16.05.2017
15910
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, TBMM CHP GRUP TOPLANTISINDA KONUŞTU

-"Emin olun hiçbir askeri darbe döneminde bu kadar büyük acılar yaşanmadı. Şimdi 15 Temmuz’u fırsat bilip, karşı darbe yaptılar, kontrollü darbe yaptılar ve şimdi milyonları perişan ettiler"

- "Kontrollü darbe dedim diye üzerimize geldiler. Ben her yerde ve her zaman bilerek konuşuyorum, bu insanlık dramları boşuna yaratılmıyor, topluma gözdağı verilmek isteniyor. ’Darbe yapmaya kalktılar, karşı darbe yaptık’ sözü bana ait değil, o kişiye o zata ait"

- "Buradan iki kardeşime istirham ediyorum açlık grevinden vazgeçiniz. Sizin sorunlarınızı nerede olursa olsun dünyanın herhangi bir yerinde dile getireceğim. Vazgeçin bundan"

-"Tarafsız cumhurbaşkanı 80 milyonun cumhurbaşkanıydı. Şimdi sadece ona oy verenlerin cumhurbaşkanlığı rolünü üstlendiği için milyonlarla cumhurbaşkanı arasında ciddi bir kopuş süreci yaşanıyor"

- "Amerika’da neler yaptığını bilmiyoruz. Gelecek. Eleştiri yapmak istemiyorum bu aşamada. Eğer oradaki görüşmeler Türkiye’nin lehine sonuçlanırsa buna saygı duyarız. Ama eğer oradan farklı bir tabloyla Türkiye’ye gelinirse herhalde bizim de söyleyecek sözlerimiz vardır"

- "1 milyonu aşkın mağdur aile yaratılmışsa ve sorgusuz sualsiz bunların tamamı hapislerde süründürülüyorsa gücü olanın damadı çıkarılacak, gücü olmayan kanser hastası hapishanede ölüme mahkum edilecek anlayışı, adaleti yok eder. Geldiğimiz nokta budur"

Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:



Hepiniz hoş geldiniz.  

Bizleri televizyonları başında izleyen bütün yurttaşlarıma Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan sevgilerimizi saygılarımızı, gönül dolusu muhabbetlerimizi gönderiyoruz.

Aramızda engelliler var. Geçen hafta değindim. Onlar çalışmak istiyorlar, üretmek istiyorlar, alın terlerinin karşılığını almak istiyorlar,  dolayısıyla onlarla ilgili olarak atılacak her olumlu adıma –sevgili engelliler- sonuna kadar destek vereceğiz. Geçenlerde çok acı bir tabloyla karşı karşıya kaldık. Ankara Büyükşehir Belediyesine 82 engelli kadrosu için Devlet Personel Başkanlığı atama yapıyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi “82 engelliyi istemiyorum” diyor. “Kadronuz boş.” “Olsun, engellileri çalıştırmayacağım” diyor. Hangi siyasi görüşten olursa olsun bütün engellileri göreve davet ediyorum, eğer boş kadroya devletin yaptığı atamaya karşı çıkıp almıyorsa, “Ben engellileri çalıştırmak istemiyorum” diyorsa, önümüzde seçimler var hesabını sorsunlar. Hep birlikte soracağız. Sizin yerinize biz takip edeceğiz.  

MİLLİ KURTULUŞ SAVAŞIMIZDA ANNELERİN ROLÜNÜ HİÇ KİMSE REDDEDEMEZ, BU ANNELERDEN BİRİSİ DE ZÜBEYDE HANIM’DIR

Değerli arkadaşlarım, hüzünlü bir Anneler Günü’nü kutladık. İzmir’den Marmaris’e giden bir otobüste 24 kadın kardeşimiz hayatını kaybetti ve bunlar, Anneler Günü’nde defnedildiler. Annelerin ne olduğunu hepimiz biliriz. Eğer biz hastaysak annemiz de hastadır; biz sevinçliysek annemiz de sevinçlidir; huzuru annede buluruz. Anne, aynı zamanda bizim sırdaşımızdır. Derdimizi gidip babamıza değil annemize anlatırız. Eğer bir sorun varsa o sorunun çözüm adresi hep anneler olmuştur. O nedenle Anneler Günü sıradan bir gün değil. Anneler için ne yapsak ama ne yapsak emin olun azdır. Huzur içinde yaşamak istiyorsak, birlikte yaşamak istiyorsak annelere bakacağız. Bir ülkede annelerin yüzü gülüyorsa bilin ki o ülkede huzur vardır ama anneler endişeliyse, anneler gelecek endişesi taşıyorsa, çocuğu, kızı, oğlu askere gitmiş gelmiş, üniversiteyi bitirmiş veya belli bir yeteneği olduğu hâlde iş bulamıyorsa emin olun işsizliğin en derin sorununu, acısını anneler yaşar. Anneler bu kadar değerlidir.

Anneler Günü’nü buruk kutladık. Tarihte de Nene Hatun gibi anneler var. Milli Kurtuluş Savaşımızda annelerin rolünü hiç kimse ama hiç kimse reddedemez.  Elinde çocuğu, omuzunda top mermisiyle Milli Kurtuluş Savaşı askerlerine silah taşır anneler. Anneler hem annelik görevini yaparlar, hem Milli Kurtuluş Savaşına katkıda bulunurlar. Ve bu annelerden birisi de Zübeyde Hanım’dır, Gazi Mustafa Kemal’in annesi. Zübeyde Hanım, 14 Ocak 1923’te hayatını kaybetti. İnançlı bir kadındı, evladını okuttuğu için mutluydu. Evladı belli yerlere gelmişti. Çalışıyordu çabalıyordu, ülkenin sorunlarıyla ilgileniyordu.  Vefatından 13 gün sonra Gazi Mustafa Kemal Atatürk annesinin mezarına gidebildi, çünkü Sakarya’da, İzmit’te ve Bursa’da yapılacak işleri vardı.  Mezarı başına gittiğinde yaptığı bir konuşma çok önemlidir. O konuşmadan iki paragrafı sizlerle paylaşmak isterim. Şöyle söyler Mustafa Kemal Atatürk annesi için: “Ben sürgün yerime götürecek olan vapura bindirilirken, benimle görüşmesi engellenen annem gözyaşlarıyla Sirkeci rıhtımında acılar ve kederler içinde bırakılmış bulunuyordu. Sürgün yerinde geçirdiğim tehlikeler onun hayatının acılar ve gözyaşları içinde geçmesine sebep olmuştu.” Bir anne, Mustafa Kemal’in annesi de Mustafa Kemal Atatürk sürgüne gönderilirken tıpkı bugün pek çok annenin yaşadığı dramı o da yaşamıştır. Evladının sürgüne gönderilmesi, ölümle yüz yüze gelmesi ve arkadan sadece ve sadece yapacağı hayır ve dualarla onun tekrar geri dönmesini beklemek olmuştur. Mezarı başında yaptığı konuşmada şöyle söylüyor: “Annemin mezarı önünde ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum. Bu kadar kan dökerek milletin kazandığı ve elde tuttuğu hâkimiyetin korunması ve savunması için gerekirse annemin yanına gitmekte asla kararsız davranmayacağım. Milli hâkimiyet uğrunda canımı vermek benim için vicdan ve namus borcu olsun” demiştir. Ve biz, geçmişte bu ülkenin tarihine imza atmış kadınları ve erkekleri hep saygıyla andık, saygıyla anmak da zaten bir insanlık görevidir.  Onların kimlikleri farklı olabilir, yaşam tarzları farklı olabilir, inançları farklı olabilir ama taş taş üstüne koymuşsa ve bugün bayrağımız dalgalanıyorsa onları doğuran annelere de milli mücadelede savaşan kadınlara da hep birlikte saygı duymak zorundayız. Onları yine hepinizin huzurunda saygıyla sevgiyle,  rahmetle anıyorum.  

En büyük arzumuz ne? En büyük arzumuz, annelerin acılarının sona ermesidir. Anneler acıya mahkûm edilmemelidir. Bunun için hep birlikte mücadele etmeliyiz. Annelerin yüzü gülmeli ve bu ülkeye huzuru getirmeliyiz.

İSTİRHAM EDİYORUM, AÇLIK GREVİNDEN VAZGEÇİNİZ

Bakın değerli arkadaşlarım, bugün binlerce anne, altını özenle çiziyorum ve bilerek söylüyorum,  acı ve gözyaşı içindedir. Binlerce anne, çocuğunun geleceğinden, evlatlarının geleceğinden, eşlerinin geleceğinden kaygı duymaktadırlar. Aralarında Akın Atalay var, Murat Sabuncu var, 10 Cumhuriyet çalışanı tam 198 gündür tutuklu arkadaşlar. Neden? FETÖ terör örgütünü savunmaktan ötürü! Oysa bunların bütün hayatı FETÖ ile mücadeleyle geçti. Hangi ahlaktan söz edeceksiniz, hangi dramdan söz edeceksiniz, hangi inançtan söz edeceksiniz.  Gazeteci Ahmet Şık 134 gündür tutuklu; Emre İper 40 gündür tutuklu;  Altan kardeşler, Nazlı Ilıcak, Murat Aksoy, Atilla Taş, Ali Bulaç aylardır tutuklular ve Yüksel Caddesi’nde, İnsan Hakları Anıtı, heykeli önünde 2 genç eğitimci açlık grevi yapıyorlar; Nuriye Gülmen ve Semih Özakça. Allah aşkına söyler misiniz ne günahı var bunların?  Bunların tek arzusu var: “Ailelerimiz okuttu, okuduk, boğazlarından kestiler biz okuyalım diye. Öğretmen olduk, ders veriyoruz öğrencilere. Şimdi bir kanun hükmünde kararnameyle işimize son verdiler. Neden? Hangi gerekçeyle son veriyorsunuz?” diyorlar. O zaman bizi ölüme mahkûm edin. Eğer ben çalışmayacaksam, çalıştırmayacaksanız o zaman bırakın ölelim” diyorlar.  Anneleri dertli.  Aileler geldi, görüştüm. Buradan Sayın Binali Yıldırım’a özellikle rica ediyorum, istirham ediyorum, Sayın Binali Yıldırım,  Başbakansınız, genç 2 kişinin ölümüne izin vermeyiniz. Aileleri kabul edip o ailelerle bir görüşün. Dertleri nedir? Göreceksiniz pırıl pırıl aileler bunlar. Bildiğimiz, Anadolu’dan gelen bildiğimiz Anadolulu aileler bunlar.  Ne günahı var bunların? Dertlerini bir dinleyin. Buradan o 2 kardeşime de istirham ediyorum, açlık grevinden vazgeçiniz. Sizin sorunlarınızı nerede olursa olsun, bakın altını çiziyorum, nerede olursa olsun, ister Türkiye’de ister dünyanın herhangi bir yerinde –söz veriyorum- dile getireceğim, vazgeçin bunlardan.  

Hak, hukuk, adalet dedik değerli arkadaşlarım, ne hak kaldı, ne hukuk kaldı, ne adalet kaldı. Yine Cumhuriyet Gazetesinden İnternet sitesinin sorumlusu bir tweet atıyor. Attığı tweet 55 saniye sonra “Bu yanlış oldu galiba” diye değiştiriliyor. Sen misin o tweeti atan, alınıyor önce 7 gün gözaltı, arkasından tutuklama. İnsanda biraz vicdan olur ya, biraz ahlak olur ya. Ne biçim hâkimsiniz siz? Ne biçim savcısınız siz? Direnmesini bilmiyor musunuz? Adalet dağıtmıyor musunuz siz?

Hiç meraklanmayın, kesinlikle hesabını soracağız bunun. Böyle bir rezalet olabilir mi?

Oğuz Güven hapishaneye gülerek gitti çünkü o da gayet iyi biliyor ki içeriyle dışarıda olmanın farkı kalmadı artık. Türkiye Cumhuriyeti’ni yarı açık cezaevine döndürdüler ve bütün dünyaya rezil ettiler. Bunun hesabı sorulmayacak mı? Elbette soracağız. Kiminle soracağız? Birlikte soracağız, birlikte mücadele edeceğiz, birlikte bu işin kavgasını vereceğiz.

BU İNSANLIK DRAMLARI BOŞUNA YARATILMIYOR, TOPLUMA GÖZDAĞI VERİLMEK İSTENİYOR

Annelerden açıldı, bir annenin mektubuyla bitirelim. Değerli arkadaşlarım, bugün Emin Çölaşan köşesinde yazmış ama bu mektubu o köşeye hapsetmek doğru olmazdı. İzin almadım ama onun izniyle bir annenin yazdığı mektubu size okumak isterim. Şöyle diyor: “Size Şakran Cezaevinden yazıyorum, kadın cezaevinden yazıyorum. İsmim Fadime. 12 gündür cezaevindeyim. Ev hanımı ve 3 çocuk annesiyim. Eşim Eğitim-Sen üyesi, sekiz yıllık öğretmen. Yedi ay önce açığa alındı. İlk üç ay boyunca okuldaki bütün öğretmen arkadaşları eşim hakkında şahitliğe çağırıldı. Ancak hiçbirinden FETÖ’cü olduğuna dair bir yanıt alınamadı. Hesapları incelendi, en ince ayrıntısına kadar soruşturma geçirdi. Üç ay dolunca da Milli Eğitimden çağırılıp ‘sizin FETÖ’cü olduğunuza dair bir delile rastlamadık ve delil yetersizliğinden 2 ay daha açıkta kalacaksınız’ denildi. Bu söyleneli de 4 ay oldu. 4 aydır atanmıyor. Yaşadığımız maddi sıkıntının boyutunu tahmin edersiniz. 3 çocuk, evimiz kira ve ben ev hanımıyım.” Şöyle diyor: “27 Nisan gecenin saat ikisinde kapının öfkeyle çalınmasına fırladım yataktan. Karşımdaki polisler eşimi soruyordu. Eşim evde olmayınca öfkelendiler ve savcıyı aradılar. Benim T.C. numaramı verip hakkımda yakalama kararı çıkardılar. Eşim evde olmadığı için onun yerine beni gözaltına aldılar, telefonuma el koydular. İzin verseler –daha acı olanı arkadaşlar- eşimi arayacağım ve gelecek, lakin buna fırsat vermediler. Ben yalvardım. Bekleyin eşim gelsin, onu götürün. 3 çocuğum var ve bırakacak kimsem yok dedim. Dinlemediler. Benim ailem Malatya’da, eşimin ailesi Bitlis’te. Bana sürekli bağırıp çağırıyorlardı. ‘Topla çocukları,  Çocuk Esirgeme Kurumuna bırakacağız’ diye.” Şöyle söylüyor: “Sekiz aylık bebeğimi alarak çıktım memurlarla. Geride biri 3, diğeri 6 yaşında 2 çocuğumu komşuya bıraktım. İfade verip döneceğimi zannediyordum. Lakin 36 saatlik gözaltı ve on beş saatlik meşakkatli bir adliye bekleyişinden sonra 8 aylık bebeğimle birlikte tutuklandım. Bakıma muhtaç küçük yavrumu dışarıda bırakarak ve üstelik eşimi de gözaltına almalarına rağmen.”

Şimdi, değerli arkadaşlarım, sevgili anneler; emin olun hiçbir askerî darbe döneminde bu kadar büyük acılar yaşanmadı. Şimdi, 15 Temmuzu fırsat bilip karşı darbe yaptılar, kontrollü darbe yaptılar ve şimdi milyonları perişan ettiler. “Kontrollü darbe” dedim diye üzerimize geldiler. Ben her yerde ve her zaman bilerek konuşuyorum. Bu insanlık dramları boşuna yaratılmıyor. Topluma gözdağı verilmek isteniyor. “Darbe yapmaya kalktılar, karşı darbe yaptık” sözü bana ait değil, o kişiye, o zata ait. Biz bunları bilmiyor muyuz? Neden 15 Temmuz Darbe Araştırma Komisyonuna görev yaptırmıyorlar? Neden darbenin asıl faillerinin ortaya çıkmasına izin vermiyorlar? Biz, neyin ne olduğunu biliyoruz.

TÜRKİYE, FRENİ PATLAMIŞ BİR KAMYON GİBİ YOKUŞ AŞAĞI GİDİYOR

Buradan yine bütün annelere sesleniyorum, sandığa gidip evet oyu kullanan bütün vatandaşlarıma sesleniyorum: Hep size söyledim, “evet’in vebali çok ağırdır diye, bu vebale ortak olmayın” diye. Bu vebale ortak olanlar bugün derin bir pişmanlık içindeler. Bu anneye yapılanları reva görüyor musunuz Allah aşkına? Küçücük çocuğuyla beraber, hiçbir günahı olmadan,  2 çocuğunu komşuya vererek Şakran Kadın Cezaevinde kalacak.  Hangi vicdan bunu kabul eder? Hangi inanç kabul eder bunu? Hangi ahlak kabul eder bunu? Hangi din kabul eder bunu? Hangi iman kabul eder bunu, ama bunlar kabul ediyorlar.

Değerli arkadaşlarım, referandum sürecinde en çok kullandığım cümle şu idi. Freni patlamış bir kamyon gibi yokuş aşağı gidiyor Türkiye. Ne olacağı belli değil. Herkeste derin bir kaygı, herkeste derin bir endişe var. Çöken bir devlet yapısıyla karşı karşıyayız, altını çiziyorum çöken bir devlet yapısıyla karşı karşıyayız.  Dünya kadar derdimiz var; işçinin, çiftçinin, memurun, emeklinin, engellinin, ev kadının dünya kadar derdi var. 15 yıldır memleketi yönetiyorlar, 15 yıldır koalisyon yok. Peki, 15 yılın sonunda siz nasıl oldu da Türkiye’yi bu hâle getirdiniz? Nasıl oldu da Türkiye’yi bir darbe girişimi noktasına getirdiniz? O girişimi fırsat bilip kendi devri iktidarınızı, kendi yapınızı, kendi dikta anlayışınızı bu millete zorla kabul ettirmeye mi çalışıyorsunuz? Buna izin vermeyeceğiz arkadaşlar. Şu hale bakın, 15 yıldır geldiğimiz noktaya bakın. Bütün dünya bize düşman. Ya düne kadar herkesle dosttuk, herkesle ilişkilerimiz iyi idi. Turistler gider gelirdi, kültürel ilişkilerimiz vardı, siyasi ilişkilerimiz vardı, ithalatımız, ihracatımız vardı. Ne oldu da 15 yılın sonunda bütün dünya bize düşman oldu?

İÇERİDE ASLAN KESİLİP, DIŞARIDA KEDİ ROLÜNE ÜSTLENDİĞİNİZDE DIŞ POLİTİKAYI YÜRÜTEMEZSİNİZ

Bakın değerli arkadaşlar, Suriye’de bataklığa saplandık. Elli sefer uyardık, “yapmayın arkadaşlar. Suriye Ortadoğu bataklığına Türkiye’yi sürüklemeyin” dedik. “Suriye’ye ders vereceğiz! ” Suriye’ye ders vereceğiz diye yola çıkanlar, şimdi Batılı güçlü devletlerinden ders almaya başladılar. Bu, benim ağrıma gidiyor.

Değerli arkadaşlarım, yine bu dönemde ilk kez Türkiye Cumhuriyeti toprak kaybına uğradı. Bakın, ilk kez Türkiye Cumhuriyeti devleti toprak kaybına uğradı.  Amerika ve İngiliz belgelerine göre bize ait olan adalar, şu anda Yunanistan’ın işgalinde. Ses çıkaramıyorlar, konuşamıyorlar. Çipras’a gidiyor, ya bizim adalar ne oldu diye soramıyor bile çünkü fırça yiyecek. Fırça yiyeceksen neden gidiyorsun o zaman oraya? Önce sen adaları kurtar bakalım. Seslerini çıkaramıyorlar çünkü ezikler, hatalarını biliyorlar, değerli arkadaşlar hatalarını biliyorlar. Ve yine, kendi toprağımız, Süleyman Şah Türbesi’nin bulunduğu toprak bizim toprağımız. Biz toprağımızdan kaçtık arkadaşlar, türbeyi de kaçırarak. Kendi toprağını düşmana bırakıp kendi toprağından kaçan hükümete ne denir Allah aşkına, ne denir?  Bu ne söylenecekse bulun lafını siz söyleyin. Türkmenlerin hâline bakın, ister Suriye’de ister Irak’ta, perişan vaziyetteler. En büyük zararı da onlar gördüler. Her birisi yerinden ve yurdundan edildi. Yazık günah değil mi bunlara?

Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde sıfır noktasına geldik. Düne kadar ilişkilerimiz iyiydi, bir sorunumuz yoktu. Şimdi, bir numaralı düşman. Buradan bütün yurttaşlarıma sesleniyorum, bütün vatandaşlarıma sesleniyorum: Türkiye Cumhuriyeti devleti uygar bir devlet olmak zorundadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti uygar dünyanın bir parçası olmak zorundadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti demokratik bir devlet olmak zorundadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti gerçek bir cumhuriyet olmak zorundadır, bunu takip edeceğiz.

Çöküşü nasıl başlattılar, devletteki çöküş nasıl başladı? Liyakati yok ederek. Önce Dışişlerini devreden çıkardılar, Dışişleri bürokratlarını devreden çıkardılar. Dışişleri bürokratlarıyla “Monşer” diye alay ettiler. “Biz biliriz, biz yaparız. Bunlar da kim oluyor?” dediler. Şimdi geldiler ve çuvalladılar.

Değerli arkadaşlarım, çuvallamak o kadar mı? Hayır. Putin ile Trump arasında gidip geliniyor. Acaba meşruiyeti nerede bulurum? Birisi benim sırtımı nasıl sıvazlar? Birisi bana nasıl gaz verir?” diye bir oraya bir oraya gidiyor. Türkiye Cumhuriyeti devletinde böyle bir tablo yaşanmamıştır. Dönemin başbakanları da, dönemin cumhurbaşkanları da onurlu görev yapmışlardır ve hep Türkiye’nin çıkarlarını savunmuşlardır. Herkese karşı dik, herkese karşı onurlu durmuşlardır. Şimdilik Amerika’da neler yaptığını bilmiyoruz. Gelecek. Eleştiri yapmak istemiyorum bu aşamada. Oradaki görüşmeler eğer Türkiye’nin lehine sonuçlanırsa buna saygı duyarız, ama eğer orada farklı bir tabloyla Türkiye’ye gelinirse herhâlde bizim de söyleyecek sözlerimiz olacaktır. Şimdilik burada bırakıyorum. İçeride aslan kesilip, dışarıda kedi rolüne üstlendiğinizde dış politikayı yürütemezsiniz değerli arkadaşlarım.

GAZETELERE ZORLA HABER YAPTIRIYORLAR “EKONOMİ ÇOK İYİ” DİYE

Dış politikada böyle de ekonomi mi çok iyi? O da tam bir felaket. Gazetelere zorla haber yaptırıyorlar “Ekonomi çok iyi” diye. Zorla yazı yazdırıyorlar “Ekonomi çok iyi” diye. Gidin Kapalı Çarşıya bakın İstanbul’da. Hava parası bile bir servet, kiralık dükkânlar var. Buyurun Ankara’ya gidin, AVM’lere bakın, kiralık bir sürü dükkân görürsünüz. İstanbul’da Bağdat Caddesinde yer bulamazdınız, her taraf kiralık yazısıyla dolu. Perpa’yı da biliyorum, evet orası da öyle.

Çiftçinin hâline bakın, iki Trakya büyüklüğünde alan ekilmiyor. Çiftçi kardeşlerim ne yaptılar biliyor musunuz, çiftçi kardeşlerim size söylüyorum: Hafta sona Ankara’da miting yaptılar çiftçiler, hak aradılar. “Perişanız” dediler, “Bize sahip çıkın” dediler. Biz size sahip çıkacağız ama siz de bize sahip çıkacaksınız, güç birliği yapacağız, güç birliği. Biraz komedi gibi olacak ama çiftçi kardeşlerim duysunlar. Sanki Türkiye’de toprak yok, Türkiye’de yer yok, Türkiye’de çiftçi yok, herkes çalışıyor, kimsenin fırsatı, zamanı yok, bunlar gittiler Sudan’da 99 yıllığına arazi kiraladılar, 780 bin dönüm arazi kiraladı Türkiye Cumhuriyeti devleti. Niçin biliyor musunuz? Orada pamuk, kanola ve yağlı tohumlar üretecekmiş! Sanki Sanki Türkiye’de çiftçi yok, arazilerin hepsi ekiliyor, yer yok, bunu yapıyorlar ve bizim köydeki vatandaşımız da gidip oy veriyor. Ee o verirsen bir dahaki sefere açlıktan nefesin kokacak. Ben bunu biliyorum, sen de bunu gör, sen de bunu duy. 15 yılda 600 bin çiftçi işini terk etti, ekmiyor artık, niye eksin? Madem Sudan’da yer kiraladınız 780 bin dönüm… “ daha ucuz” diyor. Daha ucuz da burada yaşayan insanlar nasıl geçinecekler? Nasıl kazanacaklar? Mazotun fiyatı belli, gübrenin fiyatı belli, elektriğin fiyatı belli, ilacın fiyatı belli, perişan etmişsin, adam ekiyor, karşılığını alamıyor. Şimdi Sudan’da yer kiralıyorlar –kiralamışlar daha doğrusu- orada ekip biçecekler. Böylece bizim köylü açlığa mahkûm edilecek. Niye açlığa mahkûm ediliyor? Diyor ki iktidar olanlar “Sırtına binip, sırtına sopayla vursak bile bu gelip bize oyunu verecektir.” Kardeşim, sevgili kardeşim, çiftçi kardeşim; kimseyi sırtında taşıma, kim senin hakkını savunuyorsa onun yanında ol.

ADAM YERİNE KOYMAYACAĞIZ

Ahlakı da çökerttiler, ahlak diye bir şey kalmadı. Kul hakkı yiyenler yükseliyor, yolsuzluk yapanlar yükseliyor, toplumu kutuplaştıranlar yükseliyor. Bu memleketin huzura, ahlaka, adalete, birlikte yaşamaya, sabırla birbirimizi dinlemeye ihtiyacı var. Kavgadan uzak durmamız lazım, gerilimden uzak durmamız lazım. Birlikte yaşamak, birlikte konuşmak, birlikte tartışmak, medeni olmak hepimizin ortak amacı ama bırakmıyorlar, illa kavga edin; kavga etmiyoruz.  İlla hakaret edeceğiz bize cevap verin. Vermiyoruz, vermeyeceğiz, adam yerine de koymayacağız.

ŞU ANDA ADALET MAHKÛM

Vatandaş eskiden adaleti mahkemelerde arardı, bir sorunu olduğu zaman giderdi mahkemeye.  Şimdi, adaletin arandığı yer mahkemeler olmaktan süratle çıkıyor. Adaleti dağıtan hâkim siyasi otoriteden talimat alıyorsa, adaleti dağıtan hâkim kanunun açık hükmüne rağmen kanunu uygulamıyorsa ve bildiğini okuyorsa o zaman bu ülkede adalet çökmüş demektir. Dedim ya devlet çöktü, çöken bir devlet yapısıyla karşı karşıyayız.  Adalet çöktüyse orada devlet yoktur, çünkü adalet mülkün temelidir, devletin temelidir. Adaleti alıp bir siyasi otoritenin, bir kişinin emrine verirseniz ve önüne gelen sanıkla ilgili  “Dur bakalım, bizim bey ne diyecek, o ne derse ona göre karar veririm” derse bu iş yürümez ve yürümüyor. O nedenle adaletin de çöktüğünü hepimizin kabul etmesi lazım.  Şöyle bir özdeyiş var arkadaşlar, “adalet aradığımızda fark ettik ki adalet hapisteki mahkûmlar kadar mahkûmdur.” Evet, şu anda adalet mahkûm arkadaşlar, bir kişinin iki dudağına hapsedilmiş bir adalet kavramı var.  Adaletin olmadığı yerde ahlak da yoktur, ahlakın olmadığı yerde adalet de yoktur. Bir milyonu aşkın mağdur aile yaratılmışsa ve sorgusuz sualsiz bunların tamamı alınıp hapislerde süründürülüyorsa,  gücü olanın damadı çıkarılacak, gücü olmayan kanser hastasının hapishanede ölüme mahkûm edilecek anlayışı adaleti yok eder. Geldiğimiz nokta budur. Benim gücüm var, adalet bana çalışmaz; ben istediğim şekilde istediğim kararı aldırırım ama gücüm yok, adalet arıyorum ama adaleti başkası dağıtıyor kendi tercihine göre, vicdana göre değil, hukukun üstünlüğüne göre değil. Nedir sonuçta? Hukukun üstünlüğü değil, egemenlerin üstünlüğü olduğu bir hukuk anlayışıyla karşı karşıyayız.

BEŞ AYDA 7 KİŞİ TAYİN EDEMEDİLER

Değerli arkadaşlarım, 23 Ocak 2017’de bir OHAL Kanun Hükmünde Kararnamesi yayınlandı. Diyor ki “Olağanüstü Hâl İşlemleri İnceleme Komisyonu kuracağız.” Yani hata falan varsa bu komisyon bir araya gelecek, bu hataları düzeltecek. Ne zaman? 23 Ocak. Ocak, Şubat, Mart, Nisan, Mayıs… Beş ayda 7 kişiyi bulamadılar, beş ayda 7 kişi tayin edemediler. Beş ayda 7 kişiyi bulamayan bir hükümet, koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ni sağlıklı yönetebilir mi? Yönetemez, ben de biliyorum, yönetemez. Çünkü hükümet hükümet değil, hükümet de bir kişiye bakıyor. Ne söyleyecek acaba, 7 kişiyi oraya gönderdik onay verecek mi, vermeyecek mi?  Ne Adalet Bakanı Adalet Bakanı ne Sağlık Bakanı Sağlık Bakanı ne Başbakan Başbakan, bunların tamamı fasa fiso, hiçbirinin yetkisi, hiçbirinin görevi yok, koltuklarında oturuyorlar. Boşuna mı diyoruz, freni patlamış bir kamyon gibi Türkiye bir yerlere doğru sürükleniyor.

Değerli arkadaşlarım, referandum sonucu çıkan sonuç, herkesin dikkatini bir kez daha çekmek isterim. Hep söyledim ama ben söyledikçe onlar dediler ki “Kılıçdaroğlu yalan söylüyor.” Bugün tek tek bütün gerçekler ortaya çıkıyor. Cumhurbaşkanı tarafsız olacaktı, bugün tarafsız cumhurbaşkanı artık yok. Yargı, bağımsız ve tarafsız olacaktı; bağımsız ve tarafsız bir yargı yok. Ortak akıl, istişare artık yok; bir kişinin aklı Türkiye’ye yetiyor deniyor. Ne gerek var ortak akla, ne gerek var oturup konuşmaya? Bir kişiye danışırız, o ne derse gereğini yaparız. Din ve vicdan özgürlüğü, artık yok. Can ve mal güvenliği, artık yok. Adalet, ahlak bunlar da artık maalesef yok ve Türkiye bir kopuş süreciyle karşı karşıya.

TÜRKİYE DÖRT TEMEL KONUDA CİDDİ BİR KOPUŞ SÜRECİNİ YAŞIYOR

Bu bölümü dikkatle dinlemenizi isterim değerli arkadaşlarım.  Türkiye dört temel konuda ciddi bir kopuş sürecini yaşıyor ve yaşayacak.

Birincisi şu: Meclis ile devleti yönetenler arasındaki kopuş.  Meclisin yetkileri bir başka kişiye, yürütme organına verildiği için, Meclis ile devlet arasında, yönetim arasında ciddi bir kopuş var. Parlamentonun yetkileri büyük ölçüde elinden alındı. Dolayısıyla yönetenleri denetleyebilecek bir güç artık yok. Bu, tarihsel bir kopuştur ve bu kopuş Türkiye’yi felakete götürür. Birinci ve en temel kopuşlardan birisi budur.

İkincisi şu: Taraflı cumhurbaşkanı ile ona oy vermeyen milyonlar arasındaki kopuştur. Tarafsız cumhurbaşkanı 80 milyonun cumhurbaşkanıydı. Şimdi, sadece ona oy verenlerin cumhurbaşkanlığı rolüne üstlendiği için milyonlarla cumhurbaşkanlığı arasında ciddi bir kopuş süreci yaşanıyor. Ve Cumartesi günü Adalet ve Kalkınma Partisinin Genel Başkanı olduğunda bu kopuş çok daha net bir şekilde ortaya çıkacaktır.

Üçüncü temel kopuş: Adalet arayan toplum ile adaleti dağıtan yargı arasındaki kopuştur arkadaşlar. Adalet dağıtan hâkimler artık hukukun üstünlüğüne göre değil, üstünlerin hukukuna göre, egemenlerin hukukuna göre adalet dağıtıyorlar. Dolayısıyla adalet isteyen vatandaşla adalet dağıtan arasında ciddi bir kopuş çıktı ortaya. 

Değerli arkadaşlarım, dördüncü kopuş: Çöken adalet ve demokrasiyle birlikte Türkiye’nin uygar dünyadan kopmasıdır. Artık, Türkiye dünyadan dışlanan bir ülke konumuna geldi. Entelektüel gücün de giderek kan kaybetmesi, Türkiye’nin yumuşak gücünü de büyük ölçüde törpüledi ve yok etti. Bugün geldiğimiz nokta budur. Bu dört kopuş, devletin dinamiklerini çökerten kopuşlardır. Diyeceksiniz ki bunu söylüyorsunuz umutsuz muyuz? Asla umutsuz değiliz, asla. Kayseri’den Ankara’ya gençler yürüyor; demokrasi için yürüyorlar, insan hakları için yürüyorlar, hak için, adalet için, vicdan için yürüyorlar. O gençler olduğu sürece hiç kimse umutsuzluğa kapılmasın çünkü Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni gençlere emanet etti. O gençlerle birlikte yürüyeceğiz.

Hepinize en içten selamlar, saygılar değerli arkadaşlarım.