10.12.2016
4707
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, BUCA BELEDİYESİ TARIK AKAN GENÇLİK MERKEZİ’NDE GENÇLERLE BİR ARAYA GELDİ

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Eğer bir ülkede bir saray yapılır, o sarayın maliyetini parlamentodaki 550 milletvekili öğrenemezse o ülkede demokrasi yoktur. Birbirimizi kandırmayalım." dedi.




MUSTAFA KEMAL ATATÜRK TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ SADECE GENÇLERE EMANET ETTİ
Gençlerle beraber olmaktan son derece mutluyum. Belediye Başkanımız, “Tarık Akan Gençlik Merkezi”ni açtı, az önce gezdim ve dedim ki, “Benim öğrenciliğimde bunlar yoktu, keşke böyle imkanlarımız olsaydı” Ama siz çok daha fazlasına layıksınız. Madem gençlik merkezi açıyoruz, gençlerden söz edeceğim. Gençlerle ilgili konuşacağım.

Şunu asla unutmayın. Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni sadece ve sadece gençlere emanet etmiştir. O nedenle bütün gençlerden isteğim, madem Türkiye Cumhuriyeti sizlere emanet edildi, madem Türkiye’nin güvencesi sadece ve sadece gençlerdir, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini haftada bir mutlaka okuyun. Okumuşsunuzdur ama haftada bir okuyun.

Bugün yaşadığımız pek çok soruna oradan gönderme yapıldığını göreceksiniz. O nedenle, gençler eğer bu ülkenin geleceği, bu ülkenin güvencesi, bu ülkenin dünyada saygınlık kazanması için temel unsuru olacaksa, Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini okuyacağız.
İki; Mustafa Kemal’in nutkunu okuyacağız. Orada cumhuriyeti nasıl kurduğunu, Samsun’a nasıl çıktığını, hangi koşullarla mücadele ettiğini bize anlatır. Biz Mustafa Kemal Atatürk’ü yeteri kadar tanımıyoruz. Gençlerimize yeteri kadar öğretemiyoruz. Mustafa Kemal Atatürk’ün iki temel ayağı vardır, Atatürkçülüğün iki temel ayağı vardır. Bunlardan birincisi; bağımsızlık ve özgürlüktür. “Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir” der Mustafa Kemal Atatürk. Çünkü bilir ki, bir ülke bağımsız ve insanları özgür değilse, o ülkenin geleceği yoktur. O nedenle “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” demiştir.

İkincisi konu; özgürlüğü ve bağımsızlığı savaş meydanlarında kazanabilirsiniz, alabilirsiniz. Nitekim öyle yaptılar. Savaş meydanlarında mücadele ettiler ve ülkenin, yani Türkiye’nin özgürlüğünü ve bağımsızlığını sağladılar. Peki özgürlüğü ve bağımsızlığı sürekli kılmanın temel koşulu nedir? Özgürlüğü ve bağımsızlığı sürekli kılmanın temel koşulu, ekonomiden geçer. Güçlü bir Türkiye, üreten bir Türkiye’den geçer. Eğer bir ülke üretmiyorsa, başkalarının ürettiğini tüketiyorsa, katma değeri yüksek ürün üretmiyorsa, üniversiteleri bilgi üretmiyorsa o ülkenin geleceği parlak değildir. O nedenle Mustafa Kemal der ki, “Savaş meydanlarında kazanılan zaferler ekonomik zaferlerle taçlandırılmadıkça ülkenin geleceği karanlıktır” İlk yaptığı iş bu kentte 1923’te iktisat kongresini toplamaktan geçer. Çünkü bilir, kendisi iktisatçı değildir, savaş meydanlarında birlikte çalıştığı, birlikte mücadele ettiği hiçbirisi iktisatçı değildir. Ama ülkenin kalkınması lazım, ülkenin büyümesi lazım, ülkenin üretmesi lazım. Cumhuriyet kurulurken bir metrelik milli demiryolu yoktu. Bir, iki fes fabrikası dışında fabrika yoktu. Okuma yazma oranı kadınlarda binde 8. Bin kadından 8’i okuma yazma biliyor. Erkeklerde yüzde 6, bazı araştırmalara göre yüzde 8. Bugün söylerler ya bazıları çokbilmişler, efendim o zamanlar neden demokrasi gelmedi, neden çok partili hayat geldi. Şunu hiçbir zaman düşünemiyorlar Hakkari’de kurulacak seçim sandığının başına okuma yazma bilen adamı nereden bulacaksınız? Falih Rıfkı Atay Çankaya kitabında anılarında şunu yazar, “Giderdik tren istasyonunda beklerdik, kravatlı fötr şapkalı birisi inerse, kesin bu okuma yazma biliyor onu alıp devlet dairesine götürelim bari hiç değilse hizmet etsin” Cumhuriyetin hangi şartlarda kurulduğunu çok iyi bilmemiz lazım. Millet mektepleri kurulmuştur, okuma yazma öğrensinler diye. O millet mekteplerinde kadınlar, gençler, erkekler bir şekliyle okuma yazma öğrenmişlerdir. Sonra köy enstitüleri kurulmuştur. Köyden gelen çocukların kente hizmet vermeleri, köye hizmet vermeleri için köy enstitüleri kurulmuştur.

EĞİTİM EN TEMEL KONUDUR
Sonra 1925 unutmayın 1925, Kayseri’de uçak fabrikasının temeli atılmıştır. Düşünün fabrikası olmayan, yeterli bilgisi, birikimi olmayan bir ülke büyümek, gelişmek, kalkınmak ve dünyada saygınlık kazanmak istiyor. 1925’te kuruluyor, 9 yıl sonra Kayseri’den kalkan uçak Ankara’ya inmiştir. 1940’lı yıllarda Türkiye uçak ihraç eden ülkedir. Kendi denizaltısını yapan ülkedir. Ekonominin ne kadar önemli olduğunu bilmeniz için anlatıyorum bunu. Peki nasıl oldu da, Türkiye bugün kendi uçağını, kendi gemisini üretemiyor? Nasıl oluyor da İran üniversitelerinin bilimsel yayın sayısı Türkiye üniversitelerini geçiyor? Eğitim en temel konudur. Eğitimle bir toplumu ileriye de götürebilirsiniz, taşıyabilirsiniz, geriye de götürebilirsiniz. 21.yüzyılda bir ülkeyi ele geçirmek için işgal etmenize gerek yok. Asker göndermenize de gerek yok. Eğitim sistemini bozduğunuz andan itibaren o ülkeyi geri bıraktırırsınız. Bazı düşünürlerimiz söylerler geri bıraktırılmış Türkiye diye. Evet biz geri bıraktırılan bir Türkiye’yiz. Çünkü Mustafa Kemal’in izinden gitmemiz gerekirken oradan vazgeçtik. Üretmekten vazgeçtik. Tüketen bir toplum konumuna geldik.

O halde sevgili gençler, ülkemizi madem ki Gazi size teslim etti, hayatı sorgulayacaksınız. Hayatın her alanına siyaset dahil, sanat dahil ilgi göstereceksiniz. Sizden daha güçlü Türkiye’de hiç kimse yoktur. Sizin gücünüz, dinamik yapınız, hayatı sorgulamanız, kişisel çıkar peşinde koşmamanız en temel nokta budur. 

Gençlerin en temel özelliği...Gençlerin en temel özelliği kişisel çıkar peşinde koşmamalarıdır. Sanata ilgi gösterin, ekonomiye ilgi gösterin, siyasete ilgi gösterin. Sakın “Aman bana ne” demeyin. Aman bana ne” dediğiniz andan itibaren bu ülkede yaşamanızın hiçbir anlamı kalmaz. Oysa bir gencin temel sorumluluğu sadece kendi sorunlarını değil, ülkenin sorunlarını çözmektir. Ülkenin sorunlarına kilitlenmektir.

Sanatla ilgili size çok çarpıcı bir örnek anlatmak isterim. Madem gençlik merkezimiz açıldı, madem adına da Tarık Akan söyledik, sanatın gücünü anlatmak için. Lise çağlarında bir kitap okumuştum ve onun önsözünde yazardı bu ve bunu asla unutmam. Alexandre Dumas’ı bilirsiniz Üç Silahşörler. O kitabı yazan yazar önce Paris’te bir gazetede tefrika ediliyor kitap. İnsanlar sabahın köründe gidiyorlar gazete büfelerinin önünde bekliyorlar. Gazeteyi alacaklar roman nereye doğru gidiyor, kahraman neler yapıyor. Yaz ayları geliyor Alexandre Dumas gazetenin patronuna diyor ki, “Ben tatile gideceğim tatilden döndükten sonra romanı yazmaya devam edeyim.” Gazetenin patronu buna izin vermiyor, “Gidemezsin, yüzbinlerce Parisli bunu bekliyor, sen tatile gidersen ne olacak bu halimiz” diyor ve mahkemeye veriyor. Yargıç diyor ki, “Sen romanı bitirdikten sonra ancak tatile gidebilirsin yüzbinlerce kişiyi bekletemezsin” Alexandre Dumas geriye dönüyor, “Bana bir kağıt kalem getirin” diyor. Bir kalem kağıt getirirler, romanın baş aktörünün ismini yazar der ki, “Elinde kılıç ayakları titredi, yere düştü ve öldü” Altına son yazar, patrona der ki, “Götürün bunu yayınlayın roman bitmiştir.” Tabi patron isyan eder, “Bunu yapamazsın” der. “Romandaki bütün kahramanların tanrısı benim” der. “İstediğim zaman diriltir, istediğim zaman öldürürüm” der. “Ben size tatile gideceğim” diyorum, siz bana izin vermiyorsunuz. O zaman roman bitmiştir. Patron bunun üzerine tatile gitmesini ve tatil dönüşü romanını bitirmesini kabul eder. Sanatın gücünü görüyorsunuz.

O nedenle sanatla ilgili bir film çekilir, Tarık Akan’ın çok güzel filmleri var. Onun dışında çok güzel siyasal sinema örnekleri var. Mesela bazı ülkelerde Potemkin Zırhlısının müziği yasaklanmıştır. Bazı ülkelerde filmi yasaklanmıştır. Ama bugün hepimiz seyredebiliyoruz bulabildiğimiz ölçüde.
O nedenle sanat önemlidir, kültür önemlidir. Dünyayı sorgulamak. Dünyayı sorgulamadığınız andan itibaren geleceği inşa edemezsiniz. Dünyayı sorgulayacaksınız ki, geleceği sağlıklı inşa edebilesiniz.

Bakın Amerikalılar Mars’a bir uzay aracı gönderdiler. Adını ne koydular? Merak. Ne var orada? İnsanoğlunun doğasında merak vardır, dünyayı sorgular, nedir bu, neden oluyor bunlar diye. Eğer biz merakımızı güçlendirmezsek ve bir araştırmanın içine girmezsek, her şeyi olduğu gibi kabul edersek gelişemeyiz, dünyayı da geliştiremeyiz. Eskiden benim çocukluğumda telefon yoktu, hele hele cep telefonları hiç yoktu. Peki bunlar nasıl bulundu? Fiziğin gücüyle. Peki biz fizik bilimlerine yeteri kadar önem veriyor muyuz? Bazı üniversitelerimizde fizik bölümü kapatıldı. Çünkü mezun olanlar iş bulamıyor. Bu ne demektir? Türkiye geleceğini, sağlıklı geleceğini inşa edemiyor. O açıdan hepinizin temel görevi dünyayı sağlıklı sorgulamaktır. Sorguladığımız anda göreceksiniz ki, yeni buluşlara imza atacağız.

Bir siyasetçi var, bu 4 kişiden birisiydi ayakkabı kutusu maceralarını yaşayan 4 kişiden birisiydi. Onun yaptığı bir konuşma var. Diyor ki, “Biz Müslüman bir ülkeyiz diyor, Müslüman ülkede mucit olmaz, biz ancak ara elaman yetiştiririz” Bu kişi Müslümanlığı da bilmiyor. Müslümanlık kadar bilime önem veren ben ikinci bir din bilmiyorum. Eğer ilim Çin de bile olsa gidin öğrenin deniyorsa, çünkü Çin o dönem ulaşılmaz bir yer. Ama ulaşılmaz olan yerde dahi bilim varsa oraya gidin ve öğrenin. Hele bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum diyorsa, bütün bunların hepsine dikkat etmemiz lazım. İlimi, sanatı, kültürü, bunları bilmemiz gerekiyor. Onlar bunu bilmeyebilirler ama sizler bunları bilmek zorundasınız.

DÜŞÜNCELERİNDEN ÖTÜRÜ BİR İNSANIN HAPSE ATILMASI DEMOKRASİYE İHANETTİR
O nedenle biz hem geçmişimizi çok iyi bilmeliyiz ki, geçmişi çok iyi bilirsek geleceği daha sağlıklı ve daha güçlü inşa edebiliriz. Aklınıza şu soru gelebilir. Biz demiryollarını millileştirdik, her tarafa fabrikalar kurduk, uçak imal ettik, uçak ihraç ettik, denizaltı yapıyorduk ne oldu da birdenbire geriye gittik? Bu sorunun cevabı Marshall Yardımlarında yatar. Bize dediler ki, 1950’li yıllarda “Ne gerek var siz uçak yapıyorsunuz size uçağı bedava vereceğiz. Ne gerek var denizaltı yapıyorsunuz denizaltıyı bedava vereceğiz.” Hatta askerlerin yemek yediği çatal kaşık ve askerlerin palaskası bile dışarıdan bedava geliyor siz üretmeyin diye. Ne zaman uyandık? Kıbrıs çıkarmasıyla uyandık. Kıbrıs’a çıkarma yaptı rahmetli Bülent Ecevit, dediler ki bir dakika bizim uçağımızı kullanamazsınız, bizim benzinimizi kullanamazsınız. Türkiye uçak benzini imal edemiyor, uçak tekerleği üretemiyor, çıkarma gemisi hiç yoktu. Sonra bakıldı ki, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının düşüncesinin ne kadar temel noktalara vurgu yaptığı, üreten bir Türkiye’nin güçlü olduğu öğrenildi. Ama şu son 15 yılda bilim ve bilim alanı, üniversiteler büyük bir baskı altında. Bilim insanları tutuklanıyor, hapse atılıyor. Düşüncelerinden ötürü bir insanın hapse atılması bizim ülkemizin demokrasisine ihanettir. Bir aydının, benim gibi düşünemese bile bir aydının, bir gazetecinin tutuklanması, hapse atılması bir demokrasi ayıbıdır. Düşünce farklılıkları önemlidir, toplumun gelişmesinin temel dinamiğini düşünce farklılıkları oluşturur. Ben düşüneceğim ki benim düşündüğüm ve dillendirdiğim konu tez olmalı, onun karşısında bir antitez olmalı. Tez ve antitezden sonra bir sentez oluşmalı. Sentez aynı zamanda yeni bir tezdir. Dünyanın gelişmesi bunun üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla biz bunu bilmek ve geliştirmek zorundayız.

Bir başka isteğim genç arkadaşlarımdan. Okuyun, yakın tarihimizi okuyun, cumhuriyetin tarihini okuyun. Hangi koşullarda cumhuriyetin kurulduğunu mutlaka ama mutlaka öğrenmeniz lazım. Cumhuriyet bize altın tabak içinde sunulan bir olgu değildir. Acı vardır, kan vardır, gözyaşı vardır. Az önce saygı duruşunda siyah beyaz fotoğraflar vardı. Çanakkale’den o fotoğraflar. Hangi koşullarda onlar o mücadeleyi yaptılar? Sadece ve sadece kendi çocuklarına ve torunlarına daha güzel bir Türkiye bırakmak için. O zaman bize düşen görev, biz de kendi çocuklarımıza ve torunlarımıza daha güzel bir Türkiye bırakmalıyız. Daha özgür bir Türkiye bırakmalıyız. Daha demokrat, daha güçlü bir parlamenter sistem, bunları bırakmalıyız. Ama bugün engel olmaya çalışıyorlar. Ama bugün baskı kurmaya çalışıyorlar. Ama bugün demokrasimizi katletmeye çalışıyorlar. Ama bugün hapishanelerinde 146 gazetecinin olduğu bir Türkiye’de yaşıyoruz. Ama bugün bizden farklı düşündü diye akademisyenlerin hapse atıldığı bir Türkiye’de yaşıyoruz.
Dolayısıyla biz bunun mücadelesini yapmak zorundayız. Bu mücadeleyi yapabilirsek güçlü olabiliriz. Bu mücadeleyi yapabilirsek demokrasimizi ayağa kaldırabiliriz. Bu mücadeleyi hep birlikte yapabildiğimiz takdirde Türkiye’yi dünyada saygın ülkeler arasına koyabiliriz. Kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle hep birlikte bu mücadeleyi yapmak zorundayız. Mücadeleyi yaparken ortak bir paydayı oluşturmaktan da vazgeçmeyeceğiz. Bizim ortak paydalarımız var. Düşüncelerimiz farklı olabilir, kimliklerimiz farklı olabilir, inançlarımız farklı olabilir, yaşam tarzımız farklı olabilir. Ama bir ortak paydamız olması lazım. Nedir? Türkiye Cumhuriyeti. Nedir? Demokratik parlamenter sistem. Nedir? Bayrağımız. Nedir? İstiklal marşımız. Nedir? İnsana saygımız. Nedir? Kadın, erkek eşitliğimiz. Nedir? Medya özgürlüğü. Nedir? Yargı bağımsızlığı. Bunları bir ortak payda haline getirebilirsek o zaman bu ülkeye karşı görevimizi yerine getirmiş oluruz.

OSMANLININ BATIŞINI SAĞLAYAN TEK NEDEN EĞİTİM SİSTEMİDİR
Bir gençlik merkezinin açılışında farklı bir konuşma yaptığımın farkındayım, bunu biliyorum. Ama bu konuşmayı yapma ihtiyacı hissettim. Okudukça çok gerçekleri göreceksiniz. Aynı şeyleri sürekli tekrar eden bir Türkiye öyküsü göreceksiniz. Aynı hataları sürekli tekrar eden bir Türkiye’yi göreceksiniz. Bugün Türkiye Cumhuriyetini yönetenler üzülerek ifade edeyim Türkiye’nin yakın tarihini bilmeyenlerdir. Rivayetler üzerine edindikleri bilgilerle Türkiye’yi yönetmeye çalışıyorlar. Lozan’ı tartışmaya açmak, Lozan’ın ne olduğunu bilip bilmemek… Bilmiyorlar Lozan’ı. Bilmeden konuşuyorlar, bilmeden Türkiye’yi yönetiyorlar. Bilgi birikimleri yok, deneyimleri yok. Her şeyden önce yakın tarihi bilmek gibi bir özel çaba içinde de değiller. Oysa Lozan bu ülkenin tapusudur. Efendim Sevr’e mi dönelim? Emin olun Sevr’in ne olduğunu dahi bilmiyorlar bunlar. İşgalin ne olduğunu da bilmiyorlar. Mustafa Kemal’in hangi koşullarda Samsun’a çıktığını bilmiyorlar. Libya’da neler yaptığını, Yemen’de neler yaptığını, Filistin’de neler yaptığını bilmiyorlar. Zeytindağı diye bir kitap vardır bulur musunuz piyasalarda bilmiyorum, Ortadoğu gerçeğini anlatır Zeytindağı’nda Falih Rıfkı Atay. “Ortadoğu’da ne işimiz var?” der. Sadece bayrağımız dalgalanıyor ama hiç kimse Türkçe bilmiyor. Orada yaşanan büyük dramlar vardır ve Anadolu vardır. Osmanlı, Osmanlı’yı biliyoruz, gurur duyuyoruz, atalarımız sonuçta. Ama şu sorunun yanıtını sormuyoruz hiçbir zaman veya araştırmıyoruz: Devasa bir Osmanlı, dünyaya egemen olan bir Osmanlı neden battı, niçin battı Osmanlı? Osmanlının batışını sağlayan tek neden eğitim sistemidir. En güçlü olduğu dönem nedir? Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasıdır. Peki Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u alırken top dökecek İstanbul surlarını vurmak için. Ustayı nereden getiriyor? Dışarıdan getiriyor. Peki dışarıdan hadi usta geldi, peki bu ustayı alıp yeni ustalar yetiştirmek mümkünken eğitim verildi mi? Asla verilmedi ve Osmanlı aşama aşama kendi sonunu hazırladı eğitimsizlikten.

Dumlupınar’a gittim. Dumlupınar meydan savaşları dolayısıyla her yıl tören düzenlenir. Orada bir müze var. Dumlupınar Savaşında kullanılan silahlar müzede sergileniyor. Hangi silahlar var? Almanların tüfeği var, Rusların tüfeği var, Amerikalıların tüfeği var. Peki bizim bir özel tüfeğimiz var mı? Hayır. Ürettik mi? Hayır. Osmanlı üretti mi? Hayır. Ne dedi Köroğlu? “Delikli demir icat oldu mertlik bozuldu.” Elde kılıç gidiyorsun adam 500 metreden vurup seni indiriyor aşağıya. Bu gerçek bilinmesine ve görünmesine karşın-bakın bu gerçeği gören de bir halk ozanıdır dikkatinizi çekerim, Osmanlı’nın eşkıya dediği bir halk ozanıdır bu gerçeği gören- ama Osmanlı bu gerçeği görmemiştir, gereğini de yapmamıştır, tüfek üretememiştir. Ama Gazi Mustafa Kemal Atatürk ne yapmıştır? Kırıkkale’yi, orayı bir silah üretim üssü haline getirmek istemiştir. Kendi silahımızı kendimiz üretmeliyiz, kendimiz geliştirmeliyiz, kendimiz düşünmeliyiz. Başkalarına muhtaç olmamalıyız.

DOĞRUNUN YANINDA OLDUĞUMUZ SÜRECE SIRTIMIZ YERE GELMEYECEKTİR
Son bir şey bunu da sakın unutmayın. Bir ülke, tek başına bir başka ülkeye enerji konusunda %40, 50, 60 oranında bağlanamaz. Bağlandığı andan itibaren her an bağımsızlığı tehlikededir. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti Rusya’ya enerji konusunda %60 – 65 oranında bağımlıdır. Bakın bu gerçekler Türkiye’de konuşulmaz. Niye bağımlıdır, neden bağımlı hale geliyoruz? Hangi gerekçeyle bağımlı hale geliyoruz? Bütün buna rağmen enerji üssünü, nükleer enerjiyi de getirip tekrar Ruslara verdiler. Ruslarla ilişkilerimiz bozulsun anlamında söylemiyorum ben bunu. Ama Türkiye kendi geleceğini sağlıklı planlayıp ve güvence altına almak istiyorsa bütün bunların hepsini düşünmek zorundadır. Dışa bağımlılık bir ülkeye değil, çeşitlendirilmesi gerekir. Bakın biz bunu düşünüyoruz. Sizin de düşünmeniz lazım. Planlama dediğimiz bir kavram vardır. Planlama niye vardır? Bir ülkenin geleceğini en sağlıklı nasıl inşa ederiz. Planlama bunun için yapılır. Çünkü halklar uzun vadeli düşünmezler, düşünemezler. Uzun vadeli düşünen bürokrasidir, yani devletin kendisidir. 30 yıl sonra ne olacak, 40 yıl sonra ne olacak, 50 yıl sonra ne olacak, eğitim nereye gidecek? Bilimsel, teknik gelişmeler nereye ulaşacak ve bizler neler yapmalıyız? Hangi alanlara yatırım yapmalıyız? Bütün bunları bürokrasi yani devlet düşünür. Planlama bunun için vardır. Eğer siz planlamayı yok ederseniz ki, Devlet Planlama Teşkilatı yok edildi, ülkenin geleceği konusunda karamsar olmak zorundasınız. Bütün bunlara rağmen sizleri görünce moralim düzeliyor onu da söyleyeyim.

Hep şuna inanıyorum. Bir kişi dahi kalsak doğrunun yanında olduğumuz sürece sırtımız yere gelmeyecektir. Dolayısıyla muhalefetin özü bilgiye dayalı olmak zorundadır. Siz konuştuğunuz zaman sizin rakipleriniz sizin bilginiz karşısında şaşırmalı. Bu genç yaşta bu bütün bunları biliyor, evet biz bütün bunları biliyoruz, tarihimizi biliriz, köklerimizi biliriz, geleneklerimizi biliriz, örfümüzü biliriz, insana saygıyı biliriz, demokrasiyi biliriz, düşünce özgürlüğünü biliriz. Bütün bunların tamamını bilmek zorundayız. Biz bilmeliyiz ki konuştuğumuz zaman karşıdaki kişi rakibimiz dahi olsa sizi saygıyla dinlemeli. Biz güçlü bir toplumuz, iyi bir gelecek kurmak zorundayız. Bütün bu olaylar, yaşanan bütün olumsuzluklar bizim moralimizi bozmasın. Bundan yıllarca önce İlhan Selçuk’un bir yazısını okumuştum. “Bir genç dünyadaki bütün haksızlıklar kendisine anlatılınca hemen gidelim derhal düzeltelim” der. Yaşlı birisi de, “İnsanlığın bütün tarihi yanlışlıkları düzeltme mücadelesidir” der. Dolayısıyla birileri hata yapar ama birileri de onu düzeltmek için mücadele eder. İnsanlığın tarihi budur. Eğer insanlığın tarihini bilgi üzerine, bilim üzerine, deneyim üzerine inşa edebilirsek, temiz ahlak üzerine inşa edebilirsek, her kuruşun hesabını veren bir siyaset anlayışı üzerine inşa edebilirsek emin olun Türkiye’nin geleceği çok parlak olur.

SAĞLIKLI İŞLEYEN BİR DEMOKRASİDE VERGİ ÖDEYEN VATANDAŞ ONUN HESABINI SORMAK ZORUNDADIR
Son bir şey, demokrasi. Demokrasinin çıkışı nedir? Çıkışı şudur değerli arkadaşlar. Benim ödediğim verginin hesabını siyaset kurumu vermiyorsa ve ben onun hesabını ona sorabiliyorsam o zaman o ülkede demokrasi var demektir. Sorun şu; belki düşünebilirsiniz ya bizim vergi dairesinde kaydımız yok biz vergi falan ödemiyoruz. Hayır. Hepiniz vergi ödüyorsunuz. Otobüse binerken, sandviç alırken, yurtta kalırken, sinemaya giderken, her alanda… Sadece nefes aldığınız hava dolayısıyla vergi vermezsiniz. O zaman sağlıklı işleyen bir demokraside vergi ödeyen vatandaşlar onun hesabını sormak zorundadırlar. Eğer bir ülkede bir saray yapılır ve o sarayın maliyetini parlamentodaki 550 milletvekili dahi öğrenemezse o ülkede demokrasi yoktur birbirimizi kandırmayalım. Soruyoruz Başbakana: Şu sarayın maliyeti ne? ‘Bilmiyorum’ diyor. Bakana soruyoruz ‘bilmiyorum’ diyor. Maliye Bakanına soruyoruz ‘bilmiyorum’ diyor. Aslında hepsi biliyor, bildiklerini de biz çok iyi biliyoruz. Niye açıklamıyorlar? Çünkü onlar da o büyük hatanın farkındalar. Savurganlığın farkındalar, lüksün, şatafatın farkındalar. Biz bunların hepsini biliyoruz. Ama bunları unutmayın. Ödenen her kuruş verginin hesabını siyaset kurumu vermek zorundadır. Bu demokrasinin çıkış noktasıdır. Bunu yakaladığımız andan itibaren demokrasiyi güçlendirmiş oluruz.

Bir şey söylüyoruz, sık sık söylüyoruz. Siyasi ahlak yasası çıkmalı diye. Siyasi ahlak yasası. Doktorların etik kuralları var, avukatların var, devlet memurlarının, herkesin var. Ahlaki kuralları olmayan tek alan Türkiye’de siyaset. Her türlü yolsuzluğu yapabilirsin, yolsuzluk yaptığın ölçüde yükselirsin, yolsuzluk yaptığın ölçüde omuzlarda taşınırsın. Bunu yeni bir kültür olarak topluma enjekte etmeye çalışıyorlar. Hatta şu kültürü yerleştiriyorlar: Çalıyor ama işte yapıyor. Çalmadan yapsın. Olmaz illa çalacak. Dolayısıyla çalmayı meşrulaştıran bir uygulamayı, bir kültürü topluma enjekte etmeye çalışıyorlar. Bu konuda da genç arkadaşlarım dikkatli olsunlar.

Gençlere güzel bir siyasetçi fıkrası anlatarak sözlerime son vereyim çünkü uçağa yetişeceğim. Güzel bir toplantı, toplantıda belli kişilere söz veriliyor, onlar da çıkıyorlar üç dakika, beş dakikalık konuşma yapıp oturuyorlar. En önde bir siyasetçi oturuyor ona diyorlar ki, size de söz verelim siz de birkaç dakika konuşun. Diyor ki, ben izin verirseniz konuşmayayım, ısrar ediyorlar çıkıyor kürsüye başlıyor konuşmaya. Bir saat, iki saat, üç saat, dört saat, habire konuşuyor. İçeri girenler, çıkanlar bir türlü arkası kesilmiyor. Sonunda diyor ki, ya arkadaşlar diyor ben sabah evden çıkarken saati yanıma almayı unuttum galiba biraz uzun konuştum. Arkadan bir genç bağırıyor, beyim diyor sen bırak saati arkandaki takvime bak diyor.
Evet gençler, sizleri seviyorum, sizlere inanıyorum, sizlere güveniyorum, sizleri bu ülkenin umudu olarak görüyorum. Hepinize teşekkür ediyorum, sağ olun, var olun diyorum.