığı şeklinde. Zaten o bazı il ve ilçelerdeki kitle halindeki istifalarla böyle bir tablonun ortaya çıktığını gözlemliyorum. Ayrıca orada yapılan işaretler, eski MHP’nin işaretlerinde de yeni arkadaşların bir şekliyle orada ifade etmeleri de böyle bir çağrışımı güçlü olarak akıllara getiriyor. Bütün bunlardan bağımsız olarak elbette yani bir kadının siyaset hayatında rol alması, işte Genel Başkanlığa soyunması, dolayısıyla bir merkez sağdaki dağınıklığı toparlama gibi bir düşünceyle yola çıkması, demokrasi açısından bir kayıp değil tam tersine bir kazançtır diye düşünüyorum.

Hande FIRAT- Efendim şimdi sizin daha evvelki açıklamalarınız var. Bir defa 2019’daki seçimde mutlaka yola çıkacağınız kesimlerin parlamenter sisteme geri dönecek kesimler olacağını…

Kemal KILIÇDAROĞLU- Parlamenter demokratik sistem.

Hande FIRAT- Evet. Dolayısıyla şimdi İYİ Partinin programında en dikkat çeken cümle de parlamenter sisteme geri dönecek, kuvvetler ayrılığı, kontrol ve denge sistemini güçlendireceğiz ifadesini kullanmaları. Sizin referandumun hemen sonrasında görüşmeleriniz oldu, bu cümle geldi. Üstelik bir de Meral Akşener ben Cumhurbaşkanlığına adayım dedi. Bu çerçevede hep görüşülebileceğini, bir ortak aday çıkabileceğini de ima etmiştiniz. Akşenir’in adaylığını desteklemeyi mi düşünürsünüz, yoksa hep size soruldu hep bize imalı yanıtlar verdiniz, ama çok açık soruyorum aday mısınız?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Şimdi şöyle söyleyeyim, biz diğer partiler gibi değiliz. Bizim bir özelliğimiz var. Biz demokrasiyi içselleştirmiş bir partiyiz. Kendi Parti Meclisimiz var, milletvekili grubumuz var, Merkez Yönetim Kurulumuz var, oturur kararı kendimiz veririz. Bakın bugün parlamentoda bir seçim oldu, grup başkanvekillerimiz seçildi, meclis başkanvekili seçildi. Bizim dışımızda seçim yapan yoktur ve bütün bu seçimler yapılırken Genel Başkan olarak ben tarafsızlığımı korudum. Hatta şu bile ifade edildi, ya siz acaba birilerini işaret etseniz de biz seçsek diye. O zaman dedim niye seçim yapıyoruz? Yani Genel Başkan işaret etti o seçildiyse o zaman niye seçim yapıyoruz? İç yönetmeliği değiştirelim Genel Başkan seçer deriz mesele de biter. Demokrasiyi içimize sindirmiş vaziyetteyiz. Bakın bugün seçimler oldu gayet güzel. İşte herkes bekliyordu acaba tartışmalar, kırılmalar vs. falan olur mu? Hiçbir şey de olmadı. Gayet güzel seçimler yapıldı, seçilen arkadaşlar çıktılar kürsüde gayet güzel bir konuşma yaptılar. 

Hande FIRAT- Hatta enteresan araya gireceğim ama Levent Gök gibi bilerek katılmayan ve gençlere yerimi bırakıyorum diyen bir isim siyasette çok dikkat çekti.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Diyen arkadaşlarımız da var tabi. Levent Bey de sağ olsun toplantı öncesinde önce Levent Bey’e söz verdim ve Levent Bey kısa bir konuşma yaptı. Hangi gerekçeyle aday olmayacağını da açıkladı az önce sizin ifade ettiğiniz çerçevede. Kazanan arkadaşlara da söz verdik, onlar da çıkıp konuştular. Akif Hamzaçebi iki kişi vardı Meclis Başkanvekilliği için. Bir arkadaşımız kazandı, birisi kaybetti. Akif Bey’e de söz verdim. Akif Bey de çıktı ilk konuşmayı o yaptı sonra diğer arkadaşımız konuşmayı yaptı. Yani bizi diğer partiler kararlarını şöyle alıyor siz de öyle mi? Hayır biz öyle almıyoruz. Biz demokratik ölçüler içinde oturup kararımızı alırız.

Cumhurbaşkanı adayı için de elbette oturulacak, bakılacaktır yani koskoca bir partiyiz biz. Üstelik partiler mezarlığına baktığınız zaman dünya kadar parti var orada. Ama ayakta duran dünyanın en eski, en köklü partilerinden birisidir Cumhuriyet Halk Partisi. Avrupa’daki en güçlü sosyal demokrat partilerden birisidir Cumhuriyet Halk Partisi. Dolayısıyla biz kararlarımızı kendi demokratik ölçülerimiz içinde alırız. Elbette biz de bir Cumhurbaşkanı adayı çıkaracağız. Yani çıkarmayacağız değil, Cumhurbaşkanı adayımız olacak tabi elbette. O da yarışa katılacak, Cumhuriyet Halk Partisinin adayı olacak. Seçimlerde ne göreceğiz onu hep beraber…

Erdem GÜL- Ama ikinci turda yüzde 50 artı 1’i hesaplamak gibi de bir bakış açısı da olacak herhalde değil mi?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Hiç endişeniz olmasın elbette. Yani biz bütün seçenekleri, bütün ayrıntılarına kadar masaya koyarız. İkinci tura kaldığı zaman bizim adayımızın da, diğerlerinin de, hatta diyelim ki birinci turda yüksek oy alan bir başka kişi varsa onun seçmenlerinin de yeri ve zamanı geldiğinde bizim adayımıza oy verebileceği bir kimlik, bir kişilik bulacağız.

Serpil ÇEVİKCAN- Efendim parti yönetiminden, milletvekillerinden, CHP seçmeninden, parti teşkilatından, CHP’ye gönül vermiş vatandaşlardan, Cumhurbaşkanı adayı Sayın Cumhurbaşkanının karşısında Cumhurbaşkanı adayı mutlaka siz olmalısınız diyenler olmuyor mu size?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Oluyor tabi.

Serpil ÇEVİKCAN- Bunlar ne yoğunlukta oluyor?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Bu çok böyle çok fazla konuştuğumuz bir olay değil. Yani ben zaman zaman toplantılar yapıyorum, medyaya kapalı toplantılar da yapıyorum. Bunu seslendirenler de var, ama bu daha erken bunu şimdiden seslendirmenin doğru olmadığını söylüyorum, o zaman tartışmalar, tartışma değil de öneriler bir şekliyle bitiyor. Biz gayet güzel, gayet tutarlı çalışma yürütüyoruz. Biz bakın, geçen Aydın’daydım, mesela İstanbul’daydım vaizelerle bir toplantı yaptık. Bir vaize çıkıp aynen şunu söyledi, bu toplantı 80 yıl gecikmiş bir toplantıdır dedi. Aslında teşhisi doğru yani sonuçta bu insanlarla bizim oturup konuşmamız lazım. CHP’ye yönelik bir haksız algı var o algının kırılması lazım. Bize sıfır oy çıkan veya düşük oy aldığımız kırsal kesimdeki muhtarlarla bir araya gelmemiz lazım, oturup konuşmamız lazım. Bizimle oturup konuştuklarında, bizimle tartıştıklarında biz CHP’yi böyle bilmiyorduk diyorlar. Ben de diyorum ki haklısınız, çünkü biz gelip kendimizi size anlatmadık, bizim rakiplerimiz bizi size anlattılar ve dolayısıyla siz bizi onların gözleriyle görüyorsunuz, onların düşünceleriyle bizi yargılıyorsunuz. Bu onların kusuru veya kabahati değil. Bu kusur ve kabahat varsa o bize ait. Çünkü biz gitmedik, oturup konuşmadık, çayını, kahvesini içmedik. Nereye gittik? Program yapalım diye doğru bizim CHP’lilerin kahvesine gittik, orada oturduk, konuştuk, orada alkışladık. Bu tablonun tamamen dışına çıkıyoruz. Öyle mitingdi, şuydu, buydu değil oturacağız ki bu toplantılarda CHP’ye yönelik ben de Genel Başkan olarak söz aldığımda yani ilk konuşmayı yapıyorum şunu söylüyorum. Sakın ola ki, aklınıza şu gelmesin. Ya acaba bunu söylersem Genel Başkan alınır mı, bunu söylersem acaba Genel Başkan üzülür mü? Sakın bunu düşünmeyin. Aklınıza ne geliyorsa gayet açık, gayet net bir şekilde sorun ben de bütün samimiyetimle cevaplandıracağım. Böyle bir başlangıçla toplantıya başladık son derece verimli oldu.

Erdem GÜL- O zaman bu bir süredir geriye doğru tartıştığımız kutuplaşma meselemiz var bizim toplumun kutuplaştırılması. Belki ona karşı bir önlem olarak söylüyorsunuz bilmiyorum siz anlatacaksınız. Mesela çok yakında çıkmış olan bir müftüler meselesi var. Anayasa Mahkemesine de gideceksiniz zannediyorum. Ama orada bir tartışma oldu. Acaba iktidar bunu örneğin ülkenin sorunlarında tıkandı, acaba dini ritüelleri olan bir tartışmayı gündeme getirerek acaba toplumu tekrar kutuplaştırıyor mu, ya da belli tartışmaları gündemden düşürüyor mu gibi bazı tartışmalar da yapıldı. O meseleye ilişkin?

Serpil ÇEVİKCAN- Ve tabi CHP ve laiklik konusu tekrar asıl o eksen üzerinde.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Şöyle ifade edeyim, bu tartışmanın müftü ve imam endeksli yapılması kadar yanlış bir şey yok. Birinci saptama bu. İkinci saptama şu, müftüler de, imamlar da bizim toplumumuzun en saygıdeğer insanlarıdır, kişileridir. Toplumun bir anlamda kanaat önderleridir bunlar. Dolayısıyla böyle bir tartışmayı müftü ve imam endeksli götürmek toplumu ayrıştırır. Biz bu ayrışmaya karşıyız, kutuplaşmaya da karşıyız.

Abdulkadir SELVİ- O zaman neden itiraz ediyorsunuz müftülerin nikah kıymasına?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Şunun için söylüyoruz, şimdi devlet dediğiniz kurumda bir işbölümü vardır. Ben ameliyathaneye girip ameliyat yapamam. Onu kim yapar? Hekimler yapar. Her hekim de yapamaz onu. Pratisyen hekim yapmaz, ama diyelim genel cerrah apandisit ameliyatını yapar. Kalp damar ameliyatını bir başkası yapar. Göz ameliyatını bir başkası yapar. Kulak, burun, boğaz ameliyatını bir başkası yapar. Yani devlet dediğimiz kurum liyakat esaslı gelişen bir kurumdur. Şimdi biz nikah işine toplumun öteden beri gelen kuralları vardır o kurallara uygun olarak yapılmasını... Kim yapıyor? Seçimle gelenler yapıyor. Neye dayanarak biz bu sistemi kurmuşuz? Aslında bu sistemin geçmişine baktığınızda da ayrışmayı değil, tam tersine kaynaşmayı öngören bir sistem aslında kurulmuş. Sayın Taha Akyol’un da, Sayın Ali Sirmen’in de, o daha çok Lozan bağlamında olayı ele aldı, son derece sağlıklı ve tutarlı tahlilleri var, görüşleri var ve tarihi gelişimi de anlatıyorlar. Örneğin İslamiyet’te nikah işi din adamlarının işi, başlangıçta tarihsel süreç içinde değildir, ama Hıristiyanlıkta din adamlarının işidir. Sevgili peygamberimiz de nikahı iki şahit huzurunda yapılmasını öngörüyor, işte düğündü veya merasimdi bu da bunun kamuoyuna ilan edilmesi olarak tanımlanıyor ve öyle anlatılıyor. İlk kez Osmanlı döneminde nikah işi için kadıdan izin alma zorunluluğu getiriliyor, kadıdan izin alınıyor. Dolayısıyla yani bir hakim yapıyor nikahı, ama dini nikah yine var işte Museviler de yapıyor, Hristiyanlar da yapıyor, Müslümanlar da yapıyor, kendi dini nikahlarını yapıyor, ama resmi nikahı ilk getiren Kanuni Sultan Süleyman. Arkasından Abdülhamit döneminde yine bu uygulama devam ediyor, ama Abdülhamit şu kuralı da getiriyor 1881’de: Resmi nikahı yine kadılar yapacak, ama resmi nikah yapılmadan ve aradan 15 gün süre geçmeden dini nikah yapılmayacak. Bu kuralı getiriyor. Cumhuriyet döneminde de tabi Lozan başta olmak üzere tartışılıyor. Çünkü çok yapılı bir toplumuz biz. İşte Hristiyan’ı var, Musevi’si var, Süryani’si var, Ezidi’si var, Müslümanlık ve değişik mezheplerden insanımız var. Lozan’da da bu tartışılıyor, ki Ali Sirmen bunu gayet güzel ifade ediyor, orada da 42. ve 43. maddeler gündeme geliyor. Diyorlar ki, biz bunu bütün dinlerden, inançlardan bağımsız olarak farklı kişilere yaptıracağız. Yani Belediye Başkanlarına yaptırılacak. Dolayısıyla ayrıca her isteyen kendi dini nikahını da yapabilir diye.

Şimdi bu olay geliyor. Şimdi müftülere böyle bir yetkinin verilmesi veya imamlara böyle bir yetkinin verilmesi, deniyor ki, o da resmi nikah yapacak. Doğru yani resmi nikah yapacak,  zaten dini nikahı kıymayacak. Dini nikahı insanlar istiyorlarsa ayrı yerde zaten kıyarlar. Ben kendi ailemden biliyorum, dini nikah yapıldığı zaman, yani resmi nikahın dışında dini nikah yapıldığı zaman kız tarafını ve erkek tarafını temsil eden birer şahit işte geliyor, onlara soruluyor razı mısın, razıdır diye ifade ediyor ve sonra da imam nikahı kıyılıyor. Ama imam nikahı daha çok manevi dünyamızı zenginleştirmek için başvurulan bir yöntem. Yani sonuçta dediğim gibi sosyolojik bir gerçek yani dini nikah. Buna hiç kimse karşı çıkmıyor. Yani şimdi ben desem ki parlamentoda efendim şu parti karşı çıkıyor, hayır. Hiçbir milletvekili de karşı çıkmıyor. Dolayısıyla deniyor ki herkes kendi imam nikahını istiyorsa kıysın, efendim havra da mı kıyar, kilise de mi kıyar, camide mi dini nikahını kıyar, nerede istiyorsa yapabilir. Şimdi sorun şurada, yarın diyelim ki herhangi birisi farklı bir dine mensup bir kişinin din adamı veya onun bulunduğu cemaat diyebilir ki bizim din adamımıza da yetki verin o da resmi nikah kıysın. Şimdi bunu ret gerekçeniz yok. Çünkü müftü…

Hande FIRAT- Devlet memuru değil ama…

Kemal KILIÇDAROĞLU- Resmi nikah vereceksiniz.

Hande FIRAT- Tamam ama devlet memuru değil diye yanıt veriliyor.

Serpil ÇEVİKCAN- Evlendirme memuru.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Olsun veya olmasın ama şimdi…

Abdulkadir SELVİ- Müftü devlet memuru.

Hande FIRAT- Onun olmadığı için zaten böyle bir şey mümkün değil diyorlar zaten.

Kemal KILIÇDAROĞLU- O zaman diyecek ki onu da devlet memuru yapın. Çünkü müftü Müslümanları temsil ediyor, işte bilmem papaz efendim Hristiyanları temsil ediyor. Haham galiba değil mi o da Musevileri. Bunlara da yetki verin diyecek ve bu sonuçta Lozan Antlaşmasını tartışmaya açacak ve bir kutuplaşmaya yol açacak. Bu kutuplaşmaya yol açmaya, bir başkasını ötekileştirmeye hakkımız yok. Yani yapılır bir nikah, dediğim gibi müftüler ve imamlar üzerinden böyle bir tartışmanın yapılmasını asla doğru bulmuyorum. Onlar toplumun saygıdeğer insanlarıdır, saygıdeğer kişileridir. İdarede bütünlüğü korumak lazım, idarede iş bölümünü görev tanımını yapmak lazım, şimdi ben mesela bir kanun çıkarıp da efendim Tapu Kadastro İl Müdürü mesela fetva versin diyemezsiniz, yani onun alanı farklı bir şeydir. Dolayısıyla bu ayrımı dikkate alarak, idarenin bütünlüğünü dikkate alarak, görev dağılımını, iş bölümünü dikkate alarak böyle bir uygulama yapmak lazım. Bir başkasını bir başka alanda tartıştırmamak gerekiyor. Aynı zamanda Lozan Antlaşmasını da oturup yeniden bir tartışma zemini hazırlamamak gerekiyor. Bu bizim hassas olduğumuz nokta bunlar. Yoksa…

Hande FIRAT- Siz daha çok azınlık meselesini, Lozan Antlaşmasını, bütünlüğü öne çıkardınız. Laiklikle ilgili bir endişeniz var mı?

Kemal KILIÇDAROĞLU­- Resmi nikah yapılıyor, yani burada benim işte bu dini kurallar içinde bunlar yapılacak denseydi laiklik endişemizi dile getirirdik, ama burada dini kurallar içinde bir şey yok, yani burada Belediye Başkanı nasıl bir nikah kıyıyorsa müftü de öyle bir nikah kıyacak yani.

Abdulkadir SELVİ- Efendim ben tekrar nikah konusundan Cumhurbaşkanı konusuna gelmek istiyorum. Nasıl geleceğim ona da bakacağım. Şimdi biraz zor gelecek bir iş. Siz Cumhurbaşkanlığı konusu gündeme geldiğinde ilk başlarda parti Genel Başkanı olmaması lazım, parti kimliği olmaması lazım diyordunuz. Ama çok son zamanlarda onu çok fazla zikretmiyorsunuz. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan da Cumhurbaşkanı adayı olacak, aynı zamanda AKP Genel Başkanı. Sayın Meral Akşener de aday olacağını açıkladı, İYİ Parti Genel Başkanı. Eğer sizin adaylığınız söz konusu olursa da böyle bir sözünüz vardı ama adaylığınız söz konusu olursa bu kuralı işletmeyecek misiniz? Ne düşünüyorsunuz? 

Kemal KILIÇDAROĞLU- Yeri ve zamanı geldiğinde bütün bunların hepsini, tabii söylemlerimiz meydanda, hepsini elbette göreceğiz, yani sizler de göreceksiniz biz de göreceğiz. Cumhurbaşkanının partilerden bağımsız 80 milyonu kucaklayan bir kişi olmasını isteriz. Sayın Abdullah Gül, o da bir partinin mensubuydu Cumhurbaşkanı olduğunda istifa etti. Tarafsızlığını olabildiğince korudu, hiç kimse de Abdullah Gül aleyhine bir şey söylemedi. Hepimiz belki zaman zaman eleştirdik, ama kullandığımız dil hep saygı ölçüleri içinde oldu. Aynı şekilde Ahmet Necdet Sezer için de, aynı şekilde Süleyman Demirel için de, aynı şekilde Turgut Özal için de benzer zaman zaman eleştiriler oldu ama belli bir saygı ölçüsü içinde bunlar gerçekleşti. Ama hiçbirisi bir partinin Genel Başkanı olmadı. İlk kez bir partinin Genel Başkanı iki ayrı koltukta oturuyor hem partisinin Genel Başkanı, hem Cumhurbaşkanlığı koltuğunda, bu doğru değil. Bu ikili bir yapıyı gündeme getiriyor ve Türkiye’de kutuplaşmaya zemin hazırlıyor.

Hande FIRAT- Efendim bir araya gireceğim. Farkındayım sorunun ama Abdullah Gül ismi üzerinde Ankara kulislerinde çok konuşuluyor, bazen sizin partiniz de bu konuşmalara dahil ediliyor bu kulis bilgilerine. Abdullah Gül’le bir temasınız var mı?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Hayır.

Hande FIRAT- Onun adaylığıyla ilgili olarak, herhangi partinizin bir desteği ya da sizin evet, budur o isim çatı aday gibi bir aday der misiniz böyle bir şey? Çok böyle iddialar döndüğü için soruyorum.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Onu zaman zaman ben de gazetelerden okuyorum ama onların hiçbirisi doğru değil. Ben Sayın Abdullah Gül’le yanlış hatırlamıyorsam 8 veya 9 ay önce bir görüşmüştüm. Yani referandumdan önce, bir hayli önce yani görüşmüştüm, daha anayasa değişiklikleri gündemde bile değildi.

Abdulkadir SELVİ- Siz mi ziyarete gittiniz, Abdullah Bey mi geldi?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Evet, ben ziyarete gittim. Oturup bir süre konuştuk, ülkenin sorunlarıyla ilgili konuştuk. Benim bazı konularda düşüncelerimi öğrenmek istedi, ben de o düşüncelerimi kendisine ifade ettik. Kendine her zaman saygım var, yani Sayın Abdullah Gül Türkiye’nin yetiştirdiği saygıdeğer insanlardan birisi yani.

Hande FIRAT- Konu başlıkları neydi orada merak ettiği?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Türkiye’nin sorunları, yani sonuçta bu ülkede Cumhurbaşkanlığı yapan bir kişi Türkiye’nin gidişinde kaygıları varsa doğal olarak bunu dillendirir. Bir partinin Genel Başkanının ziyaret etmesi, o partinin Genel Başkanının da görüşlerini merak eder. Yani bu çerçevede görüşmelerimiz oldu. Tabi benim de meraklarım oldu, ben de onları, kendisinin düşüncelerini öğrenme fırsatım oldu.

Serpil ÇEVİKCAN- Efendim siz Abdullah Gül için Sayın eski Cumhurbaşkanı için tarafsız bir Cumhurbaşkanı örneği istiyorsanız işte Abdullah Gül böyle bir Cumhurbaşkanlığı yaptı demiştiniz yanlış hatırlamıyorsam birkaç kere bazı söyleşilerde…

Kemal KILIÇDAROĞLU- Evet, AKP’den çıkan bir örnek olarak.

Serpil ÇEVİKCAN- Evet, tam onu soracaktım aslında cevap verdiniz bir ölçüde. Sayın Abdullah Gül’ün tarafsız bir Cumhurbaşkanlığı süreci geçirdiğine mi inanıyorsunuz?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Büyük ölçüde, yani zaman zaman anayasaya aykırılığı bildiği halde bazı kararnameleri imzaladığını biliyorum. Dolayısıyla o yönde eleştirilerimiz olmuştur kendisine, ama bunun yanında parlamentodan çıkan bir yasa dolayısıyla kendisine özel mektup yazmıştım. Yani bunu mutlaka veto edin ve bunun düzeltilmesi lazım, sağ olsun o da yasayı geri göndermişti ve o parlamentoda düzeldi.

Hande FIRAT- Reklamdan sonra Abdulkadir Selvi’nin sorusuyla karşınızdayız. Gece Görüşü devam ediyor. Programın şu ana kadar olan bölümünde ağırlıklı olarak iç politika konuştuk. Çünkü CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun erken yerel seçim çağrısı vardı. Bununla birlikte tabi Cumhurbaşkanlığı süreci, seçimler nasıl olacak, CHP’nin politikaları ne bunları konuştuk. Bundan sonra da çok önemli başlıklar var; Irak, PKK’yla mücadele, ABD-Türkiye ilişkisi, FETÖ’yle mücadele başta olmak üzere, dolayısıyla çok kısa bir aradan sonra tekrar karşınızda olacağız. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu da gazetecilerin sorularını yanıtlayacak. CHP lideriyle Gece Görüşü devam ediyor. Son Abdulkadir Selvi’de kalmıştık. Zaten biraz daha çok kısa iç siyaset konuşup, dış politikaya geçiyoruz.

Abdulkadir SELVİ- Ben Cumhurbaşkanlığıyla ilgili bölümü bu soruyla kapatmak istiyorum. Sayın Genel Başkan, bir Sayın eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le görüşmenizde ülke sorunlarıyla ilgili nasıl bir izlenim edindiniz, fikirleriniz örtüşüyor mu? Bunun ikinci bir ayağı da siz vaatte bulunuyorsunuz, diyorsunuz işte dört yılda terörü bitiririm, ekonomiyi kalkındırırım. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiliyor artık icranın başında Cumhurbaşkanı olacak, Cumhurbaşkanı adayı olmazsanız ya da Cumhurbaşkanı olunmazsa bu icraat yapılamayacak, çünkü hükümet parlamenter demokratik sistem ortadan kalkıyor. Buna göre Cumhurbaşkanı adaylığınızı tekrar düşünür müsünüz?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Dört yılda terörü bitiririz, beşinci yılda da bunun keyfini yaşarız. Bu konuda hiçbir tereddüdümüz yok. Bu bireysel olarak ben bitiririm anlamında değil. Bu parti olarak biz bunu bitiririz. Çünkü bizim Cumhurbaşkanı adayımız kazanacak ve biz bu belayı Türkiye’nin başından atacağız. Bu konuda çok kararlıyız. Sadece bu değil, mesela biz diyoruz ki öğrenci yurdu sorununu bir yılda bitireceğiz. Bir yıl, öyle iki yılda değil, bir yılda Türkiye’de 15 yıldır bitirilemeyen öğrenci yurdu sorununu bitireceğiz. Bu kadar basit bunun hepsini yapabiliriz. Taşeron işçiler; en geç 6 ay içinde kadroya alacağız, en geç 6 ay. Öyle bir yıldı, beş yıldı, yılbaşına kadar yok. Alacak, kadrosunu vereceğiz. Normal bir işçi, sendikalı bir işçi hangi haklara sahipse aynı haklara sahip olacak. Her şeyin zamanını zeminini koyacağız. Sadece bu da değil. Biz bütün ülkelerle Fransa’sı, Almanya’sı, Avrupa Birliği, Amerika’sı, Rusya’yı, İngiltere’si, Suriye’si Irak’ı hepsiyle gerçek anlamda bir barışı sağlayacağız ve barışı koruyacağız hepsiyle. Ve bunu yapacağız bu konuda kararlıyız. Gidin sokaktaki vatandaşa sorun bunu kim yapar? Vallahi ben söylüyorum, derler ki bunu ancak CHP yapar. Biz yapacağız, yani yapacağız biz bunu, biz bunu yapmak zorundayız. Bunları söylerken inançla söylüyoruz, kararlılıkla söylüyoruz ve diyoruz ki bunlar gerçekleşir mi? Evet gerçekleşebilir. Hepsini yapabilir miyiz? Evet yapabiliriz. Çünkü biz demokrasiye ve insan haklarına inanıyoruz. Bizim gibi düşünmeyen insanlara da özgürce düşüncelerini ifade edecek mi? Evet edecekler. Biz buna tahammül edecek miyiz? Evet, demokrasi aynı zamanda bir tahammül rejimidir, tahammül edeceğiz. Beğenmediğimiz düşünce ifade edildiği zaman onu da ayrıca dikkatle dinleyeceğiz. Olur ya bizim eksiğimiz olabilir, hatamız olabilir, yanlışımız olabilir. Birisi bize hatırlatıyorsa yanlışımızı, hatamızı sinirlenmeden dinleyeceğiz ve aynı hatayı tekrar etmemeye özen göstereceğiz.

Abdulkadir SELVİ- Abdullah Bey’le ilgili izleniminiz ne oldu onu soracağım?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Abdullah Bey ülkenin sorunlarını sizler de tahmin edersiniz dikkatle dinliyor, izliyor, değişik çevrelerle konuşuyor. Dolayısıyla hani fırsat yaratsam tekrar gidip görüşmek ve tekrar düşüncelerini almak isterim. Sonuçta kendisi ülkede kısa bir süre de olsa Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı yapan birisi. Bizler nasıl ülkenin sorunlarıyla ilgili kaygılarımızı bir şekliyle dile getiriyorsak, aynı kaygıları doğal olarak Sayın Gül de…

Hande FIRAT- Neden sizce izliyor ve kaygı duyuyor? Yani orada bir siyasi hareket mesajı mı aldınız, yoksa iması mı aldınız?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Yok hayır öyle bir konuyu görüşmedik, yani özel bir siyasi hareket vesaire, onun kendi iç dünyası... Bizde ben daha çok hani Türkiye’nin içinde bulunduğu atmosfer, yaşanan karamsar ortam, hapiste milletvekilleri, hapiste gazeteciler, dünyayla kavga tabi bu kaygı herkeste var, yani sonuçta Abdullah Gül de bu ülkenin önemli düşünce insanlarından, siyaset adamlarından birisi. Aynı kaygıyı Sayın Gül’ün paylaşmasından doğal bir şey olamaz.

Erdem GÜL- O zaman biraz çok kısa belki onu sormamız gerekir. Eski partisiyle, yani eskiden iktidar partisinin kurucu üyesi, ikinci kurucu üyesi. Dolayısıyla hani düşüncelerinde biraz eski partisiyle bir farklılık var gibi hissediyoruz yani…

Kemal KILIÇDAROĞLU- Bunu zaten kamuoyuna yaptığı açıklamalarda da ifade etti yani Sayın Abdullah Gül.

Erdem GÜL- O zaman cezaevlerindeki milletvekilleri, gazeteciler meselesi - Abdullah Gül açısından sormuyorum genel- herhalde çok önemli bir sorun, siz zaten Olağanüstü Hal…

Kemal KILIÇDAROĞLU- Efendim bir ülkede milletvekili hapse atılmaz, anayasa mahkemesi kararı varken siz milletvekilini niye hapse atıyorsunuz? Gazetecileri beğenmediniz diye hapse atıyorsunuz yani, niye gazeteciyi hapse atıyorsunuz? Haber yaptı diye gazeteci hapse mi atılır? Verirsiniz mahkemeye yargılar o ayrı bir şey, varsa bir şey ama yaptığı haber doğruysa, gerçekten bu bir haber niteliği taşıyorsa niye hapse atılır gazeteci? Biz bütün dünyayı kendimize güldürüyoruz. Bakın işte dünya da bakın bütün demokratik ülkelerde Türkiye’nin geleceğinden hepsi kaygı duyuyorlar. Niye kaygı duysun? Düne kadar kaygı duymayanlar neden şimdi kaygı duyuyorlar? Bu nedenle kaygı duyuyorlar. O açıdan, yani ben Sayın Davutoğlu’na da Sayın Binali Yıldırım’a da teklif ettim, beni ziyarete geldiklerinde söyledim; demokratik standartlarımızı, Avrupa Birliğinin standartlarına gelin hep birlikte ulaştıralım, yasal düzenlemeleri yapalım, oy birliğiyle yapalım, parlamentodan bunların tamamı oy birliğiyle çıkar ve dönüp Avrupa Birliğine diyelim ki kardeşim bizden ne istiyorsun? Biz hepsini yaptık. Şimdi verdiğin sözü tut dememiz lazım. Şimdi bekliyoruz Avrupa Birliği bize fasıl açsın, yani dayatma yapsın, yani bunu yapın desin. Biz de gidip yapalım. Bizim irademiz yok mu, bizim aklımız yok mu, bizim mantığımız yok mu, bizim düşünen insanımız yok mu? Var. O zaman oturup biz yapalım. Yapalım diyelim ki, kardeşim biz bunların hepsini yaptık sen ne diyorsun? Bizim ülkemizde demokrasi var, sen dön kendine bak diyelim. Sen verdiğin sözü tut bakalım, bizi tam üye için Bulgaristan’ı, Romanya’yı nasıl aldıysan Türkiye’yi de tam üyeliğe kabul et bakalım. Bizim söyleyecek sözümüz olsun. Şimdi söyleyecek sözümüz yok. Öyle bir tabloyla karşı karşıyayız.

Hande FIRAT- Büyükada tahliyeleri çok bekleniyordu, yani çok Avrupa’da da çok eleştirilmişti ne dersiniz?

Kemal KILIÇDAROĞLU- O tam bir facia, Sigmar Gabriel’in açıklaması var Schröder’e teşekkür ediyor. Schröder devreye girdiği için işte Büyükada’dakiler serbest bırakıldı, orada toplantı yapanlar ilk önce gözaltına alındı sonra tutuklandılar. Dışardan birisi devreye girdiği için serbest bırakıldılar. Schröder’e teşekkür ediliyor. Bu da anlaşılıyor ve toplumun önüne gayet açık bir tablo koyuyor ki Türkiye’de yargı bağımsız değil. Bir kişi telefon ettiği zaman bunlar serbest bırakılıyor, atın içeri dendiği zaman da atılıyor. Bu tablo beni rahatsız ediyor. Yargı bağımsız değilse hiç kimsenin can ve mal güvenliği yok. Ben Türkiye’de hiç kimsenin can ve mal güvenliği yoktur derken, efendim nasıl bunu söylersin? Eğer yargı bağımsız değilse hiç kimsenin can ve mal güvenliği yoktur, bunu ifade ediyorum. Çünkü benim can ve mal güvenliğimi tehlikeye sokacak bir olay çıkarsa ben hakkımı nerede arayacağımı? Mahkemede arayacağım. Mahkeme de tarafsız değilse benim can ve mal güvenliğim yoktur. Bu kadar açık, bunu bile anlamakta zorlanıyorlar. Efendim işte bak sen yürüdün, can ve mal güvenliğin olmasaydı sen yürür müydün? Kesmek istedin de cesaret edemedin kesmeye! Doğru değil bunlar. İnsanlar bağımsız bir mahkeme isterler. Hukukun üstünlüğüne göre, vicdani kanaatine göre karar veren bir mahkeme isterler. Hakim adalet dağıtmalı bunu isterler. Bunlar yok Türkiye’de, eğri oturup doğru konuşalım yok bunlar Türkiye’de.

Serpil ÇEVİKCAN- Efendim dış politikaya geçmeden - yine bağlantılı tabi, çok fazla soru gelmiş sosyal medyadan da- bu FETÖ’yle mücadele meselesindeki görüşlerinizi merak ediyorlar. Şimdi tabi bir taraftan da bu örgütle bir mücadele var. 15 Temmuz’un üzerinden 1 yılı aşkın bir süre geçti. Büyük bir temizlik operasyonu var. Bu az önce konu ettiğiniz tartışmalar da bunlarla çok bağlantılı. Sizce bu mücadelede gelinen aşama ne kadar tatmin edici sizin açınızdan ve bu iş doğru yürütülüyor mu? İkincisi de bu temizlik büyük ölçüde yapıldı, devletin kılcal damarları, bütün organları, askeriye FETÖ’den temizlenmiş sayılır mı şu aşamada? Nasıl okuyorsunuz?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Ben FETÖ’yle samimi olarak mücadele ettiklerine inanmıyorum. Bakın bunu gerçekten inanarak ifade ediyorum, samimi olarak FETÖ’yle mücadele yapılmıyor. FETÖ’yle samimi olarak mücadele edilecekse önce bunun siyasi ayağının ortaya çıkarılması lazım,  siyasi ayak var mı? Yok. Esnaf ayağı var, baklavacı ayağı var, bankacı ayağı var, sanayici ayağı var, çiftçi ayağı, var, işsiz ayağı var. Bu siyasi ayak nerede? Bu FETÖ’cüleri kim devletin içine yerleştirdi? Kim bunları görmezlikten geldi? Kim kalktı dedi “ne istedinizse verdik” Biz soruyoruz, ne verdiniz? Onu da bilmiyoruz. Siyasi ayağı nerede bunun? Siyasi ayağı yok. Parlamentoda FETÖ’de bütün ayrıntılarını öğrenelim diye komisyon da kuruldu. Ama o da engellendi. Daha ciddi bir şey söyleyeyim, FETÖ soruşturmasını Ankara’da ciddi olarak yapan savcının elinden dosyaları alındı başkalarına verildi. Adil Öksüz olayı hala açıklığa kavuşmuş değil. Hala bunun ne olduğu, arkasında nelerin olduğunu kimse bilmiyor, hala. Çıkıp toplumun önünde bununla ilgili açık, somut, herkesi tatmin edecek bir açıklama koymadılar. Hükümetin darbeden haberi vardı. Kim diyebilir yoktu? Gazetecinin haberi var, sivil toplum örgütlerinin haberi var, efendim Cumhurbaşkanı uçağında konuşuluyor, herkesin haberi var, ama kimsenin haberi yok. Olmaz! Yani bu olayın dünya kadar karanlık noktası var. Biz bütün karanlık noktaların açığa çıkmasını istiyoruz. Bize diyorlarsa efendim açığa çıkaracağız ama şu engel, bize göstersinler onun üzerine hep beraber yürüyelim, çıksın bu olay açığa. İadesi isteniyor Fettullah Gülen’in. Sayın Binali Yıldırım’la konuştuk, Sayın Bahçeli de oradaydı; Binali Bey’den önce Amerika’ya şu anda rakamı tam net hatırlamıyorum ama 70’e yakın 85 koli gitmiş, dedim ki “Herhalde iade edilmesin diye bu kadar dosya gider. Dosyayı hazırlayacaksınız 1 koli ya da 1 dosya göndereceksiniz. Şu gerekçelerle ve şu delillerle biz iadesini istiyoruz diyeceksiniz. Siz 85 koli gönderirseniz bu bize vermeyin anlamına gelir.” Nitekim hala o dosyalar görüşülecek, şu olacak, bu olacak bilemem o da bize iade edilecek vesaire falan yani iade edilmemesi için ne gerekiyorsa tamamı yapılmış durumda. Emin olun bakın keşke Binali Bey burada olsaydı, emin olun bütün bu kaygılarımı kendisine söyledim. Böyle iade mi istenir? Ayrıca yine dış politikada, FETÖ olayında ve diğer olaylarda hepsi iç içe geçmiş bir sorunlar yumağı var karşımızda. Rıza Sarraf olayı var mesela, ne olacak? Her Amerika’ya giden, iktidardan her Amerika’ya giden ilk talebi, dillendirdiği ilk talep, Amerika’ya gidenlerin dillendirdiği ilk talep, “Rıza Sarraf’ı serbest bırakın, Rıza Sarraf’ı Türkiye’ye iade edin.” Onlar da iade etmiyorlar.

Hande FIRAT- Neden bu ilk talep? Bir de bu “itirafçı yapmak istiyorlar” ifadesini neye bağlıyorsunuz? 

Kemal KILIÇDAROĞLU- Herhalde Rıza Sarraf’ın Türkiye’de yaptığı olayları, verdiği rüşvetleri açıklayacak, herhalde bundan endişe duyuluyor. Endişe duymamak da mümkün değil yani. Şimdi ülkeyi yöneteceksiniz, Bakanların rüşvet aldığı kesin, ama asıl büyük rüşveti kimlerin aldığını bilmiyoruz. Rıza Sarraf yarın kalkar konuşursa herhalde bir deprem olur. Yani bundan endişe duyuluyor. Ben endişe duymuyorum. Açıkla kardeşim, hatta keşke açıklasa kime ne verdiğini biz de öğrensek. Birileri endişe duyuyorsa bundan çekiniyordur, korkuyordur yani. 

Hande FIRAT-  Peki şöyle bir düşünceniz var mı? Şimdi bakıyoruz Amerika Birleşik Devletlerinden peş peşe işte Fetullah Gülen’in dosyası Adalet Bakanlığından çıkarılmıyor bile, bir takım isimler orada, korumalara gözaltı kararı, arkasından silah vermeme kararı, Amerika’dan geliyor bunlar. Sanki Rıza Sarraf dosyasında Türkiye’ye bir operasyon çekiliyor algısı, yok ceza gelecek, yok yasaklılar listesi. Tüm bunlara bakılınca büyük operasyon algınız var mı Türkiye’ye yönelik, başka bir şey mi var?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Birleşmiş Milletlerin bir kararı var değil mi İran’a ambargo uygulama konusunda? Birleşmiş Milletler kararına her ülke uymak zorunda mı? Evet. Ama bizimkiler dediler ki, biz ona uymadık. Bu uluslararası hukuka aykırı davranma. Niye uymadınız? Rıza Sarraf niye devreye girdi, bu yasa dışı ticaret neydi? Şimdi Amerika Birleşik Devletleri bunu kendi güvenliğine yönelik bir tehdit olarak görüyor. Doğru mu, yanlış mı onu bilmem. Ben baştan beri söyledim, rüşvet alanlar bu ülkede yargılansaydı emin olun belki bunların hiç birisi olmayacaktı veya hükümet diyecekti ki kardeşim biz bunları zaten kendi ülkemizde yargıladık, bak mahkeme kararları da var... Ama bunların hiçbirisi olmadı. Niye olmadı? Ben hala şu ana kadar anlamış değilim. Aslında biliyorum da, olay daha da büyümesin biz bu dosyayı nasıl kapatırız dediler ve kapattılar. Başka yerde açıldı bu dosya. Yanlış üstüne yanlış yapıldı. Cesareti olan ve bu kirliliğe bulaşmamış olan bir siyasal iktidar olayın üstüne yürür, Yüce Divana gönderir, Bakanları da diğerlerini de, gidin kardeşim hesabını verin. Bir bankanın Genel Müdürü Allah aşkına ayakkabı kutusuna para mı gizler? Bankanın Genel Müdürüsün,  götürürsün bankada açarsın hesabı. Bu parayı bile devlet ve faizini vererek iade ettiler. Rüşveti iade eden bir devlet düşünün. Bu devletin dünyadaki saygınlığına düşen gölgeyi düşünün. Biz bunları dile getirdiğimiz zaman, efendim işte bu haksızlık yapıyorsunuz, böyle bir şey yoktur. Hatta o parayı işte İmam Hatip Okulu yapacaktık, onun için biz bunu… Haram parayla İmam Hatip Okulu mu yapılır Allah aşkına?

Erdem GÜL- Peki vize krizimiz var şimdi Amerika’yla vize krizimiz var.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Şimdi Amerika’yla ilişkilerin bu boyuta gelmesi bizi de rahatsız ediyor. Biz hemen karşı çıktık, yani Amerika Birleşik Devletlerinin Türkiye’ye vize uygulamasını doğru bulmadık, karşı çıktık buna. Çünkü siz 80 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını bir anlamda cezalandırıyorsunuz. Hastası var, öğrencisi var, akademisyeni var, gidip geleni var, akrabası olan var. Siz bıçak gibi kesiyorsunuz, bu doğru değil dedik. Doğru değil, bunu yapmak doğru değil. Aynı şekilde Hollanda’nın veya Almanya’nın veya herhangi bir ülkenin Türkiye’ye gelecek veya Türkiye’den gidecek, kendi gümrük alanında köpeklerle insanları bir şekliyle taciz etmeleri asla ve asla doğru değil ve bu bizi rencide ediyor, ağırımıza gidiyor böyle bir şey. Peki ben derdi kime anlatacağım, kime söyleyeceğim? Türkiye’yi bu hale kim getirdi? Yani bunun bir sorumlusunun olması lazım, bir şey olması lazım burada yani, gözü kapalı efendim işte Almanya doğru yapıyor. Hayır efendim, Almanya yanlış yapıyor. Hollanda, hayır efendim Hollanda yanlış yapıyor, bunlar doğru değil. Biz bunu söylüyoruz her yerde de söylüyoruz, her yerde de ifade ediyoruz. Ama dönüp kendi içimizde de bir hesaplaşma yapmamız lazım, yani niye Türkiye’yi bu hale getirdiniz siz? Düne kadar böyle bir şey yoktu. Niye bu hale geldi Türkiye? İçerde bağırabilirsin ey Kılıçdaroğlu diye, olur bağırabilirsin. İçerde mangalda kül bırakmayabilirsin. Sonuçta kahvedeki vatandaşa sesleniyorsun. Ama sen ey Amerika, ey Almanya, ey İbadi, ey bilmem Suriye, Ey Esad; sonra 180 derece dön git Esad’ın korumalığını yap. Evet, İdlib’e giriş öyle. Bizim askerler şu anda Esad’ın arzu ettiği stratejinin gereğini yapıyorlar.

Serpil ÇEVİKCAN- Efendim tam bu noktada belki Dış politika bağlamında ben de İdlib meselesi tabi bütün bunlar konusunda, Sayın Cumhurbaşkanının temel gerekçe olarak İdlib meselesinde de, Kuzey Suriye’deki faaliyetlerinde de Türk Silahlı Kuvvetlerinin genel yaklaşımı bunun bir beka sorunu olduğu. Çünkü buralardaki bütün gelişmelerin Türkiye’nin güvenlik sorunuyla doğrudan bağlantılı olduğunu, Türkiye’nin kendini savunma hakkı, hükümranlık hakkı bağlamında buralara müdahale etmesinin zorunlu olduğunu söylüyor. Şimdi bunu hatta bir gece ansızın gelebiliriz, vurabiliriz gibi ifadelendiriyor, özetliyor. İdlib konusuna yaklaşımınızı az önce birkaç cümleyle ifade ettiniz. Şimdi de Sayın Cumhurbaşkanı Afrin’den söz ediyor. Afrin’in de Türkiye için, Afrin’deki gelişmelerin Türkiye için bir beka sorunu olduğunu söylüyor ve ora içinde aynı mottoyu ifade etti. Yani bir gece ansızın gelebiliriz diye. Nasıl değerlendiriyorsunuz, Afrin meselesine nasıl bakıyorsunuz?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Şimdi dış politikayı iç politikaya yönelik yaptığınız zaman hep kaybedersiniz. Dış politikanın ayrı bir dili vardır. Dış politika milli politika olmak zorundadır. Dış politikada iktidar muhalefet olmaz, dış politikada Türkiye’nin çıkarları olur. Dış politika bu anlayışla götürülmek zorundadır. Dış politikada insanları kendi şahsi düşmanlarınız olarak görmek, onu devirmek, onu yok etmek, sonra bir süre sonra geçtikten sonra da biz ne yaptık diye dönüp en azından sorgulamamak Türkiye’ye hep kaybettirdi. Irak’ta da öyle, Suriye’de de öyle. Suriye’de bu hale niye geldik? Durup dururken bir gece Suriye’yle niye kavgalı hale geldik, niye düşman olduk Suriye’yle? Bütün bunların sorgulanması lazım. Artı bir şey daha var, siz Suriye’yi sadece Suriye olarak düşünürseniz en büyük hatayı yaparsınız, yaptılar. Suriye demek Rusya demektir, Suriye demek Amerika demektir, Suriye demek İran demektir. Siz bu dengeleri dikkate aldınız mı? Hayır. Haşdi Şabi’ye düne kadar kıyamet koparıyorlardı değil mi? Şimdi Haşdi Şabi’yi meşrulaştırdılar. Rakka’ya gideceklerdi. Ne diyor? Rakka’ya gideceğiz. Buyur git bakayım gidebiliyor musun? Niye konuşuyorsun, yapamayacağın şeyi niye söylüyorsun, gidemeyeceğin yeri niye söylüyorsun? Emevi Camiinde namaz kılacaktı, buyur git kıl bakalım elinden tutan mı var? Hayır, ama gidemiyorsun. Kendi Süleyman Şah Türbeni kendi topraklarından kaçırdın, bundan daha büyük ayıp olur mu? Kime karşı? IŞİD’e karşı. IŞİD’le bile savaşamadılar.  Dedik ki, getirin tezkereyi onay vereceğiz IŞİD’le ilgili. O kadar büyük hatalar yapıldı ki bu hataların faturasını o bölgedeki Türkmenler çekti; Suriye’deki, Irak’taki Türkmenler çekti.

Serpil ÇEVİKCAN- Ama tezkereye evet oyu verdiniz.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Evet, çünkü biz Türkiye’nin çıkarlarını savunuyoruz. Bakın bütün bunlara rağmen. Dediler ki güvenli bölge oluşturacağız. Evet, orada bir güvenli bölgenin oluşturulması gerekiyordu. Efendim işte El Nusra ve diğer radikal unsurlara karşı bizim savaşmamız gerekir dediler. Evet, gerekir destek verdik. Buyurun gidin yapın, ama dönüp bu hatanın bedelini birisinin ödemesi lazım, bunu da söyledik. Hata yaptınız siz, hata üstüne hata yaptınız.

Abdulkadir SELVİ- Efendim bir şeyiniz var İdlib’le ilgili olarak 11’inde. 11 Ekim tarihinde grup toplantısında diyorsunuz ki, İdlib’e gidilmek zorundayız diye bir açıklama yapıyorsunuz. Sonra aynı gün akşam bir tweet atıyorsunuz. Bak bu tweeti doğru okuyorum, resmi hesaptan okuyorum. Diyorsunuz ki, oradan gelen her şehidin sorumlusu Erdoğan’dır diyorsunuz.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Tweetten önce söyledim ben bunu, ben aynı grup toplantısında ifade ettim.

Abdulkadir SELVİ- Tweetinizde de var. Bu bir çelişki oluşturmuyor mu?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Hayır, çelişki değil. Türkiye güvenliğini sağlamak için ve Türkiye’nin bekası için o bölgede olmak zorundadır. Benim sorduğum soru şuydu, Türkiye’yi o bölgeye gitmeye mecbur eden politikaları kim üretti ve oraya giden askerimiz şehit olacak. O şehidin sorumlusu kim? Biz Suriye’yle can ciğerdik, hiçbir sorunumuz yoktu. Emin olun Hatay’a gittiğimde otellerin tamamı doluydu hafta sonları Suriyeliler gelirdi. Lokantaların tamamı Gaziantep’ten tutun Gaziantep, Kilis’i, Hatay’ı, Osmaniye’yi, Maraş’ı, Adana’yı, Mersin’i, Antakya’yı her tarafta ya Iraklı ya Suriyeli gelirdi lokantasında yer, içer, eğlenir ve giderdi, böyleydi. Bir Allah’ın kulu çıkıp niye bu böyle oluyor demedi. Tam tersine çok iyi, esnaf da memnun, sanayici de memnun, biz de memnunuz, vatandaş da memnun, Suriyeli de memnun. Bugün tam tersi bir tablo Suriye’de ve Irak’ta olayları bu noktaya taşımak için iktidarı kullandılar ve iktidar kullanıldı ve o bölgeye bir şekliyle silahlar gönderildi, insanlar kırdırıldı, bölgede ciddi karışıklıklar doğdu, ana aktör Türkiye’ydi. Irak’ta benzer olay, Suriye’de benzer olay çıktı ve farklı bir yapı çıktı ortaya. Amerika oraya gitti, Rusya oraya gitti, İran eskisine göre çok daha fazla bölgede güçlendi. Bölgede kaybeden tek ülke var o da Türkiye.

Erdem GÜL- Masada olmayan anlamında söylüyorsunuz değil mi? Masada olamayan.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Astana’da masaya aldılar. Bakın Astana’daki toplantıdan önce biz 2013’te hükümete dedik ki, “Türkiye’de bir Uluslararası Suriye konferansı düzenleyin. Suriye’deki taraflar Esad ve diğer karşıtları olsun. Arap ligi olsun, Avrupa Birliği olsun, Rusya ve Amerika olsun ve Suriye’de sorunu nasıl çözeriz? Bu toplantıyı yapalım.” Kabul etmediler ama Astana’ya gittiler Astana’daki toplantıya katıldılar. Astana’daki toplantıda da dediler ki, sen İdlib’e Türk askerini göndereceksin İdlib’e, biz etrafı kolaçan edeceğiz. Ve neyi güdüyoruz? Radikal gruplarla çatışmaya ve İdlib’ten El Nusra ve onun yandaşlarını oradan çıkarmaya. El Nusra’yı başımıza bela eden kim? Bu hükümet. Onlara silah gönderen kim? Bu hükümet. Ne diyeceksiniz şimdi? Oradan gelen her şehidin sorumlusu kim? Bu hükümet, başka kim olacak? Bizim ne işimiz var İdlib’te, ne işimiz var efendim Suriye’de, ne işimiz var Irak’ta? Başika olayı, orada askerimiz var değil mi Başika’da. Ne dedi İbadi? “Buradan siz çıkacaksınız Başika’dan.” Efendim çıkmayalım. Çıkacaksınız. Geldi İbadi, peki Başika görüşüldü mü? Görüşülmedi diye açıklama yapıldı. İbadi gelmiş, sen Başika’yı görüşmeyeceksin de Allah aşkına sen ne görüştün, neyi görüştün? Orada bizim askeri birliklerimizin olması lazım ve güçlenmesi lazım. Sen bu ülkenin Cumhurbaşkanı olarak, Başbakan da Başbakanı olarak bizim Başika’da bulunmamız, Irak’ın geleceği açısından son derece önemlidir, Irak’ın barışı açısından, iç barışı açısından önemlidir, bizim Irak topraklarında gözümüz yok ama Irak’ta sular durulduğu zaman biz geri çekileceğiz, ama bizim şu anda orada güçlü olmamız lazım Irak’ın geleceği açısından… Görüşüldü mü? Hayır görüşülmedi. Ne söylendi? Biz yabancı askerleri istemiyoruz. Yani Erdoğan’ın gözünün içine bakarak Başika’dan askerlerini çekeceksin dedi. Nerede? Ankara’da söyledi. Biz ne söyledik? Hiçbir şey. Hangi dış politika? Daha siz İbadi’yi ikna edemiyorsunuz. Ne diyordu, efendim işte 5 bin ülkücü Kerkük’e gidecek. Buyurun. Efendim işte bir gece ansızın gidebiliriz. Nereye gittiniz ansızın? Ankara’dan İstanbul’a bile gidemediniz siz! Hatırlar mısınız bunların bir Bakanı vardı.  Bindi uçağa, oğlum çek Kerkük’e dedi, Kerkük’te bir toplantıya gidecek. Nereye indiler? Kayseri’ye! Niçin? Irak izin vermedi ki, burası benim ülkem sen benden izin almadan senin ne işin var orada dedi. Ben Maliki’yle görüştüğümde bana şunu söylemişti Irak Başbakanı: “Biz önümüzdeki 10 yıl içinde Irak’ta en az 500 milyar dolarlık yatırım yapacağız. Bu yatırımların büyük ölçüde Türk iş adamları yapacak. Biz size otobanları açıyoruz, siz pencereden girmeye kalkıyorsunuz. Niye bunu böyle yapıyorsunuz? Irak bağımsız bir ülke, bizim anayasamız var, bizim bayrağımız var. Ama siz Irak’ı hala sanki Türkiye’nin bir iliymiş gibi görüyorsunuz ve politikalarınızı böyle yapıyorsunuz. Biz bundan rahatsızız.” Ben geldim hem Dışişleri Bakanlığına aktardık hem de dönemin Başbakanına söyledik. Bunlar bakın 500 milyar dolarlık bir yatırım var Türk iş adamları yapacak ve biz ben o dönem yine bir iş adamımızın aldığı çok büyük bir ihale vardı petrol dolayısıyla, yanlış hatırlamıyorsam Mobille ortak almışlardı. Acaba Enerji Bakanı bizim bu ihalemizi bir Türk ortak olduğu için iptal etti, acaba araya girip bunu düzeltebilir misiniz diye Enerji Bakanından randevu aldık, o iş adamıyla beraber gittik ve o sorunu da çözdük. Bakın iyi ilişkiler kurarsanız çözemeyeceğiniz hiçbir sorun yok ki. Irak’ta bizim akrabalarımız var, Arap akrabamız var, Kürt akrabamız var, Süryani akrabamız var, Ezidi akrabamız var, hepsi var zaten Türkiye’de. Onlarla kavga edeceğine ekonomik olarak o ülkelere gitsen, onların kalkınmasına katkıda bulunsan, Türkiye’ye döviz getirsen, insan kaynaklarını götürsen, emin olun Ortadoğu’da hem barışı sağlarsınız hem ekonomiyi güçlendirirsiniz. Hiçbir sorununuz olmaz sizin.

Hande FIRAT- Bütün eleştirdiğiniz, ya da işte yapılan hatalar sayılanlara rağmen bugün gelinen noktada - Irak için soruyorum önce, Suriye’yi ayrı soracağım çünkü - Merkezi Bağdat hükümeti ve İran’la Irak üzerinde yapılan Kuzey Irak sebebiyle iş birliğini doğru buluyor musunuz? CHP iktidarı da olsa, yine bugün için sadece soruyorum farklı bir yöntem izler miydi bu konuda?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Şimdi bakın bölgede dengeleri korumamız lazım. İran’ın bölgedeki gücü var, Türkiye’nin bölgedeki gücü var, Rusya’nın bölgedeki gücü var, Amerika’nın bölgedeki gücü var. Sonuçta bütün mesele şu, her devletin karlı çıkabileceği bir politikayı oluşturmak mümkün, hiç kimsenin de şu veya bu şekilde bir kavga süreci içine girmediği bir politikayı oluşturmak mümkün. İran bölgede çok önemli bir aktör bunun hepimiz farkında olmalıyız. Türkiye de çok önemli bir faktör, Türkiye gerek ekonomik güç olarak, gerek silahlı güç olarak, gerek diplomatik güç olarak aslında yabana atılacak bir ülke değil, önemli bir ülke Türkiye de. Amerika’da bölgenin petrol kaynakları var, doğalgaz kaynakları var. Rusya’nın yine aynı şekilde Tartus limanı vardı ve sıcak denizlere oradan açılabiliyordu. Şimdi Türkiye’nin izlediği yanlış politika nedeniyle, Rusya Suriye’nin en önemli aktörü haline geldi. Esad’ın sırtını dayadığı tek ülke haline geldi. Kaybeden oradaki Türkmenler oldu, kaybeden Türkiye oldu. Bunların hepsi düzelebilir, dış politikadaki hatanın giderilmesi zaman bağlıdır. Öyle kolay kolay dış politikadaki hataları telafi edemezsiniz. İçerde siyasi partiler kavga ederler, ama üç gün sonra bir araya gelip barışabiliriz, ama dış politika böyle değil. Hükümetin yaptığı en temel hata şu, Dışişleri Bakanlığını ve dışişleri bürokrasisini tamamen devre dışı bırakması ve dışişleri bürokratlarını monşer diye suçlaması ve aşağılaması.

Hande FIRAT- Bunu ne kadar zamandan beri yaptığını düşünüyorsunuz?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Çok eskiden beri, başlangıçtan itibaren yaptı. Ben şunu gayet iyi biliyorum. Sayın Erdoğan Başbakanken bir yurtdışı seyahatine katıldım. Ben o zaman Grup Başkanvekiliydim. Tercümeyi Dışişleri Bakanlığı elemanlarına yaptırmıyorlardı, tercümeyi kendi partisinin milletvekiline yaptırıyordu. Bu Dışişlerini aşağılamaktır. Sayın Egemen Bağış tercümeyi yapıyordu, Dışişleri bürokratları hiç yani bir anlamda tamamen devre dışı bırakılmışlardı. Hatalar bile defalarca hatırlatılmasına rağmen siz bu işten anlamazsınız, siz monşersiniz, sizin zaten Türkiye’de işte sizin yüzünüzden Türkiye çok şeyi kaybetti diye onlar suçlandılar. Ama bugün geldiğimiz noktada yine Dışişleri Bakanlığı devre dışı, adım gibi eminim, en çok da şikayet eden Sayın Dışişleri Bakanıdır. Ama dışişleri politikalarını dışişleriyle yakından uzaktan hiçbir ilgisi olmayan, sadece dar bir çevre içinde görüşülen ve Erdoğan’a yaranmak için ona bazı politikalar dayatan ya da kabul ettiren bir ekip tarafından yapılıyor, o da Türkiye’yi buraya taşıdı. Oysa Türkiye’nin hem dış politikası hem de dış politikayı oluşturan bürokrasisi gerçekten de dünya da saygın bir kimliğe sahipti, kim ne derse desin. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devletinde maliye bürokrasisiyle dışişleri bürokrasisi öteden beri kurumsallaşmış, kimliği olan, kişiliği olan siyasal partiler değişebilir, ama oluşturulan politikalarla Türkiye’nin çıkarlarını savunan bir yapı vardı. Bu yapı iki Bakanlıkta da yerle bir edildi.

Abdulkadir SELVİ- Efendim ben dış politikadan biraz içeriye gelmek istiyorum. Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili Sayın Enis Berberoğlu tutuklu. Sayın Berberoğlu’nun istinaf mahkemesine yaptığı müracaatta yargılamayla ilgili, verilen cezayla ilgili bozdu, o kararı ama tahliyesine karar vermedi. Tutukluluğu devam ediyor. Siz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu yönde yeni bir girişiminiz olacak mı, ne yapacaksınız?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Şimdi Enis Bey’den sonra biz milletvekillerinden oluşan bir komisyon kurduk. Dosyayı yakından izledik, ben Enis Bey’in avukatlarıyla da iki ayrı toplantı yaptım. Enis Bey aslında boşu boşuna, olmayan bir suçtan hapiste yatıyor. Efendim işte Cumhuriyet’te yayınlandı, efendim işte bu Enis Bey verdi, işte bu devlet sırrı işte açıklandı diye bir suçlama. Ortada devlet suçu falan filan yok. Ne devlet suçu? Ben şahsen Suriye’ye silah taşıyan bir şoförün beyanlarının 4 veya 5 yıl önce grup toplantısında zaten okudum. Bunlar bilinen şeyler. Nereden aldığını, Konya’dan nereden aldığını, nasıl götürdüğünü, öndeki cipin nereye götürdüğünü, cipin kendilerini nereye taşıdığını, silahları nereye boşalttıklarını anlattık biz bunları, defalarca gazetelerde yer aldı. Dediğim gibi ben bunları açıkladım, isimlerini açıkladım. Daha da önemlisi komisyonu kurduktan sonra bizim geçen dönem milletvekilimiz Sayın Osman Korutürk’ün verdiği bir soru önergesi, Hollanda parlamentosunda bu silahlarla ilgili çok sayıda bilgi ve belgenin olduğunu ve Hollanda parlamentosunda tartışıldığını Osman Korutürk fark ediyor, öğreniyor sonra bunu bir soru önergesine dönüştürüyor, bunlar nedir, doğru mudur diye. Bu soru önergesine hiç cevap verilmiyor? Bunun üzerine bizim arkadaşlarımız Hollanda parlamentosunda bu konuyu tartışan, belgeleri elinde tutan - ki Enis Bey olayından çok önce bu olay - milletvekilleriyle temasa geçtiler belgeleri istemek üzere. Onlar dediler ki, siz bu belgeleri hangi gerekçeyle istiyorsunuz? Biz de davayı özetledik bu gerekçeyle istiyoruz. Bizim milletvekillerimize bir Flamanca, İngilizce bir dosya gönderdiler, belge göndermediler ama içeriğini açıkladılar. Şunu dediler ama, belgeleri istiyorsanız bilgi edinme yasasına göre talepte bulunun belgeler size gelir. Bütün orada şu ana kadar bizim medyanın da ulaşamadığı çok sayıda belge orada var, onların Adalet Bakanlığında var. Bütün dünyanın bildiği ne zamandan beri devlet sırrı oldu. Onlar biliyorlar zaten. Bunun üzerine Cemal Okan Yüksel, bizim Eskişehir milletvekilimiz, yanlış hatırlamıyorsam dün akşam veya evvelki akşam olacak, parlamentoda bir konuşma yaptı. Hollanda’dan gelen belgeyi hem Türkçe - biz Türkçeye tercüme ettik -  İngilizce ve Flamanca’sını okudu, bunların devlet sırrı olmadığını, Hollanda hükümeti ve Hollanda parlamentosu tarafından bilindiğini, artı bilgi edinmeye göre bu belgelerin artık yani…

Erdem GÜL- Sır olmaktan.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Hayır sır olmaktan değil, yani hükümet tarafından da istenen, götürüp Bakana verdi. Bakan bilgi edinmeye göre isteyin, hayır biz istemeyelim, ama siz hükümet olarak isteyin bilgi edinmeye göre size göndersinler bu belgeleri.

Şimdi hayatımda gördüğüm en garip davalardan birisidir Enis Berberoğlu davası. Enis Berberoğlu’ndan bu belgelerin alındığına dair hiçbir delil yok. İki, ortada hiçbir suçta yok. Ama siz müebbede mahkum ediyorsunuz. İyi niyet nedeniyle de 25 yıl ceza. İnsaf denen bir şey var. Hukuk var, adalet var, kanun var. Efendim insan vicdanı var, hukukun üstünlüğü var. Bunların hiçbirisine uymuyor. Tabi doğal olarak istinaf mahkemesi bozdu. Bizi şaşırtan şu, karar bozluyor ama tutukluğuna devam, bu da başka bir facia.

Serpil ÇEVİKCAN- Efendim Sayın Başbakanla son görüşmenizde bu konuyu dile getirdiniz mi?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Getirdim.

Serpil ÇEVİKCAN- Nasıl bir yaklaşım sergiledi?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Ayrıntıya girmek istemem, çünkü ikimizin arasındaki bir görüşmeydi dolayısıyla bunu da dile getirdim, ama o zaman görüştüğümüzde Hollanda’dan bu belgeler gelmemişti, yani bu şimdi elimize ulaştı, 2 veya 3 gün önce elimize ulaştı ki görüşmeleri Cemal Okan Yüksel yaparken kendi görüşmelerini ayrıca videoya aldı. Orayla yaptığı görüşmelerin tamamını banda aldı, kayda aldı ve dolayısıyla görüşmeleri ne zaman yaptığını hangi saatte yaptığını, neleri konuştuğunu, hangi bilgileri istediğini çünkü şunu söylediler belgelerin üstünde bazen alınmış notlar var, o notlar nedeniyle biz size bu belgeleri veremeyiz diye ilk gelen şeyde. Cemal Okan Yüksel de notları kapatın biz notları istemiyoruz. Sizin özel notlarınız bizi ilgilendirmez ama siz Türkiye’de bu silahların gittiğine dair belgelerin bize birer fotokopisini verin diye. Onlar fotokopi için dediğim gibi bilgi edinmeye göre isterseniz size bunları veririz diyorlar ve…

Hande FIRAT- İstediniz mi, bunu da talep ettiniz mi yani bilgi edinmeye göre?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Hayır etmedik, hükümete verdik.

Abdulkadir SELVİ- Edecek misiniz?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Bakana verdik bunları. Yani ortada devlet sırrı yok, ortada tam bir rezalet var ve bir milletvekili olmayan bir suçtan ötürü müebbet hapse mahkum edildi artı 25 yıla mahkum edildi. Böyle bir rezalet olamaz.

Hande FIRAT- Efendim şunun için soruyorum, şimdi yeni bir şey söylüyorsunuz bu belgelerle ilgili olarak niye Bakan’a verdiniz? Yani Bakanlık mı talep edecek, Bakanlığın talep etmesini mi istediniz? Bakan bir şey söyledi mi bu konuda?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Bakan istiyorsa, biz de talep edebiliriz niye etmeyelim yani. Bizim söyleriz olmazsa arkadaşlara deriz ki, bilgi edinme yasasına göre isteyin, veriyorlarsa tamam bilgileri alın. Biz hükümet alsın baksın buna Flamanca yazılmış, İngilizcesi yazılmış bize gönderilen belgeler resmi belgeler, parlamentonun gönderdiği belgeler, altında imzaları var. Artı biz oturduk onu Türkçeye tercüme ettik. Ama istiyorlarsa yeminli tercümana da hükümet tercüme ettirebilir. Ayrıca bu belgeleri Anayasa Mahkemesi ve diğer mahkemelere de vereceğiz zaten. Yani hangi devlet sırrından siz söz ediyorsunuz? Bütün Hollanda’nın bildiği ve üstelik bu olaydan çok önce bildiği ve geçen dönem bizim milletvekilimizin bir soru önergesi vererek oradaki parlamentoda görüşülen silah olaylarını hükümete sordu ve hükümetin de bu güne kadar cevap vermediği, herkesin bildiği bir konuda siz kalkıp bir milletvekilini mahkum ediyorsunuz. Böyle bir rezalet herhalde bizim hukuk tarihimizde hiç yaşanmamıştır. O nedenle Enis Bey haksız yere yatıyor. Umarım mahkeme bakar buna, o belgelere de bakar, diğer belgelere de bakar. Öyle tahliye mahliye değil bir seferde beraat kararı vermesi lazım.

Erdem GÜL- Anayasa Mahkemesinin de orada bir sorunu yok mu sizce?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Anayasa Mahkemesinin kararı var zaten yani bunların devlet sırrı olmadığına dair.

Erdem GÜL- Geriye doğru bir milletvekilinin dönem sonuna kadar bırakılması ya da tutuksuz yargılanması gibi de bir hukuki…

Kemal KILIÇDAROĞLU- Anayasa Mahkemesi milletvekillerinin tutuklanmayacağına dair kararı var, Balbay kararı var, diğer MHP milletvekilleriyle ilgili de karar, bir MHP milletvekiliyle ilgili…

Erdem GÜL- Engin Alan.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Evet Engin Bey. Onunla ilgili de kararı var. Anayasa Mahkemesi korku iklimini aşamadı. Verdiği kararın gereğini yapamıyor. Ben o nedenle bir grup toplantısında Anayasa Mahkemesinin saygıdeğer üyelerine çağrı yaptım. Yani adaleti sağlayacak olan sizsiniz, siz bir üst mahkemesiniz. Verdiğiniz bir karar var, kararın arkasında durmak zaten sizin göreviniz. Bu kararı ben değil siz verdiniz. Hani heyet de değişse dersiniz ki heyet değişti de yenileri geldi görüş değiştirdi. Öyle bir tablo da yok, aynı heyet. Dolayısıyla verdikleri karar doğru mu? Elbette doğru, yanlış değil. Çünkü Anayasa Mahkemesi diyor ki, milletvekili halkın temsilcisidir, oyla gelmiştir, parlamentoda görev yapacaktır. Tutuklarsanız halkın verdiği görevi yerine getirmesine engel olursunuz diyor. Gayet makul bir gerekçe yani bu yargılanmasın anlamında değil. Milletvekili dokunulmazlığı kalkmışsa yargılanabilir zaten. Kimse niye yargılıyorsun da diyemez. Ben sadece Enis Berberoğlu için de bunu söylemiyorum altını da özenle çizeyim. Tutuklu bütün milletvekilleri için söylüyorum.

Erdem GÜL- Nitekim bizde var 12-13 milletvekili tutuklu şu anda.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Tabi, siz kalkıp HDP milletvekili bu CHP milletvekili onun tutukluluğuna karşı çıkayım, diğer milletvekilleri tutuklansın. O zaman çifte standart olur.

Hande FIRAT- Çok sayıda da soru gelmiş zaten HDP’liler için de aynısını düşünüyor musunuz diye.

Kemal KILIÇDAROĞLU- Tabi o zaman çifte standart olur. Biz öteden beri, baştan beri milletvekili dokunulmazlığını kalkabilir, ama milletvekillerinin tutuklanması doğru değil, onlar parlamentoda görevlerini yapmalılar, düşüncelerini rahatlıkla ifade etmeliler bunu söyledim. Bu bağlamda bütün milletvekillerinin serbest bırakılması gerektiği kanısındayız ve yargı kararı da böyle. Şimdi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi görüş soruyor, Adalet Bakanlığı görüş vermiyor, geciktiriyor görüşü bu da yanlış. O kadar büyük hataları var ki, bakın emin olun içim sızlıyor yani şu Nuriye ve Semih’in olayı. Bunlar ne yapıyor Allah aşkına? Görevlerini istiyor diyor ben öğretmenim, çocuklarımla beni buluştur, sen beni Kanun Hükmünde Kararnameyle attın. Niye atıyorsun? Mahkeme kararı yok, beni yargıla ver mahkemeye varsa suçum mahkeme desin ki sen suçlusun kamu görevinden bunun atılması bunu anlarım ben. Ama hiçbir yargılama olmadan birisinin ya şikayeti veya bir istihbarat örgütünün veya işte MİT’in diyelim bir yazısı üzerine siz kalkıp bunu memuriyetten atıyorsunuz. Niye atıyorsunuz, neden atıyorsunuz bunu?

Hande FIRAT- Sanıyorum bunu da söylediniz değil mi Başbakana herhalde?

Kemal KILIÇDAROĞLU- Niye söylemeyeyim? Yani söylenmez mi Allah aşkına yani bu insanlar hani eline silah alsa deriz ki eline silah aldı, bak gitti şunu yaptı veya birisini darp etse deriz ki işte gitti şuna iki tane yumruk attı veya tekme attı o nedenle devlet memuriyetinden atıldı bunlar. Hiç böyle bir şey yok. Yaptıkları ne yani ailelerini de tanıyorum, öyle mütevazi aileler ki zaten birisinin annesi kapalı, yani hani derler ya böyle ensesine vur ağızından lokmayı al. Gariban bir aile, yani gariban bildiğimiz Anadolu’nun gariban aileleri, çocuğunu okutmuş, çocuğu işte ders veriyor. Hadi derste siyasi propaganda yapsa dersiniz ki bu derste siyasi propaganda yaptı, onun için atıyoruz buradan. Hiç böyle bir suçlama yok. Dedik ki bunu alın bir an önce bakın bunun dosyasına yani komisyon kurdular, komisyon baksın. Komisyondu, şuydu, buydu aldılar efendim bunlar işte bilmem terör örgütünün üyesi diye bir de hapse attılar. Böyle bir şey olmaz. Emin olun insanın hani içi acır ya böyle bir demokrasi olmaz yani, böyle bir şey olmaması lazım. Oturursunuz, bakarsınız varsa delile dayandırırsınız, verirsiniz. Geçmişte bakın 27,5 yıl bürokrasi de çalıştım emin olun öyle olaylarla karşılaştım ki darbe dönemlerinde yani, bakın birisini anlatayım: Bir arkadaşımız vardı, ikimiz beraber daire başkanlığı yapıyorduk. Sonra ikimiz beraber genel müdür yardımcısı olduk. O maliye müfettişi kökenliydi, ben de hesap uzmanı kökenliydim. Arada bir birbirimize takılırdık. O katma değer vergisine bakıyordu. Soyadı da Değer olduğu için katma değerle beraber arada bir böyle ufak espriler de yapardık. Bu arkadaşımız yurtdışında çoğu kez Bakanlar Kurulu kararıyla çoğu kez Türkiye Cumhuriyeti Devletini temsil ederdi ve uluslararası anlaşmalara da yeri, zamanı geldiğinde de paraf atardı, imza ayrı paraf atardı. Dönem geldi Maliye Bakanlığının geleneklerine uygun olarak, işte 3 yıl Genel Müdür Yardımcılığı yapıyorsanız yurtdışına gönderiyorlardı. Yurtdışında nereye gidiyordu? Ateşe, yani zurnanın son deliği işte orada büyükelçi var, işte efendim birinci katip var, ikinci katip var, müsteşar var, bu da işte Maliye Bakanlığının orada görevlisi. İşte yurtdışına işçi geldiği zaman emlak vergisi Türkiye’de dairesi varsa emlak vergisi nasıl doldurulur işte o. Amaç ne? Amaç şu, Türkiye’de yoruldu, yurtdışına gitsin, Türkiye’de para veremiyoruz orada beş on kuruş para alır, gelir durumu iyi olur, Türkiye’ye döner, döndükten sonra bunu daha üst görevlere ya gelir veya ayrılır özel sektöre. Bu arkadaşımız kararnamesi gitti bir türlü çıkmaz, kararname geri döndü. Niçin? Efendim bu Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğrenciyken işte hüviyet kontrolü yapıyormuş. Aradan geçmiş yıllar, bu adamcağız sınavlara girmiş, gelmiş kazanmış, kararnamesi çıkmış, Genel Müdür Yardımcısı olmuş yurtdışında yani öyle bir göreve atıyorsun büyükelçi deseniz dersiniz ki bu olmaz büyükelçi. Ne olacak bu adam yani Türkiye’de çok daha büyük yetkilere sahip bu. Geldi odama çocuk gibi ağladı. Dedi ki, ben dedi babamı bu memleket için Kore’ye gönderdim ve benim babam Kore’de şehit oldu. Ben babamı görmedim dedi. Şimdi bu hükümet bir müşavirlik yani zurnanın son deliği beni oraya göndermiyor, vatan haini diye ben bunu nasıl kaldırabilirim? Ben bu tabloları da gördüm 12 Eylül döneminde. Ve bu arkadaş sonunda yurtdışına gitti. Müsteşarlar devreye girdi, Bakanlar girdi vesaire falan ikna ettiler ve bu arkadaş yurtdışına gitti. Şimdi şu anda da özel sektörde çalışıyor.

Yine buna benzer Genel Müdür Yardımcı Daire Başkanlığına gelecekti, Daire Başkanlığına gelmedi istihbarat raporları vesaire falan sonra bu arkadaş hükümetler değişti, normal ortam oldu bu arkadaş Tekel’e Genel Müdür oldu. Şimdi yani devlet dediğiniz aygıt kin ve öfkeyle beslenirse sonuç çıkmaz oradan, oradan sadece acı kan ve gözyaşı çıkar. O nedenle Kanun Hükmünde Kararnamelerle o kadar acı tablolar yaşandı ki o kadar şu sözü ben unutmuyorum, efendim onlar ağaç kökü yesinler. Sen hadi kocasını suçladın FETÖ’cüdür diye attın hapse onu anladık. Peki karısının ne günahı var, çoluk çocuğunun ne günahı var? Ben bunu söylediğim zaman sen de FETÖ’cüsün. Yok arkadaş ben insanları seviyorum, insan haklarından yanayım. Varsa bir kusurum verirsin mahkeme orada, cezası varsa verir orada. 15 yaşında, 2 yaşında, 6 aylık çocuk bunlardan siz ne istiyorsunuz? Kin ve öfke böyle giderse devlet ayrışır, devlet bölünür, devlette çatışma olur, kavga olur yani.

O nedenle işin özeti biz kendi ülkemize sağlıklı huzurlu hizmet etmek istiyoruz ve bu ülkede hep birlikte barış içinde yaşamak istiyoruz.

Hande FIRAT- Efendim çok teşekkür ediyoruz çünkü sizin programınızın da yoğunluğunu bildiğim için çok teşekkür ediyoruz katıldığınız için. Sizlere de çok teşekkür ediyorum. Ben bir reklam arası vereceğim siz yoğun olduğunuz için o reklam arasından sonra da programı tek başıma kapatacağım. Dolayısıyla çok çok teşekkürler. Bir reklam arasından sonra programı kapatacağız. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu CHP Genel Merkezinde sorularımızı yanıtladı. Gece Görüşü’nün sonuna geldik. Gelecek hafta yeniden görüşmek üzere iyi akşamlar.