10.02.2017
18111
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU:
- HAYIRLARI HEP BİRLİKTE ÇOĞALTACAĞIZ

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Bütün vatandaşlarıma çağrı yapıyorum. Çocuğunu düşünüyorsan, komşunu düşünüyorsan, ülkeni düşünüyorsan, bayrağını düşünüyorsan, vatanını düşünüyorsan bu referandumda çok ama çok hayırlı bir iş yapacaksın. Hayır oyu kullanacaksın, hayırları çoğaltacağız hep birlikte. Hep birlikte yapacağız bunu.” dedi.

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun Parti Meclisi, TBMM Grubu ve Yüksek Disiplin Kurulu Ortak Toplantısının açılışında yaptığı konuşma şöyle:




Değerli arkadaşlarım, Yüksek Disiplin Kurulunun değerli üyeleri, Parti Meclisimizin değerli üyeleri, saygıdeğer Milletvekilleri, güzel bir toplantı gerçekleştireceğiz.

HEPİMİZE TARİHİ SORUMLULUK DÜŞÜYOR
En karamsar süreci yaşıyor Türkiye. Belki tarihinde bu kadar karamsar bir süreci hiç yaşamamıştı. Ama bu karamsar süreç içinde herkesin umudu olan tek bir parti var o da biziz, Cumhuriyet Halk Partisi. Herkesin gözü üzerimizde, demokrasi isteyenlerin, cumhuriyeti savunanların, uygarlığı savunanların, bilimi savunanların, kadın – erkek eşitliğini savunanların, hiç kimsenin ötekileştirilmediği bir Türkiye’yi savunanların tek ama tek umudu Cumhuriyet Halk Partisi... Bu bağlamda hepimize tarihi sorumluluk düşüyor. Bu umudu yeşertmeliyiz ve büyütmeliyiz.

Karamsar bir tablonun olduğunu biliyorum. Büyük baskıların olduğunu da biliyorum. Özellikle havuz medyasındaki arkadaşlara sesleneyim, onların özel toplantı yaptıklarını da biliyoruz. “Bundan sonra sadece ve sadece CHP’ye saldıracaksınız” diyenleri de biliyoruz. “Bu kadar olmaz biraz insaf” diyenlere ya kapıyı gösteriyorlar; ya çıkacaksınız veya burada gereğini yapacaksınız. Ben bunu da gayet iyi biliyorum. Böyle bir görev üstlendiklerini de biliyorum. Arkalarında ciddi bir hükümet desteği olduğunu da biliyorum. Ama bu baskılar bizi yıldıramayacak. Bildiğimiz doğru yoldan devam edeceğiz.

DEMOKRASİYİ SAVUNDUK, OHAL UYGULAMASINA KARŞI ÇIKTIK
Süreci kısaca bilginize sunmak isterim. 15 Temmuz darbe girişimini püskürttük hep beraber, bütün siyasi partiler, sivil toplum örgütleri bir araya geldik. Parlamento bombaların altında sabaha kadar çalıştı, özveriyle çalıştı, konuşmalar yapıldı ve biz bir demokrasi sürecini başlattık. Baskıya, silahlara rağmen bu ülkede demokrasiyi hep birlikte savunduk. Bu bizim tarihimizde çok önemli bir süreçtir. Yapılması gereken neydi? Süratle darbecilerin bulunması, yakalanması, delillerin toplanması ve bunların yargıya sevk edilmesiydi. Mademki parlamentoda bütün siyasi partiler darbeye karşı çıktılar, mademki parlamentoda bütün siyasi partiler demokrasiyi savundular, o zaman yapılması gereken parlamentonun bu süreci süratle sonlandırmasıydı, hükümete her türlü desteği vermesiydi.

Geldiğimiz noktada bu olmadı değerli arkadaşlarım. 20 Temmuz’da dediler ki, “Türkiye’de olağanüstü bir hal var, bir darbe dönemini yaşadık. Dolayısıyla normal yasalarla, normal süreçle bunu aşmamız mümkün değil. Bizim OHAL ilan etmemiz lazım. Parlamentonun yetkilerini bir süreliğine yürütme organına devretmemiz lazım.” Buna karşı çıktık, “Doğru değildir” dedik. Bize telefon edildiğinde dedik ki, “Bu parlamentoda demokrasiyi savunan bir partiye ihtiyaç var ve o da en çok Cumhuriyet Halk Partisine yakışır” dedik. Ve biz demokrasiyi savunduk olağanüstü hal uygulamasına karşı çıktık.

20 TEMMUZ 2016’DAKİ MGK BİLDİRİSİNİN TAM TERSİ BİR UYGULAMAYLA KARŞI KARŞIYAYIZ
Şimdi değerli arkadaşlarım, unutuyoruz toplum olarak. Milli Güvenlik Kurulu OHAL konusunda hükümete tavsiyede bulunurken ne düşünüyordu acaba? Hangi gerekçelerle OHAL’i tavsiye etti? Milli Güvenlik Kurulu kararını 20 Temmuz 2016 tarihli kararın 3’üncü maddesini bilgilerinize sunuyorum değerli arkadaşlarım: “Demokrasimizin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla anayasamızın 120’inci maddesi gereği hükümete olağanüstü hal ilan etmesi tavsiyesinde bulunulması kararlaştırılmıştır.” Ve devam ediyor, bu tavsiye, dikkatinizi çekiyorum “Bu tavsiye, sadece ve sadece demokrasiye, hukuk devletine, hak ve özgürlüklere yönelik tehditlerin ortadan kaldırılması için yapılacak çalışmaları kolaylaştırma amacına yöneliktir. Kamuoyunun bilgisine saygıyla sunulur.”

Demokrasiye vurgu yapıyor, insan haklarına vurgu yapıyor, hukuk devletine vurgu yapıyor, temel hak ve özgürlüklere vurgu yapıyor, sadece ve sadece bu yetkiyi kullanmak için size tavsiyede bulunuyoruz OHAL uygulayabilirsiniz diye. Peki geldiğimiz süreç, bugün geldiğimiz nokta? Demokrasi var mı? Yok. Hukuk devleti var mı? Yok. Temel hak ve özgürlükler güvence altında mı? Hayır. Bilim dünyası güvence altında mı? Hayır. Medya dünyası güvence altında mı? Hayır. Milli Güvenlik Kurulunun sadece ve sadece demokrasiye vurgu yaptığı bir bildirinin tam tersine 180 derece tersine bir uygulamayla karşı karşıyayız.

EŞİT KOŞULLARDA BİR REFERANDUMA GİTMEYECEĞİZ, BUNU AÇIKÇA OHAL KARARNAMESİYLE İLAN ETTİLER
Değerli arkadaşlarım, peki ne oldu da demokrasi vurgusu yaptılar, hak ve özgürlükler vurgusu yaptılar bugün Türkiye hangi durumda? Kısaca ona da değineyim. OHAL yetkisi aldılar, ne için aldılar? “Türkiye bir daha darbelerle karşılaşmasın. Demokrasiyi koruyacağız, güçlendireceğiz, hak ve özgürlükleri koruyacağız, güçlendireceğiz, cumhuriyeti güçlendireceğiz, parlamenter demokratik sistemi güçlendireceğiz” dediler, OHAL yetkisini aldılar bizim karşı çıkmamıza rağmen. Parlamentonun vermediği hakkı OHAL’le kullandılar. İşsizlik Sigortasının darbeyle ne ilgisi var, terörle ne ilgisi var? İşsizlik Sigortası Kanununda değişiklik yaptılar. Bu hafta yayınlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerle seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri hakkında kanunda değişiklik yaptılar. Havuz medyasının kontrolsüz yayın yapmasına her türlü imkanı sağladılar. Yüksek Seçim Kurulunu devre dışı bıraktılar. Yani seçimler, yani referandum adil koşullarda olmayacağının mesajını verdiler. Bizim üzerimize gelecekler, tek yanlı günün 24 saati yayın yapacaklar, eşit koşullarda bir referanduma gitmeyeceğiz. Bunu açıkça OHAL kararnamesiyle ilan ettiler. Maarif Vakfının Mütevelli Heyetinin huzur hakkı, ne işi var, olağanüstü halle ne ilgisi var? Bunu da düzenlediler. Bankacılık mevzuatını değiştirdiler. Geçmişte bankaları hortumlayanlar için özel bir af getirdiler. Ne işi var bunun OHAL’le? Ama yapıyorlar.

TÜRKİYE’Yİ BUGÜN BİR KAOS ORTAMINA SÜRÜKLEYEN TEMEL ÖGE AYM’DİR
Peki buna kim izin verdi? Bunun gerçek sorumlusu kim? Hükümet değil, yürütme organı da değil. Bu işin gerçek sorumlusu unutmayalım Anayasa Mahkemesi. Anayasa Mahkemesi anayasayı ve hukuku dışlayarak ben OHAL kararnamelerine bakmam diye eskiden verdiği, üstelik iki kez verdiği kararı değiştirdi, bakmayacağım dedi. Demokrasiye aykırıda olsa bakmayacağım dedi. Böylece anayasada temel hak ve özgürlükleri güvence altına alınan bir ülkede, anayasasında bunlar yazılı olan bir ülkede Anayasa Mahkemesi temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması konusunda siyasi iktidara her şeyi yapabilirsin dedi, ben bakmayacağım dedi. Bu Anayasa Mahkemesi, açıkça söylüyorum bu Anayasa Mahkemesi ve yargıçları bu topluma da, dünyaya da, hukuk dünyasına da güven vermiyorlar. Arzu ederim ki ve beklerim ki vicdanlarını sorgulayıp koltuklarından ayrılırlar. O koltukta oturmayı hak etmiyorlar, ettikleri yemine sadık kalmıyorlar. Belki şunu söyleyebilirler, ya devletin en tepesindeki adam yeminine sadık kalmıyorsa bende sadık kalmam diyor. Çünkü pusulayı eğer siz ora olarak belirlerseniz yargıçlık görevini yapamazsınız. Talimatı oradan alırsanız yargıçlık görevini yapamazsınız. Türkiye’yi bugün bir kaos ortamına sürükleyen temel öge Anayasa Mahkemesidir. Bu Anayasa Mahkemesi asla ve asla topluma güven veremez. Hiçbirimizin haklarını güvence altına alamaz. Yazılı var doğru, anayasada yazılı, uygulaması yanlış yapılıyor, denetleyecek olan kurum görevini yapmıyor. Asıl sorunumuz burada başlıyor değerli arkadaşlarım.

O kadar ileri gittiler ki, kolektif suç ilan ettiler. Hiçbir evrensel değerde olmayan kolektif suç. Birisi sanıksa bütün aileyi hep birlikte sanık yaptılar. Olmayan, ceza hukukunda, evrensel hukukta olmayan bir suç niteliğini ürettiler ve Anayasa Mahkemesi buna sessiz kaldı, yapabilirsiniz dedi. Öyle bir atmosfer yaratıldı ki, hakim önüne her geleni tutuklamak zorunda kaldı. Tutuklamazsam beni de acaba FETÖ terör örgütüyle irtibatlandırırlar mı? Kim geldiyse dosyasında bilgi var yok yeter ki önüne iki kapaklı bir dosya gelsin. Aldılar doğru hepsini içeri attılar. Niçin atıyorsunuz? Delil var mı? Delile gerek yok. Bu tabloyu kim yarattı? Anayasa Mahkemesi yarattı. Kim bu tablodan yararlandı? Hükümet yararlandı.

150’NİN ÜSTÜNDE GAZETECİ HAPİSTE
Yine bu süreçte bütün muhalif medya susturuldu. Televizyonlar, gazeteler, hapisteki gazeteci sayısı ben 150’ye yakın diyordum son rakamlar 150’nin üstünde. Bir ülkede 150’nin üstünde gazeteci hapiste olursa siz o ülkede demokrasi vardır diyebilir misiniz? 150’nin üstünde gazeteci hapiste. Tutuklanıyorlar iddianameler ortada yok. Niye yok iddianame? Çünkü delil yok. Delil yok ama onların hapiste kalmaları lazım. Kimin talimatıyla? İktidarın talimatıyla. Kim yapıyor bu görevi? Cumhuriyet savcısı değil, iktidarın savcısı yapıyor. O nedenle cumhuriyet kavramının bile hukukta içini boşalttılar.

Değerli arkadaşlarım… Ve bir ilk daha yaşadık bu süreç içinde. Birleşmiş Milletlere 21 Temmuz 2016’da Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olarak bir dilekçe verdik. Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi gitti bir dilekçe verdi. “Biz olağanüstü hal bir dönem yaşıyoruz, ülkemizde darbe oldu, biz şu anlaşmanın 13 maddesini askıya alıyoruz dediler, uygulamayacağız kendi ülkemizde” dediler. “Vatandaşların haklarını güvence altına alan bir sözleşmenin 13 maddesini askıya alıyoruz” dediler. İki maddesi ilginç. Adil yargılama yapmayacağız diyorlar. Birde kızıyorlar niye FETÖ’cüleri bize iade etmiyorsunuz. Ya sen adil yargılama yapmayacağım diyorsun, Birleşmiş Milletlere dilekçe vermişsin. Başka? Tutulanlara insanca davranmayacağım diyorsunuz. Yani insan hakları ihlalleri ben yapacağım diyorsunuz. İşkence yapacağım ben bu insanlara diyorsunuz. Ne zaman? 21 Temmuz 2016’da Türkiye Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi gidip dilekçesini veriyor. Bizim tarihimizde bu kadar dramatik bir süreç yaşanmamıştır arkadaşlar. Uluslararası alanda bir devlet kalkıp bir uluslararası kuruluşa ben kendi ülkemde adil yargılama yapmayacağım, tutulanlara da işkence yapacağım dememiştir. Ama bu hükümet bunları söyledi.

BUGÜN TÜRKİYE’DE HİÇ KİMSENİN CAN VE MAL GÜVENLİĞİ YOKTUR
İş dünyası, sivil toplum kuruluşları, meslek kuruluşları, sendikalar korkudan seslerini çıkaramıyorlar. Korku dağları bekliyor. Biz onları anlıyoruz. Referandum sürecinde nasıl davranacaklarını da üç aşağı beş yukarı biliyoruz. Onların üzerindeki her türlü baskıyı da biliyoruz, gayet iyi biliyoruz o baskıları. Ve onlar çok iyi biliyorlar ki, bugün Türkiye’de hiç kimsenin can ve mal güvenliği yoktur. Evet altını bir kez daha çizelim Türkiye’de hiç kimsenin can ve mal güvenliği şuanda yoktur. Her an her kişi tutuklanabilir. Her an her kişinin pasaportlarına, malvarlıklarına tedbir konabilir. Dolayısıyla böyle bir süreç hiçbir darbe döneminde yaşanmadı. Şimdi 20 Temmuz sonrası, bir sivil darbe sonrası hep birlikte yaşıyoruz.

AKADEMİSYENLERİ KAPININ ÖNÜNE KOYMAK AHLAKSIZLIKTIR
Üniversiteler susturuldu Kanun Hükmünde Kararnamelerle. Görevine son verilen, açığa alınan üniversite öğretim üyelerinin sayısı 4 bin 811 oldu arkadaşlar. 4 bin 811 akademisyen, bilim insanı, Türkiye’yi çağdaş uygarlığa ulaştıracak olan insanlar, Türkiye’nin aydınlık yüzleri. Değişik siyasi görüşlerde olabilirler, değişik dünya görüşlerini savunabilirler. Ama her birisi bu ülkenin emekle yetiştirdiği bilim insanları. Hangi vicdan, hangi akıl, hangi bilim, hangi ahlak bir akademisyeni kapının önüne koyar düşünceni beğenmiyorum diye. Bunun adı ahlaksızlıktır arkadaşlar. En basit tanımıyla ahlaksızlıktır. O akademisyenler yetişinceye kadar ne tür emekler verildi, ne tür fedakarlıklar yapıldı? Pek çoğunu yurtdışına gönderdik bilim insanı olsunlar, yetişsinler, gelsinler bizim çocuklarımızı yetiştirsinler diye. Şimdi bunları kapının önüne koyuyoruz.

Birinci sorumlu; birinci sorumlu YÖK’tür arkadaşlar Yüksek Öğrenim Kurumu. Neden YÖK? Çünkü YÖK bir darbe kurumudur. 12 Eylül darbe sonrası kurulan bir kurumdur. Kendi üniversitesine sahip çıkmayan bir kurum görevini yapmamış sayılır. Bilime sahip çıkmayan bir kurum görevini yapmamış sayılır. Sivil darbecilerin 20 Temmuz sonrası sivil darbecilerin YÖK’e sahip çıkmalarının nedeni de budur. Darbeci darbeciye sahip çıkacak kime sahip çıkacak. Bize sahip çıkacak hali yok ya YÖK’e sahip çıkıyor. Her türlü işlemi YÖK üzerinden yapıyor.

REKTÖRLER ŞU ANDA MUHBİR KONUMUNDA GÖREV YAPIYORLAR

İkinci sorumlu üniversitelerin rektörleri… Rektörler kendilerini muhbir olarak konumlandırdılar. Bir üniversitenin rektörü muhbir olabilir mi arkadaşlar? Utanma duygusu denen bir şey var. Bu kadar kitap okudunuz, makale yazdınız, kitaplar yazdınız, yanında beraber çay içtiğin insanı nasıl ihbar edebilirsin sen? Üstelik hiçbir günahı yok. Muhbir konumunda görev yapıyorlar şu anda. Merak ettiğim şu; yarın bu insanların tamamı üniversitelere geri dönecek bundan hiçbir endişem yok. Tıpkı 1402’likler nasıl döndüyse bunlar da dönecekler. Bu rektörler bu arkadaşlarının, sıra arkadaşlarının yüzüne nasıl bakacaklar? Daha da önemlisi çocuklarının yüzüne nasıl bakacaklar? Akşam evlerine gittiklerinde eşlerinin yüzüne nasıl bakıyorlar bu insanlar? Utanma dediğimiz bir duygudan bir bilim adamı arınmış olabilir mi arkadaşlar? Ahlaktan bir bilim adamı arınmış olabilir mi? Nasıl bir anlayıştır bu? Sadece bilim insanları değil sanatçıları da kapının önüne koydular. Dünya çapında sanatçılar, onurumuz olan sanatçılar, bizi yurtdışında temsil eden sanatçılar bizi temsil ederken görüşümüz ne olursa olsun hepimizin iftihar duyduğu sanatçılar. Onları da kapının önüne koydular.

Dönüyorum bir daha Milli Güvenlik Kurulunun tavsiye kararını bir daha düşünün. Demokrasi diyordu, sadece ve sadece demokrasi için bu yetkiyi veriyoruz. Temel hak ve özgürlükler için bu yetkiyi veriyoruz, insan hakları için bu yetkiyi veriyoruz. Yetki nerelerde kullanılıyor değerli arkadaşlarım…

BU ÜNİVERSİTELER BU ANLAYIŞLA GİDERLERSE, TÜRKİYE’Yİ ORTAÇAĞ KARANLIĞINA GÖTÜRÜRLER

Ve üniversiteler, tepki göstermesi gereken üniversiteler. Batılı Türkiye’ye baktığında, batıdan Türkiye’ye bakıldığında Türkiye’de üniversitelerin olmadığı algısı çıkıyor ortaya. Neden? Bu kadar üniversite hocası kapının önüne konmuş hiçbir üniversiteden tık yok hiçbirisinden. Bu ülkede üniversite var mı, bilim var mı, bilim adamı var mı, haksızlığa itiraz eden var mı? Aydının görevi nedir? Aydın toplumun öncüsüdür, önderidir. Elinde meşaleyle yürüyen kişidir aydın. Bedel ödenecekse ilk bedeli ödeyendir aydın. Çünkü aydın kendisini topluma adamış kişi demektir, ülkenin geleceğine adamış kişi demektir aydın. Bu üniversitelerden aydın falan yetişmez. Bu üniversiteler bu anlayışla giderlerse, Türkiye’yi ortaçağ karanlığına götürürler. Bunu da ifade edeyim değerli arkadaşlarım.

TBMM GÖRÜNÜRDE VAR, AMA FİİLEN DİŞLERİ SÖKÜLMÜŞ BİR ASLANA BENZİYOR
Sivil darbe sürecinde, 20 Temmuz sonrası hukuk diye bir şey kalmadı, demokrasi diye bir şey kalmadı, insan hakları diye bir şey kalmadı, ahlak diye bir şey kalmadı. TBMM diye bir meclis de kalmadı aslında. Görünürde var ama fiilen dişleri sökülmüş bir aslana benziyor. Oturmuş orada binası görkemli, içindeki insanlar milletvekilleri, iyi paralar alıyorlar ama etkinlikleri yok, ellerinden alınmış. Yasama yetkisi ellerinden alınmış. İtiraz eden sadece Cumhuriyet Halk Partisi. Diğerleri itiraz da etmiyorlar, ne iyi oldu diyorlar, hocalar, bunların tamamını atmamız gerekir diyorlar.
Ben şunu söylemiştim, “Türkiye bir yarı açık cezaevine dönüştü” demiştim. Sayın Binali Yıldırım demişti ki, “Böyle bir şey olabilir mi? Türkiye’yi yarı açık cezaevi olarak tanımlamak doğru değildir” demişti. Düşünün öğretim üyesini üniversiteden atıyorsunuz, pasaportuna el koyuyorsunuz, yurtdışına çıkma yasağı getiriyorsunuz ama Türkiye’de gezebilirsiniz diyorsunuz. Bu ne demektir? Türkiye yarı açık cezaevi, yurtdışına çıkmayı yasaklamışsınız. Suçu var mı? Hayır suçu yok. Peki neden pasaportuna el koydunuz? Hükümetin takdiri. Ne demektir bu? Türkiye yarı açık cezaevi durumundadır şuanda. Bunu sadece ben söylemiyorum bütün dünya böyle biliyor. Kaldı ki, sadece hocanın pasaportuna el koymuyorsunuz, eşinin pasaportuna da el koyuyorsunuz. Gazetecinin eşinin pasaportuna da el koyuyorsunuz. Neden? Yurtdışına çıkmayacak. Peki hadi hocanın diyelim ki aldın görevden pasaportuna el koydun, eşinin ne günahı var, çocuklarının ne günahı var? Biz kolektif suç yarattık diyorlar sizin haberiniz yok mu? Bir kişi suçlu olarak tanımlanıyorsa ve suçlanıyorsa bütün aileyi hep birlikte aynı suçtan yargılayacağız diyorlar.

BÜTÜN VATANDAŞLARIMA ÇAĞRI YAPIYORUM
Değerli arkadaşlarım, bütün bunlar yürürlükteki anayasaya göre yapılıyor. Şimdi bir de düşünün anayasa değişiklikleri kabul edilirse Türkiye’nin başına açılacakları bir de düşünün. Bu haliyle bu sonuç doğuyorsa yeni anayasa değişikliklerinin kabulü halinde Türkiye’nin nasıl tehlikeli bir mecraya sürüklendiğini hep birlikte düşünmemiz lazım. Bütün vatandaşlarıma çağrı yapıyorum bütün vatandaşlarıma. Çocuğunu düşünüyorsan, komşunu düşünüyorsan, ülkeni düşünüyorsan, bayrağını düşünüyorsan, vatanını düşünüyorsan bu referandumda çok ama çok hayırlı bir iş yapacaksın. Hayır oyu kullanacaksın, hayırları çoğaltacağız hep birlikte. Hep birlikte yapacağız bunu.

BU BİR MEMLEKET MESELESİDİR

Değerli arkadaşlarım, gittiğiniz her yerde şunu söyleyin. Bu bir siyasi parti seçimi değil. Her bir vatandaşımız bir siyasi partinin üyesi olabilir, hatta hiç üyesi olmazda sempatizanı olur. Seçimlerde seçim bildirgesini hiç okumaz ama gider benim partim budur der oyunu verir. Ama bu seçim o tür bir seçim değil. Bu bir referandum. Burada bir siyasi iktidar seçilmiyor. Burada Türkiye’nin geleceği, Türkiye’nin demokrasisi oylanıyor. Demokrasi benim için geçerli, sizin için de geçerli. Ama Saadet Partisi için de geçerli, Vatan Partisi için de geçerli, Büyük Birlik Partisi için de geçerli, ÖDP için de geçerli, hepimiz için geçerli. Sivil toplum kuruluşları için de demokrasi geçerli, üniversiteler için de demokrasi geçerli, çiftçi için de, köylü için de, esnaf için de geçerli. O nedenle bu referandum Türkiye’nin geleceğini belirleyen önemli bir süreçtir. Bu bir Türkiye meselesidir, bu bir memleket meselesidir, bu bir siyasi parti meselesi değildir. O nedenle biz sorumluluk alarak dedik ki, bu referandum sürecinde asla ve asla partinin bayrağını kullanmayacağız. Neyi kullanacağız? Türk bayrağı kullanacağız. Çünkü Türkiye’nin sorunu bu. Türkiye’nin sorunuysa Türk bayrağıyla meydanlara çıkacağız. Demokrasiyse Türk bayrağıyla isteyeceğiz. Almanya’da demokrasi var, Fransa’da demokrasi var, Japonya’da demokrasi var benim ülkemde niye demokrasi olmasın. Orada insanlar düşüncelerini özgürce ifade ederken benim ülkemde niye insanlar düşüncelerini özgürce ifade etmesinler? O ülkelerde medya istediğini yazarken, çizerken benim ülkemde neden bunlar olmasın? Hükümeti eleştirdi diye gazeteci hapse atılır mı? Böyle bir olay olabilir mi?

O açıdan bu seçim, bu referandum çok ama çok önemlidir. TBMM- bütün vatandaşlarım dikkat etsinler- TBMM, Milli Kurtuluş Savaşını yöneten meclis, 15 Temmuz darbe girişimini onuruyla savuşturan bir meclis, top sesleri altında, makinalı tüfekler altında görevini yapan bir meclis, onuruyla görevini yapan bir meclis. Şimdi deniyor ki, bu meclisin yetkilerini elinden alacağız. Neden? Kanun yapma tekelinin bir kısmını alacağız kime vereceğiz? Tek adama vereceğiz, bir adama vereceğiz. Ve o kişi arzu ettiği zaman hiçbir şart olmaksızın meclisi feshedebilecek.

MUSTAFA KEMAL’E VERİLMEYEN YETKİYİ BİR ADAMA VERECEĞİZ
Bütün vatandaşlarım vicdanlarına sorsunlar, elini vicdanlarının üzerine koysunlar. Senin oy verip meclise gönderdiğin bir parlamentoyu bir kişi kalkıp ben feshediyorum dediği zaman sen bunu haklı buluyor musun? Haklı bulmuyorsan diyeceksin ki kusura bakma, kusura bakma diyeceksin. Düne kadar destek veriyordun, seçim olsa belki yine destek veririm, ama ben bu kadar çok yetkiyi bir kişiye veremem. Ben kendi irademi bir başkasına ipotek ettirmem. 4 parti var şu anda parlamentoda. Biz ne istiyoruz? 4 partide yetmez diyoruz biz. %1 oy alan partinin bile en azından Genel Başkanı meclise gelmeli, mecliste konuşmalı. Biz bunu savunuyoruz. Parlamenter demokratik sistem daha güçlü hale gelsin diyoruz. Milletvekilleri parti liderinin iki dudağı arasında değil, milletin oylarıyla seçilsin gelsin istiyoruz. Önseçim olsun istiyoruz. Gelin parlamentoya önseçimi zorunlu hale getirelim. Milletvekili vatandaştan desteğini alsın, siyasi parti liderinden değil. Savunuyoruz. Önümüzdeki hafta da bunun kanun teklifini vereceğiz. Atatürk’e verilmeyen yetkiyi, Atatürk’e bakın cumhuriyeti kuran, Milli Kurtuluş Savaşının Başkomutanı olan, bütün dünyada hayranlık uyandıran, hepimizin iftiharı, 80 milyonun iftiharı bir temel aktöre, bir Mustafa Kemal’e verilmeyen yetkiyi biz bir adama vereceğiz. Bunu her yerde anlatmak zorundayız. Böyle bir şey olamaz arkadaşlar. Ortak akıl denen bir kavram var. Akıl akıldan üstündür denen bir kavram var. Birisine kızdığımız zaman ne deriz? Allah akıl fikir versin deriz. Niye diyoruz biz bunu? Akıllı ol, düşün. Bunun için söyleriz. Şimdi biz parlamentonun yetkisini alıyoruz bir kişiye veriyoruz sen kullan diyoruz, tepe tepe kullan.

OLAY, BİR ERDOĞAN OLAYI DEĞİL
Değerli arkadaşlarım, mahkemeleri bir kişiye teslim ediyoruz. Adalet nasıl dağıtılacak? Devlette liyakati bir kişi belirleyecek. Kim hangi şartlarda müsteşar olur, kim hangi şartlarda büyükelçi olur, kim hangi şartlarda vali, kaymakam, general olur? Kim belirleyecek? Bir kişi. Böyle bir devlet düzeni olur mu? Birisi gelecek diyecek ki şartlar bu, dönem değişecek birisi gelecek şartlar bu. Türkiye böyle bir maceranın içine, sonu belli olmayan bir maceranın içine sürüklenebilir mi? Bu cumhuriyeti bunun için mi kurduk biz? Başbakanlık kalkacak, gensoru verilmeyecek. Neymiş? Efendim gensoru hükümeti tıkamak içinmiş, parlamentoyu tıkamak içinmiş. Hangi kanunu istedin de çıkaramadın meclisten? Bu sorunun önce sen cevabını ver arkadaş. Hangi kanunu parlamentoya getirdiniz de çıkaramadınız? Hangi kararı almak istediniz de alamadınız 15 yılda? İnsanda biraz ahlak olur ya. Yapamadıklarını muhalefete yüklüyorlar. Biz yapacaktık onlar engel oluyorlar. Benim soruma cevap versene. Hangi kanunu istedin de çıkaramadın? Getirdiğin kanun tekliflerine bir bak bakalım. Getirdiğin haliyle meclisten çıkan haline bir bak bakalım. Daha makul, daha dengeli mi? Bize hak veriyorsunuz yaptığımız eleştiride, Kanun Hükmünde Kararnameyle sonra onları düzeltiyorsunuz. Meclise getiriyorlar, diyoruz ki bu yanlıştır ikna ediyoruz iktidar partisinin milletvekillerini, çıkarıyorlar maddeyi sonra bir bakıyoruz kanun hükmünde kararnameyle oraya koymuşlar. Bu ne demektir? Ben parlamentonun iradesini tanıyorum demektir. Parlamentonun iradesini tanımayan bir siyasal güce siz önemli yetkiler veriyorsunuz. Ve kimse hesap sormayacak. Yolsuzluk yapacak, malı götürecek, kul hakkı yiyecek bir gensoru veremeyeceğiz ya arkadaş sen bunu niye böyle bu parayı lüzumsuz yere harcadın diye soru soramayacağız. Hesap sormak içinde 400 milletvekilinin oyu lazım. 400 milletvekili evet demezse hesap soramayacağız. Çağdışı bir anlayış arkadaşlar, demokrasi dışı bir anlayış. Dünyada örneği olmayan bir anlayış. Türk tipi diyorlar. Ne Türk tipi, sizin Türklükten, Türk tarihinden de haberiniz yok. Emin olun Türklükten de, Türk tarihinden de bunların haberi yok. Böyle bir şey asla olamaz.
Olay, bir Erdoğan olayı değil. Özellikle AKP’ye oy veren saygıdeğer vatandaşlarıma sesleniyorum. Olay bir Erdoğan olayı değil, yapılan düzenlemede Erdoğan için yapılan bir düzenleme değil. Düzenleme Türkiye’nin başına felaket getirecektir. Her insan fanidir, hepimiz faniyiz. Hiçbir koltuk bize baki olarak tahsis edilmemiştir. Hele demokrasilerde böyle bir şey yoktur. Babadan oğula geçecek diye bir şey de yoktur. Referandumda oy kullanırken çocuğunu düşüneceksin, torunlarını düşüneceksin. Daha güzel, huzurlu bir Türkiye mi yoksa kargaşa içinde bir Türkiye mi istiyorsun? Hepimize görev düşüyor değerli arkadaşlarım.

EL BAB’DA ŞEHİT SAYIMIZ 60’I AŞTI
Sadece bu süreçte anayasa, hukuk, hukuktaki açmazlarla karşılaşmadık. Dış politikada da ciddi hatalar yapıldı. Devlette liyakati öldürürseniz, uzman kişileri devletten uzaklaştırırsanız, bir kişi her şeye kadirdir derseniz, bir kişinin iki dudağından çıkan her şeyi, her kelimeyi, her emri itirazsız olduğu gibi kabul ederseniz Türkiye’yi felakete sürüklersiniz. Örnek mi? İşte Ortadoğu. Bu bataklığa kim sürükledi? Defalarca söyledik, dilimizde tüy bitti yapmayın, etmeyin, oraya girmeyin ne işiniz var sizin? Suriye’de demokrasi yokmuş. Dön kendi ülkene bak ya senin ülkende demokrasi var mı? Bütün dünya söylüyor demokrasi yoktur diye.

El Bab’dan şehitlerimiz geliyor. Şehit sayımız 60’ı aştı. Güvenli bölge yaratacağız. Yaratın dedik, destekliyoruz bizde. Gittiler El Bab’a, El Bab’ı alacağız. Niye alacaksın kardeşim? Türkiye topraklarına mı katacaksın? Hayır. O zaman El Bab’a kadar olan bölgede güvenli bölgeyi ilan et orada dur. Daha derinlere inme. Bunu söyledik kıyamet koptu. Vay efendim siz işte Türkiye’ye ihanet ediyorsunuz. Sonra aklı başına geldi bir uçak yolculuğunda evet dedi El Bab’dan sonra daha derinlere inmemek lazım. Bizim söylediğimizi teyit etti. Geçen gün Sayın Trump’la görüştü, efendim El Bab değil Menbiç ve Rakka’ya da gideceğiz. Ya arkadaş 24 saatte ne değişti?

Bakın bütün vatandaşlarıma söylüyorum. Bir ülkenin yönetimi, başka ülkelerin yönetim kadrolarını kendi umudu olarak görürse, kendi güvencesi olarak görürse o ülkeyi yönetemez. Dönem değişiyor, doğru Rusya’nın yanına. Rusya ne dedi? “PKK bizim için terör örgütü değildir” dedi. Ses çıkıyor mu? Tık yok. Trump’ı umut olarak beklediler. Arkadaşlar, bir ülke böyle mi yönetilir Allah aşkına? Senin iraden yok mu, senin özgüvenin yok mu? Vatandaş %49,5 oy vermiş. Sen umudu neden başka ülkelerin liderlerine bağlıyorsun? Trump kalktı çoğunluğu Müslüman olan 7 ülkenin vatandaşlarını “Amerika’ya sokmayacağım” dedi. Tık yok. İktidardan tık yok. İtiraz eden kim? Biziz. Neden? Dedik ki bu doğru değil. O ülkeden terörist çıkabilir, ama sen o ülkenin bütün vatandaşlarını aynı kefeye koyamazsın bu insan haklarına aykırıdır, demokrasiye aykırıdır dedik. Biz dedik. Onlar diyorlar mı? Diyemiyorlar, söyleyemiyorlar. Neden? İktidarlarını onlara şükranla bağlı olduklarını, iktidarlarını onlar var olduğu sürece sürdürebileceklerini düşünüyorlar. Bir ülkenin geleceğini, bir ülkenin yönetimini başka bir ülkenin yönetimine endekslemek kadar yanlış bir şey yoktur değerli arkadaşlarım.

REFERANDUMDA HAYIR ÇIKARSA TÜRKİYE BÜYÜK, RAHAT BİR NEFES ALIR
Deniyor ki, efendim hayır çıkarsa Türkiye’de büyük bir karmaşa çıkar referandumda. Hayır çıkarsa Türkiye büyük bir nefes alır, rahat bir nefes alır. Hayır çıkarsa TBMM kanun tekelini korur. Kanun teklifleri meclise gelir, tasalarılar meclise gelir, mecliste oturulur demokratik bir ortamda tartışılır, olgunlaştırılır ve parlamentodan çıkar. Herkes anayasal konumuna geri döner. Cumhurbaşkanı yerine, Başbakan yerine, Ana Muhalefet yerine, herkes yerli yerine yasaların kendisine verdikleri görevleri yaparlar.

Ne diyoruz? “Hayırda hayır vardır” ülkenin geleceği açısından. Bunu yapmak zorundayız. Evlatlarımız için, güzel ülkemiz için, birlikte yaşamak için, beraber yaşamak için, farklı düşüncelerde bile olsak, farklı siyasi partileri bile desteklesek demokrasi ortak paydasında buluşmak için. Bu bizim için çok önemli.

Hepinize teşekkür ediyorum değerli arkadaşlarım.

CHPnet

SİTELERİ