03.10.2017
11513
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, TBMM CHP GRUP TOPLANTISINDA KONUŞTU (3 EKİM 2017)

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:



Benim umudum sizsiniz, bu ülkenin insanları benim umudum; bu ülkenin insanlarıyla demokrasiyi güçlendireceğiz, bu ülkenin insanlarıyla yurdumuzda huzuru esas kılacağız, bu ülkenin insanlarıyla barışı ve kardeşliği gerçekleştireceğiz, bu ülkenin insanlarıyla Türkiye’yi çağdaş uygarlığa ulaştıracağız. O nedenle benim umudum bu ülkenin insanları.

Nasıl Milli Kurtuluş Savaşını verip onurlu bir duruş sergilediysek, şimdi aynı savaşı demokrasi için vereceğiz, güzellikler için vereceğiz, insan hakları için vereceğiz, mazlumlar için vereceğiz. Asla yolumuzdan dönmeyeceğiz.

Evet, parlamentoda yeni bir yıla başlıyoruz, yeni bir dönem açılıyor. Ama dün iki ayrı acı olayla karşı karşıya kaldık. Fransa’nın Mulhouse kentinde bir kundaklama sonucu Gümüşhaneli Ertunç ailesinden Senem, Kahramanmaraşlı Aksu ailesinden de Emin ve Damla hayatlarını kaybettiler. Dolayısıyla bu acı bir olay, kundaklama olduğu ifade ediliyor, umarım failler bir an önce bulunur. Her iki aileye de başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz. Yaralılar varsa umarım kısa süre içinde sağlıklarına kavuşurlar.

TERÖRE KARŞI BÜTÜN ÜLKELERİN ORTAK TAVIR SERGİLEMESİ LAZIM

Daha acı bir olay ise, Amerika’nın Las Vegas kentinde yaşandı, 59 kişi hayatını kaybetti bir terör olayı sonucu ve çok sayıda yaralı var, 500’den fazla yaralının olduğu ifade ediliyor. Terörden büyük acılar çekmiş bir ülkenin sorumlu bir kişisi olarak ifade ediyorum; teröre karşı bütün ülkelerin ortak tavır sergilemesi lazım. Terörü eğer bir insanlık suçu olarak tanımlıyorsak, hangi ülke olursa olsun ve terör nerede kendisini gösterirse göstersin, insan olarak hep birlikte teröre karşı durmalıyız. Dolayısıyla Amerika’da yaşanan bu acı olay dolayısıyla Amerikalılara başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz, geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Umuyoruz ve diliyoruz, dünya ve Türkiye terörden tümüyle kurtulmuş olur.

“13 TEMMUZ 2015’LE BUGÜNÜ KIYASLAYACAĞIM”

Değerli arkadaşlarım, az önce de ifade ettim, parlamentonun açılışının birinci günü. Bugün saat 15.00’de parlamento toplanacak. Ben sizi biraz geriye götürmek istiyorum, 13 Temmuz 2015 tarihine. Diyeceksiniz ki, 13 Temmuz 2015’de ne oldu? 13 Temmuz 2015’de, Haziran seçimlerinden sonra Sayın Davutoğlu Başbakan, koalisyon kurmak için Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezine gelmişti.

Neden bu tarihi esas aldım? Çünkü o gün Sayın Davutoğlu’na söylediklerimle bugünü kıyaslayacağım. Nereden nereye geldiğimizi anlatacağım. Neden bunu yapmak istiyorum? Hafızalarımızı yenilemek zorundayız. Biz ne istedik ve bugün neler oldu?

O gün geldiğinde Sayın Davutoğlu’na dedim ki, “Türkiye’nin beş temel sorunu var. Eğer bu beş temel sorunu çözmek için bizim düşündüklerimizi yaparsanız hiçbir sorunumuz yok. Biz her türlü katkıyı vermeye hazırız.” “Nedir” dediler beş temel sorun, saydım. “Bir, demokrasi sorunumuz var; iki, ekonomide ciddi sorunlarımız var; üç, eğitimde ciddi sorunlarımız var; dört, toplumsal barışımız dinamitlenmiş durumda, toplumsal barışı sağlamak zorundayız, Kürt sorununu çözmek zorundayız; beş, dış politikada ciddi sorunlarımız var” dedim. Eğer bu sorunları çözmek istiyorsanız bizim önerilerimiz de var, oturalım masaya çözelim.

Demokratikleşme konusunda ne sorun var? Türkiye 12 Eylül darbesinden sonra, 80 darbesinden sonra darbe hukukuyla yönetiliyor. Anayasasından tutun, Siyasi Partiler Yasasına kadar. Gelin bunları değiştirelim. Sayın Davutoğlu’na söyledim, siz darbeye karşı mısınız? Karşıyız. Biz de karşıyız. O zaman gelin darbecilerin yaptığı hukuku değiştirelim, darbecilerin yaptığı yasaları değiştirelim, yüzde 10 seçim barajını kaldıralım, lider sultasını kaldıralım, yargı bağımsızlığını sağlayalım, medya özgürlüğünü sağlayalım, bütün bunları yapalım. Hatta Avrupa Birliğiyle uyum süreci içinde ne gerekiyorsa hepsini yapalım. Bunu söyledim kendilerine.

15 Temmuz darbe girişiminden şimdiye kadar yaşadıklarımıza ve 13 Temmuz 2015’den bugüne kadar olan olaylara bir bakalım değerli arkadaşlarım. Şu anda bugün geldiğimiz noktada biz demokrasi gelişecek dedik, 13 Temmuz’da Sayın Davutoğlu’yla masaya otururken demokrasi gelişecek ve dolayısıyla demokrasi standartlarımızı Avrupa Birliği standartlarına ulaştıracağız. Bugün geldiğimiz noktada, bu standartların hiçbirisi bırakın, çok daha geriye giden bir demokratik tabloyla karşı karşıyayız.

İlk yaşanan ciddi olay, yüzde 49,5 oy alan Sayın Davutoğlu’nun saray darbesiyle başbakanlıktan gitmesi oldu. Düşünün, bir siyasal partinin genel başkanı seçime giriyor, yüzde 49,5 oy alıyor; halkına hesap vermeden, kendisini seçenlere hesap vermeden bir saray darbesiyle istifa etmek zorunda kalıyor. En ciddi olaylardan birisidir. Bizim demokrasi tarihimizde de önemli olaylardan birisi olarak yerini almıştır.

İkinci temel olay, 15 Temmuz darbe girişimidir. 15 Temmuz darbe girişimi derken, hiçbir vatandaşımın unutmaması gereken bir tarihi vermek isterim. İki tane 15 Temmuz var, bir 15 Temmuz yok, iki 15 Temmuz var. Bir, halkın 15 Temmuz’u; iki, sarayın 15 Temmuz’u. Halkın 15 Temmuz’una hep saygı gösterdik. Halk çıktı meydanlara, tankların üzerine çıktı, bayrağıyla yürüdü, darbeye karşı çıktı, parlamento sabaha kadar görev yaptı, dört siyasal partinin milletvekilleri bombalar altında parlamentonun itibarını ve onurunu korudular, hiçbir sorunumuz yok. 250 şehidimiz var, 2 bin 193 gazimiz var.

Bir de sarayın 15 Temmuz’u var. 15 Temmuz darbe girişimini fırsat bilip, 20 Temmuz’da sivil darbe yapılması, parlamentonun devre dışı bırakılması. Türkiye tarihinde ilk kez bir sivil darbeyle karşı karşıya kaldı, ilk kez. Eskiden apoletler yapardı darbeyi, bu darbenin özelliği apoletsiz olmasıdır. Ama darbe darbedir, kanun hükmünde kararnamelerle yönettiler, parlamentoyu devre dışı bıraktılar, üniversitelerden hocaları attılar. Yani 12 Eylül askeri darbesinde neler olduysa, daha fazlası bu dönemde gerçekleşti. Böylece demokraside büyük bir geriye gidiş oldu değerli arkadaşlarım.

Bu süreçte tabii yargı olağanüstü siyasallaştı. Yargı muhalefeti susturma, demokrasiyi yok etme gibi bir görev üstlendi ve o görevini şu anda hakkıyla yerine getiriyor. Göreve karşı direnenler, yani onların siyasi otoritenin talimatlarına karşı direnenler ise onuruyla direndiler, ama bunların çoğu sürgün edildi. Neden? Siyasi otoritenin verdiği talimatları yerine getirmiyor, o talimatlara uygun kararlara vermiyorsun diye.

ENİS BERBEROĞLU’NUN TOPLUİĞNE UCU KADAR SUÇU YOK

Tabii bu arada hapishaneler tıka basa doldu; damatlar dışarıda, parası olanlar dışarıda, bir de dayısı olanlar var, vatandaşlarımız dayısı olanları gayet iyi bilirler, yani siyasi desteği olanlar onlar dışarıda, diğerleri tamamen içerde. Milletvekilleri de içerde. Bizim bir milletvekilimiz var, onurlu bir milletvekilimiz var, saygı duyduğumuz bir milletvekilimiz var, Sayın Enis Berberoğlu. Onu buradan saygıyla selamlıyoruz.

Açıkça söylüyorum açıkça! Enis Berberoğlu’nun topluiğne ucu kadar hiçbir suçu yok, suç unsuru da yok. Dosyasında da yok, ama öbür boyu hapse mahkûm edildi, sonra iyi niyet dolayısıyla 25 yıl ağır cezaya mahkum edildi. Kararı veren hâkim hâkim değil, dava dosyasını hazırlayan savcı da savcı değildir. İktidar partisinin hâkimi ve savcıları bu kararı aldılar. Dolayısıyla gün gelecek Enis Bey onuruyla dışarıya çıkacak, ama onu mahkûm edenleri ettirenleri tarih unutmayacaktır. Tarih onları mutlaka, ama mutlaka yazacaktır.

 

ANAYASA MAHKEMESİ GÖREVİNİ YAPMAK ZORUNDA

Bir sözüm de Anayasa Mahkemesinin saygıdeğer üyelerine. Saygıdeğer üyeler, daha önce verdiğiniz kararlar var. Benzer olaylar geldiğinde verilen kararın arkasında durmak içtihat yaratmaktır. Aynı olaylar konusunda aynı kararları çıkacağını bütün yargıçlar bileceği için, önüne gelen davalarda yüksek mahkemenin kararına bakarlar. Enis Berberoğlu olayında alt mahkeme, üst mahkemeye açıkça meydan okumuştur, “Senin kararını ben tanımıyorum demiştir, ben Enis Berberoğlu’nu hapse atarım, Anayasa Mahkemesini de takmam” demiştir. Bu gücü siyasi otoriteden alıyor. Siyasi otoriteye karşı yargının sesini güçlü çıkaracak olan ise, Anayasa Mahkemesidir. Onlara büyük görev düşüyor. Siz görevinizi yapmak zorundasınız, hukuku sağlamak zorundasınız, hukukun üstünlüğüne uygun karar almak zorundasınız. “Bekleyelim bakalım zaman ne gösterecek” derseniz, geciken adalet en büyük adaletsizliktir değerli arkadaşlarım, en büyük adaletsizliktir. Daha önce verdiğiniz kararlar var, dosyaları ne bekletiyorsunuz? Verdiğiniz kararların arkasını getirin, mesele bitsin.

Bunlar olmadı ve 13 Temmuz 2015’de Sayın Davutoğlu geldiğinde demokrasiyi konuşuyorduk, şimdi bugün parlamento açılıyor demokrasiye konuşuyoruz. O günün koşulları çok daha iyiydi, bugün çok daha kötü koşullarda olayı görüşüyoruz ve bu arada gayrimeşru bir anayasa değişikliği de oldu. Yüksek Seçim Kurulunun içindeki bir grup çete... Bir daha söylüyorum çete... Çünkü çete şu demek: “Kanuna aykırı iş eylem yapmak üzere bir araya gelen kişiler.” Yaptıkları iş kanuna aykırı mı? Kanuna aykırı. Bir araya mı gelmişler? Bir araya gelmişler. Açsınlar Türk Dil Kurumu Sözlüğüne baksınlar, bunlara “Çete” deniyor. Yüksek Seçim Kurulunun içine yerleştirilen bir grup çeteyle gayrimeşru bir Anayasa değişikliği geçti. Bunu da kabul etmiyoruz, bunu da açıklıkla ifade edeyim. Ve her darbeci kendi darbe hukukunu hazırlar. Bakın 60’a, 70’e, 80’e, hepsine bakın kendi hukuklarını hazırlamışlardır. Bunlar da kendi hukuklarını hazırlıyorlar.

İSTİFA EDEN KİŞİ SEÇMENİNE HESAP VERMEK ZORUNDADIR

Bu arada bir parantez açayım değerli arkadaşlarım, seçimle gelenlerden söz ettik. Seçimle gelenler seçimle gider, demokrasilerde kural budur. Bir seçim yaparsınız, parlamentoya gelirsiniz, belediye başkanı olursunuz, hatta muhtar olursunuz. Sonra bir daha seçim olur, beğenmezse vatandaş bizi o koltuktan alır. Ama seçimle gelen seçimle gitmiyorsa istifa ettiriliyorsa, istifa eden kişi kendi seçmenine hesap vermek zorundadır, gerekçelerini halkına anlatmak zorundadır.

Sayın Kadir Topbaş istifa etti. Kadir Topbaş’a sordular, “Yorulduğunuz için mi istifa ettiniz?” “Hayır, yorulmadım” diyor. “Niçin istifa ettiniz?” “Beni adam yerine koymadılar.” Şimdi ben Sayın Kadir Topbaş’a gayet iyi niyetle soruyorum, sizi kim adam yerine koymadı? Gayet basit bir soru. Sayın Topbaş, uzun süre İstanbul’da belediye başkanlığı yaptınız, halk sizi seçti, sizi adam yerine koymayan kim? Ben buna isyan ediyorum, sen bunu sinene çekiyorsun, bu olmaz. İstanbullulara hakarettir bu. Çık açıkça söyle ki, şu gerekçeyle ben istifa ediyorum.

İSTİFA EDENLERİN YAKASINDA İKİ TANE ROZET VARDIR: BİR TARAFINDAN YOLSUZLUK, DİĞER TARAFINDA BYLOCK

Bugün başka büyükşehir belediye başkanları için aynı şey konuşuluyor, istifa edecek mi etmeyecek mi? İstifa edenler suçludur. Bir daha söylüyorum, istifa edenler suçludur. Neden suçludur? Onu da biraz sonra söyleyeceğim. Ama istifa etmeyip direnen, “Ben haklıyım arkadaş beni halk seçti, siz beni istifa ettirmeyeceksiniz ettiremezsiniz” diyenlere de hep saygı duyarım, bu kadar basit.

Niçin istifa ediyorlar? İki nedeni olabilir. Bir, yolsuzluk vardır, mahkemenin önüne çıkmak istemiyor, kendileri tehdit ve şantajla istifa ediyorlar, bir köşeye çekiliyorlar. İki, FETÖ örgütünün üyesidirler, ByLock kullanmışlardır. Bu nedenle önlerine konmuştur, bunun için istifa edeceksiniz, onlar da istifa ediyorlar. İstifa edenlerin yakasında iki tane rozet vardır; bir tarafından yolsuzluk, diğer tarafında ByLock. Eğer istifa ediyorlarsa gerekçe budur.

Burada bir şey daha var, istifa etmeleri bu olayı kapatmaya yeter mi? Bank Asya’nın önünden geçen adamı hapse atıyorsun, yolsuzluk yapan ByLock kullanana hiçbir şey yapmıyorsun. Ne diyorsun? Görevinden ayrıl, önüne koyuyorsun. Ayrılmazsan seni mahkemeye çıkarırım. Suçu gizlemek suçluluktur arkadaşlar, ayrı bir suçtur. Sanıyorlar ki kurtulacağız,  günü gelecek hesabını verecekler olur mu? Garibanı atıyorsun içeriye, bunları serbest bırakacaksın. Varsa direniyorlarsa, ben anlarım ki bunların ne yolsuzluğu var, ne de ByLock kullanmışlardır, bunlar direniyorlar. Gücümü Ankara halkından aldım, gücümü İstanbul’dan, Balıkesir’den, Bursa’dan aldım, niye istifa edeyim? Seçim gelir, beni seçmezlerse veya göstermezseniz aday ayrılırım. Ama istifaya zorlamak demokrasiye aykırıdır. Varsa bir şey çıkarırsınız mahkemeye. Çıkar mahkemede hesabını verir.

SÖZCÜ GAZETESİNİN, YAZARLARININ FETÖ’YLE NE İLGİSİ VAR

Düşünün, bir gazeteci düşünün, yemek ısmarlayacak yakındaki pideciyi arıyor. Pidecide ByLock çıkmış. Sen misin pideciyi arayan, gazeteciyi alıyorlar hapse atıyorlar. Cumhuriyet’te… Cumhuriyet yazarı bunlar. Aylarca hapiste kalıyor, aylarca. Bunlar ByLock kullanmışsa niye bunlar dışarıda kalacak, niye kalıyor? Hangi gerekçeyle kalıyor?

Değerli arkadaşlarım, bu arada bir şey daha. Sözcü Gazetesi... Sayın Binali Yıldırım beni ziyarete geldiğinde, kendisine bir soru sordum: “Cumhuriyet ve Sözcü gazeteleriyle ilgili bir operasyondan söz ediyorlar, böyle bir şey var mı?”dedim. “Olur mu Kemal Bey?” dedi, “Yok böyle bir şey…” Ama bir süre sonra Cumhuriyet’e ve Sözcü’ye operasyon yapıldığını hep birlikte gördük ve tanığı olduk.

Şimdi Sözcü Gazetesi’nin sahibini, silahlı terör örgütü yönetmek ve propagandası yapmak suçlamasıyla savcı iddianame hazırladı ve yargılanacak, Sayın Murat Akbay. Sözcü Gazetesini FETÖ terör örgütüyle bir göstermek, aklı kaybetmek demektir. Sözcü bu ülkenin en saygıdeğer gazetelerinden birisidir. Eğer Sözcü’nün yayın çizgisine siz müdahale edecekseniz, o yayın çizgisine önce ben sahip çıkacağım ben, ben sahip çıkacağım! 16,5 yıldan 30 yıla kadar hapis cezası isteniyor savcı tarafından. Sözcü Gazetesinin FETÖ’yle ne ilgisi var? Yazarlarının FETÖ’yle ne ilgisi var? Hadi Kuvayi Milliyeci deseniz doğrudur, cumhuriyetten yana deseniz doğrudur, demokrasiden yana deseniz doğrudur, yolsuzluklara karşıdır deseniz doğrudur, medya özgürlüğünden yanadır deseniz doğrudur, hırsızlıklara karşıdır deseniz doğrudur. “Efendim 17-25’de niye bu yayınları yaptılar…” Ben sormak istiyorum o sayın savcıya,  bu ayakkabı kutusu yalan mıydı? Bu bakanın kolundaki milyarlık saat yalan mıydı? “Oğlum paraları sıfırladın” demek yalan mıydı? Dört bakanın istifası yalan mıydı? Gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum. Yargıyı bu hale kim getirdi? Bir de unvanında cumhuriyet savcısı yazıyor. Senin ne cumhuriyetle ilgin var, ne de savcıyla ilgin var. Sen oraya büyük harflerle “Sarayın Savcısı” yazarsan sana saygı duyacağım.

MEMURUN, İŞÇİNİN EMEKLİNİN VE ÇİFTÇİNİN HESAP SORMA ZAMANIDIR

Evet, 13 Temmuz 2015’de Davutoğlu geldiğinde dedim ki, “İkinci sorun alanı ekonomidir” dedim. “Ülkenin ekonomisi bozuluyor” dedim, “Yapısal reformlara ihtiyaç var” dedim, “Bu da güçlü bir iradeyle ancak olabilir.” Söyledim; işsizlik hâlâ ciddi bir sorun, o tarihte de öyleydi, şimdi daha fazla. Bakın son açıklanan rakam, 100 gençten 27’si hem okula gitmiyor, hem de çalışmıyor, 100 gençten 27’si... Hani ekonomi uçuyordu, bu gençler niye işsiz? Enflasyon almış başını gidiyor. Yeni rakamlar açıklandı, daha da yükseldi enflasyon. İş-Kur 7-8 ay geçici süreyle eleman çalıştırmak ister, zaman zaman sınavlar yapar illerde ve haber olur gazetelerde. İlan verir, binlerce kişi gelir başvurur 7-8 ay çalışmak için.

Bakın 22 Eylül 2017’nin rakamlarını vereceğim, vatandaş borç batağında. Tüketici kredisi borcu vatandaşın 382 milyar lira. Eski parayla 382 katrilyon lira vatandaşın tüketici kredisi borcu var bankalara. Kredi kartı borcu 86 milyar lira, eski parayla 86 katrilyon lira kredi kartı borcu var. Toplam 469 milyar lira, eski parayla 469 katrilyon lira. 2002’ye göre tam 71 kat artmış. Şimdi ben sormak isterim, emeklinin maaşı 71 kat arttı mı? Memurun maaşı arttı mı? Çiftçinin ürün değeri 71 kat arttı mı? Vatandaşın borcu niye 71 kat artıyor? İcralık borçlar 2002’de, vatandaşın icralık borçları 2002’de 278 milyon liraydı. Eylül 2017’de rakam 18 milyara çıktı, eski parayla 18 katrilyon lira. Her iki vatandaştan birisi icralık, bu mudur ekonomi! Söyledik, bunlar doğru değil; söyledik, ekonomi yönetilmiyor; söyledik, vatandaş dertli.

Size daha farklı bir tablo sunayım. Bunlar vatandaşın cephesi, gelelim devletin cephesine. Hükümetin tahsil edemediği alacak ne kadar? Alacağı var, zamanı da gelmiş, ama tahsil edemiyor. 451 milyar lira 2016 rakamları. 451 milyar liralık hükümetin alacağı var, devletin alacağı var, alacağını tahsil edemiyor. Eski parayla 451 katrilyon lira. Bu 2017 bütçesinin yüzde 67’sine denk geliyor, gelirinin yüzde 67’sine denk geliyor. Tahsil edemiyor. Niçin? Vatandaş ödeyemiyor. Ödeyemiyor...

Gelelim, bu sadece işin bir cephesi, başka cephesine gelelim. Devletin de borcu var, ödemesi gerekiyor devletin borcu. Ne kadar? 848 milyar lira. Eski parayla 848 katrilyon lira devletin borcu var. Bakın, hem parayı alamıyor, hem borcunu ödeyemiyor. Bu rakamlara yanlış diyorlarsa, çıksın desinler bu rakamlar yanlış. Bu rakamlar doğruysa, devlet yönetilmiyor arkadaşlar, devlet iyi yönetilmiyor. 10 kez af kanunu çıkardılar, 10 kez. Acaba vatandaş öder mi? Ödemiyor vatandaş, ödeyemiyor zaten, nasıl ödeyecek? İster af kanunu çıkar, ister ceza yaz, ödeyemiyor vatandaş.

Peki, toplanan paralar nereye gidiyor değerli arkadaşlarım, nereye gidiyor? İşçiye bakıyorum, toplu sözleşmeye bakıyorum enflasyonun altında, taşeron işçisine bakıyorum asgari ücrete mahkûm zaten, emekliye bakıyorum emeklinin durumu çok iyi köşeyi dönmüş emekli, onun durumu da perişan, emeklinin durumu da perişan. Çiftçiye bakıyorum ağlıyor taban fiyat, fındık üreticisi, tütün-Adıyaman’da dün Adıyamanlılar yürüdüler tütünlerine sahip çıktılar-üzüm üreticisi hububat üreticisi bunların hepsi perişan vaziyette, bunlar da alamıyorlar. Memura bakıyorum, memurun da aldığı enflasyonun altında. Peki, bu paralar nereye gidiyor?

Şu soruyu sordum, henüz cevap alamadım. Arkadaş, FETÖ ne istediyse verdin. Para istedi para verdin, üniversite istedi üniversite verdin, rektör istedi rektör verdin, vali istedi vali verdin, kaymakam istedi kaymakam verdin, paşa istedi paşa verdin, herkese her şeyi verdin. Memura geldi vermedin, çiftçiye geldi vermedin, emekliye geldi vermedin, işçiye geldi vermedin. Şimdi memurun, işçinin emeklinin ve çiftçinin hesap sorma zamanıdır. Ne zaman? Sandıkta hesap sorma zamanıdır.

FAİZ LOBİSİNİN HAS ADAMI

Bunların bir şeyi daha var, o da çok ilginç. “Efendim biz faize karşıyız”, iki de bir “Faizler çok yüksek, biz faize karşıyız”, sanki onlar iktidarda değil CHP iktidarda da, onlar faize karşılar. Akıl tutulması var. Faize karşıysan indir kardeşim, sen hükümet değil misin, sen yönetmiyor musun? Sanki devleti başkası yönetiyor beyefendi uzakta, faize karşı. Bu da yanlış, bu da doğru değil. Tamamen faiz lobisine çalışan bir hükümet! Örnek mi? Örnek vereceğim. 15 yılda sadece yabancılara, Londra’daki bir avuç faiz lobisine ödedikleri faiz, 15 yılda 142 milyar dolar. Bir daha söylüyorum, 142 milyar dolar. 142 milyar dolar faiz ödeyeceksin, sonra dönüp diyeceksin ki vatandaşa, bizde faizler çok yüksek. İndir. Oturuyorsun, İbrahim Kaboğlu’nu bir kararnameyle kapının önüne koyuyorsun, üniversite hocalarını koyuyorsun, harp okulu öğrencilerini hapse atıyorsun. Peki kardeşim, faize karşıysan çıkar bir kanun hükmünde kararname faizi sıfır yap. Öyle değil mi? Gücün yetiyorsa, madem her şeyi biliyorsun sen, her sorunu çözüyorsun, çıkar bir kanun hükmünde kararname, de ki ben faizleri sıfırladım arkadaş. Yapabilir mi? Yapamaz efendim, çünkü faiz lobisinin has adamı bu, yapar mı! Oraya para verecek, faize para verecek. Dönüp vatandaşa diyecek ki, biz faize karşıyız. Sen faizi ve faizcileri destekliyorsun arkadaş.

Faizciliğe kim karşı? Gayet açık ve net söylüyorum, Cumhuriyet Halk Partisi karşı. Gayet açık ve net söylüyorum. Niçin? Çünkü biz alın terinden yanayız, üretenden yanayız, çiftçiden yanayız, emekliden yanayız, çiftçiden yanayız, sanayiciden yanayız, KOBİ’den yanayız, tüccardan yanayız. Kim üretiyorsa, kim çalışıyorsa, kim kazanıyorsa biz ondan yanayız. Bunları söyledik. Dolayısıyla para nereye gidiyor? Para yatlara gidiyor, katlara gidiyor, uçaklara gidiyor, arabalara gidiyor, bin 100 odalı saraya gidiyor.

BU KADAR İSRAF CUMHURİYET TARİHİNİN HİÇBİR DÖNEMİNDE OLMAMIŞTIR

Bakın değerli arkadaşlar, bugün Cumhuriyet Gazetesi çok güzel bir gazetecilik örneği yapmış, sekiz sütuna manşet sarayı anlatıyor, sarayın harcamalarını anlatıyor. Evet, temizlik masrafı... Vatandaşlarım iyi dinlesinler. Sarayın sadece temizlik masrafı 2 milyon lira, eski parayla 2 trilyon lira, sadece temizlik işi. Ne oluyor Allah aşkına, bu kadar israf. İsraf haram değil mi? Haram. Peki, israf haramsa bu harama nasıl ortak oluyorsunuz? Bu ülkede açlıktan insanlar öldü, açlıktan! Şimdi bu yetmiyor, 350 odalı yazlık saray yapılacak beyefendi için, 350 odalı yazlık saray!

Şimdi bütün vatandaşlarıma sesleniyorum bütün, özellikle AK Partili vatandaşlarıma sesleniyorum. Elinizi vicdanınıza koyun, bin 100 odalı saray neyinize yetmiyor? Uçaklar, yatlar, katlar, arabalar neyinize yetmiyor? 350 odalı sarayda ne yapacaksınız siz Allah aşkına, yazlıkta ne yapacaksınız? Ne yapacaksınız? Bu kadar israf cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde olmamıştır. Bakın, bu kadar israf cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde olmamıştır. Dolayısıyla biz bunun mücadelesini vermek zorundayız.

BİRİSİNİ PARLATMAK İÇİN İYİ POLİS, KÖTÜ POLİS OYNUYORLAR

Bu arada paralar yetmiyor, ne yapılacak? Vatandaşa gidecekler değil mi? Yeni vergi kanunları getiriyorlar. Burada da iyi polis, kötü polisi oynuyorlar, bunu da kimse unutmasın, iyi polis, kötü polis... Nedir o? Bakana açıklama yaptırıyorlar, sen de ki yüzde 40 zam yapacağız motorlu taşıtlar vergisine. Zam yapıyor, bakıyorlar kamuoyundan olur mu ya insaf insafsızlık böyle bir şey olur mu diyor. Arkasından beyefendi devreye giriyor, “Arkadaşlar bir daha görüşsünler” diyor. Sonra... Efendim bunu makul düzeye indireceğiz. Peki, o kararı alırken neye göre aldınız, bu kararı alırken neye göre alacaksınız? Sizde akıl yok mu, irfan yok mu? Siz oturup konuşmadınız mı, tartışmadınız mı? Bir karar alırsınız arkasında durursunuz, bunun için aldık dersiniz. Dediğim gibi, birisini parlatmak için bu tür iyi polis, kötü polis oynuyorlar. İyi polis, kötü polisle bir devlet yönetilmez arkadaşlar. Devlet akılla yönetilir, ilimle yönetilir, irfanla yönetilir, bilgiyle yönetilir, erdemle yönetilir devlet. Devlet böyle yönetilir.

EĞİTİM SORUNUNU ÇÖZEMİYORSAN, O KOLTUKTA NİYE OTURUYORSUN

Evet, 13 Temmuz 2015’de Sayın Davutoğlu geldiğinde dedim ki, “Bir diğer temel sorun alanımız eğitimdir” dedim. “Eğitimin kesinlikle düzelmesi lazım, bu eğitim politikasıyla bizi çağdaş uygarlığa taşıyacak nesilleri yetiştiremeyiz” dedim. 15 yılda 6 bakan değişti. Her bakan kendisine göre bir milli eğitim politikası belirliyor. Oysa adı üstünde, milli eğitim. Yani bir partinin eğitim politikası değil, bütün vatandaşların eğitim politikası olacak, milli olacak. Her vatandaş, her partiden vatandaş çocuğunu okula gönderecek, çağdaş eğitim almasını istiyor, iyi bir eğitim almasını istiyor, iyi okumasını istiyor, üniversiteye girmesini istiyor, yeteneklerinin açığa çıkmasını istiyor, dünyayı sorgulamasını istiyor. Yeni ve çağdaş bir eğitimden yanayız dedik, bunun olması lazım.

Biz “Eğitim” dedikçe, onlar dediler ki, “Vay siz imam hatiplere karşısınız.” Dedik ki, “Kardeşim imam hatiplere niye karşı olalım? İmam hatipleri kuran parti biziz, açan parti biziz, karşı çıkmıyoruz ki. Yeteri kadar imam hatip olsun, orada da çocuklarımız okusun, iyi okusun, bir sorunumuz yok.” Ve bugün geldiğimiz noktada çocuklarını denek olarak kullanan, milli eğitimde denek olarak kullanan dünyadaki tek ülke Türkiye. Her seferinde aldılar, her seferinde ayrı ayrı politikalar uyguladılar. Veliler çocuklar ne yapacaklarını bilmediler, nereye başvuracaklarını da bilmediler. Böyle bir garip yapıyla karşı karşıyayız.

Milli eğitimden bir-iki soruna değineyim. Bakın, 2016-2017 döneminde 1 milyon 897 bin 527 öğrenci okullaşamamıştır. Yaklaşık 2 milyon çocuk okula giremiyor. 15 yılda Türkiye’yi nereye getirdiler? Başka bir şey daha, ücretli öğretmen, kadrolu öğretmen, vekâletle öğretmen... Dünya kadar atama bekleyen öğretmen var, öğrenmen ihtiyacın varsa al, kadrolu ata. Hayır, ücretli olacak, vekâletli olacak. 100 bin öğretmen açığımız var. 15 yılda tamamlamadılar. Biz ne dedik? Atama bekleyen öğretmen sorununu kaldıracağız, bütün öğretmenler öğrencileriyle buluşacak, hiç kimsenin endişesi olmasın.

Eğitimi boşladılar. 2002 yılında eğitim yatırımlarının oranı yüzde 17,18’di. Geliyorum 2017 yılına, eğitime yatırım için harcanan para yüzde 8’e düştü, 8,51’e düştü. Daha acı bir şeye söyleyeyim. 21.Yüzyıldayız arkadaşlar, 21.Yüzyıldayız! İlkokulların yüzde 31’inde birleştirilmiş sınıflarda eğitim yapılıyor. Yani ilkokul 1-2-3’ncü sınıflar veya 1-2-3-4’ncü sınıflar bir arada eğitim yapıyorlar, aynı odada eğitim yapıyorlar. 21.Yüzyıldayız! 15 yılda bu sorunu çözemediler, 15 yılda. Oysa bu sorunun çözümü bir yıla bakar, en geç bir yıla. Niçin? İnşaat bitecek, öğrenmeni atanacak, bu kadar basit. 15 yılda sen bu ülkenin çocuklarının eğitim sorununu çözemiyorsan, o koltukta niye oturuyorsun arkadaş? Sorması gereken kim? Vatandaş soracak.

Yapboz tahtasına döndürdüler. Bakın, arkadaşlar çıkarmışlar. Ortaöğretime geçiş sistemindeki değişiklikleri. İlk LGS gelmiş, değiştirmişler OKS yapmışlar. Sonra OKS’yi değiştirmişler SBS yapmışlar, sonra SBS’yi değiştirmişler çoklu SBS yapmışlar, sonra çoklu SBS’yi değiştirmişler TEOG yapmışlar, şimdi TEOG kalkıyor, ne olacağını kimse bilmiyor. Böyle bir eğitim sistemi olur mu? Deli saçması, evet gerçekten de deli saçması!

ÜÇ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ BAŞIMIZA BELA EDEN HÜKÜMETİN ADI NE?

Evet, 13 Temmuz 2015’de Sayın Davutoğlu geldiğinde dedim ki, “Bir diğer temel sorunumuz da toplumsal barış. 30-35 yıldır bu ülke terörden çok çekti, bu sorunu çözmemiz lazım. Akılcı politikalarla bu sorunu çözmemiz lazım. Elin oğlu kendi sorununu çözüyor da, biz kendi sorunumuzu niye çözmeyeceğiz? Oturalım masaya, oturalım bu sorunu çözelim. Çözebiliriz, Türkiye’nin bu sorunu çözme kapasitesi de var, birikimi de var dedim. Ama sorunu çözmek için dört ilkeden yola çıkmak gerekiyor dedim. Nedir dört ilke? Bir, bu sorunu çözmek için samimi ve dürüst olacaksınız; iki, gizli kişisel bir ajandanız olmayacak; üç, millete hesabını veremeyeceğiniz angajmanlara girmeyeceksiniz; dört, her aşamada halka bilgi vereceksiniz. Eğer biz bunlara yaparsak bir araya geliriz ve biz bu sorunu çözeriz.” Nasıl çözüleceğinin yol haritasını da zaten daha önce yazılı olarak kendilerine bildirmiştik.

Şöyle düşünün; 2002’de ülkeyi sıfır terörle devraldılar. 2002’de terör yoktu. Bugün üç terör örgütüyle mücadele ediyoruz. PKK daha güçlendi, FETÖ yeni bir terör örgütü olarak ortaya çıktı ve IŞID. Ülkenin 71 ilinden IŞID’a gidip katılanlar oldu. Şimdi şu soruyu AK Partili kardeşlerime sormak isterim. Üç terör örgütünü başımıza bela eden hükümetin adı ne? Evet, üç terör örgütünü başımıza bela eden hükümetin adı ne?

Ve yine 13 Temmuz 2015’de Sayın Davutoğlu’na dedim ki, ciddi sorun alanlarımızdan birisi de dış politika. Aynen şu ifadeyi kullandım: “Dış politikanın 180 derece değişmesi lazım, yaptığınız yanlış.” Değerli arkadaşlarım, “sıfır sorun” dediler komşularla, komşu kalmadı. Suriye’nin içine bulaştılar. Bugün Irak’ta yaşanan olayın ana sorumlusu, bu ülkenin dış politikasını belirleyenlerdir. Eğer Suriye’ye girilmeseydi, böyle bir tablo asla ortaya çıkmazdı. Suriye’ye silah sokulmasaydı, böyle bir tablo ortaya çıkmazdı. Dünyanın her tarafından militanlar, teröristler Türkiye’de ağırlandılar, ellerine silah verildi, yaralandıklarında geldi hastanelerde tedavi edildi ve gönderildi oraya. Tırlarla silah gönderildi, kardeş kardeşe kırdırıldı. Akan kanın sorumlusudur bunlar, bunların yatacak yeri yoktur. Müslüman’ı Müslüman’a kırdırdılar ve Suriye’yi parçaladılar. Irak’ı da parçaladılar. Irak’taki tablonun da sorumlusu bunlardır. Elli sefer söyledik, kardeşim merkezi hükümetle muhatap olacaksınız siz. Karşınızda bir devlet var mı? Var. Anayasası var mı? Var. Bayrağı var mı? Var. Siz devlet olarak meşru bir devletle muhatap olacaksınız, sorun varsa onunla çözeceksiniz. Bizi dinlemediler, biz bildiğimizi okuruz... O kadar uçtular ki, 24 saatte Emevi Camiine gidip namaz kılacaklardı, 24 saatte! Git bakalım nereye gidiyorsun? Adım atabiliyor musun bak bakalım?

Dünya dengelerini bilmeden, kendisini dünyanın tek numaralı gücü olarak gördüğünüz zaman böyle bir tablonun altında ezilirsiniz. O kadar ezildik ki, benim onuruma dokunuyor. Oradaki kabile şeyhleri bile, Türkiye Cumhuriyeti Devletine artık kafa tutuyorlar. Bunlar da esip gürlüyorlar, asarız keseriz ederiz, şunu bunu yaparız diye. Hiçbir şey yapamazlar. Ne oldu sonuçta arkadaşlar? Türkmenler kaybetti dışarıda. Türkmenler kaybetti, hem Suriye’de hem Irak’ta. Türkiye kaybetti, Türkiye’nin işadamları kaybetti, herkes kaybetti. İzlenen yanlış bir dış politikanın Türkiye’ye çıkardığı faturadır. Bu beş soruna değindim değerli arkadaşlarım, bunları çözerseniz biz varız demiştik.

TÜRKİYE’NİN SORUNLARINI EN İYİ BİLEN KAVRAYAN PARTİ BİZİZ

Sevgili vatandaşlarıma bunu neden hatırlattığımı ifade edeyim. 13 Temmuz 2015’de neden hatırlattık? Çünkü vatandaşlarım şunu çok iyi bilsinler. Türkiye’nin sorunlarını en iyi bilen kavrayan parti biziz de onun için. Önlerine koyduk, dedik ki “Bakın Türkiye’nin beş temel sorunu var dedik, bunları çözelim” dedik. Hani diyorlar ya, efendim CHP hep eleştirir. Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz akıl yorduk, kafa yorduk, insanları çağırdık, oturduk, günlerce konuştuk, tartıştık, yetkili organlarımızla konuştuk. Bu beş temel sorunu Türkiye’nin aşması gerektiğini söyledik. Siz ne yaptınız? Beş sorunu koyduk da çözüm koymadık mı? Hayır, beş sorunu koyduk, çözümünü de söyledik onlara. Dedik ki, bakın demokratikleşmede diyoruz ki, Avrupa Birliği illa bir fasıl açsın. Niye bekliyorsun Avrupa Birliğini kardeşim, sen devlet değil misin, iraden yok mu? İraden var, hükümet iraden var. Biz de sana diyoruz ki, her türlü desteği vereceğiz. Gel kardeşim Avrupa Birliğinde hangi demokratik standartlar varsa hiç onların fasıl açmasını beklemeden biz yapalım. Niye dayatmaya teslim olalım, bizim irademiz yok mu? Bunu söyledim. Hem Davutoğlu’na söyledim bunu, hem Binali Yıldırım’a söyledim. Gelin yapalım, niye yapmıyoruz? Bizim insanımız üçüncü sınıf demokrasiye mi layık? Niye bizim ülkemizde birinci sınıf demokrasi olmasın? Niye yargı bağımsızlığı olmasın, niye medya özgürlüğü olmasın? Hatta şunu da söyledim. “Eğer bir ülkenin hapishanelerinde 150’den fazla gazeteci varsa, siz “Bu ülkede demokrasi vardır” ı anlatamazsınız kimseye. Herkes bilir ki, bu ülkede demokrasi yoktur.” Biz de diyoruz zaten, demokrasi yoktur. Olmayan demokrasiyi konuşuyoruz.

Yine aynı şekilde “Medya özgürlüğü” dedik. “Birlikte getirelim...” Tam tersini yapıyorlar, tam tersini. Havuz medyasına her şey serbest, hükümeti eleştirdin mi bütün zorluklar karşında. Ekonomide sorunlarımız var. Dedik zaten onu da, çözelim. Merkez Bankasına ne müdahale ediyorsun kardeşim, faizi indir faizi indir! Merkez Bankası Başkanını kim tayin etti? Ben mi tayin ettim? Sen tayin ettin. Gereğini yerine getirmiyorsa görevden alırsın, biter bu kadar. Şikâyet ediyorsun, hükümet etme yeri şikâyet makamı değildir. Şikâyet ediyorsan o koltuktan ineceksin, sorunu çözen adam gelecek oraya, sorun budur.

Ne söyledik? İnsanca hakça bir düzen kuralım dedik. Çözüm söyledik. Bu ülkede huzuru refahı paylaşmamız lazım, geliri paylaşmamız lazım. Emekliye iki maaş ikramiye... Söyledik, iki maaş ikramiye vermezseniz olmaz. Taşeron işçisine kadro, kadro vermezseniz olmaz. Şimdi uyduruktan bir şeyler yapıyorlar. Taşeron işçisine kadro verilinceye kadar o davanın takipçisi olacağız. Taşeron işçisi kardeşlerim asla unutmasınlar.

Yine söyledik, bir işveren ister sanayici olsun ister KOBİ, vergisini ve sigorta primini tam ödüyorsa, ödediği vergi ve sigorta primi kadar bir yıl süreyle sıfır faizli kredi vereceğiz, bitti. Kime veriyoruz? Üretene veriyoruz. Kime veriyoruz? Çalışana veriyoruz. Kime veriyoruz? Onun yanında çalışan işçilere dolaylı olarak veriyoruz. Bunu söyledik.

Taban fiyat... Dedik ki, bir yıl önceden açıklansın taban fiyat. Kim neyi ekeceğini bilsin. Fındık borsasını niye Karadeniz’de kurmuyoruz? Bunu da söyledik kendilerine. Biz bütün sorunları ve bütün çözümleri biliyoruz.

Eğitimde de söyledik, yanlış yapıyorsunuz. Bütün paydaşları davet edin, bütün paydaşları. Eğitim şurasını toplayalım, bir eğitim politikası oluşturalım. Bir partinin değil, bir ülkenin eğitim politikası olur. Örnek verdim Finlandiya... Dünyanın en güzel reformunu yapan, en etkili reformunu yapan eğitimde Finlandiya’dır. Finlandiya’nın reformu yapan eğitim bakan yardımcısını Türkiye’ye davet ettik. Gelin dedik anlatın, biz de öğrenelim. Bunlar hiçbir şeyi yapmıyorlar, başka işlerle uğraşıyorlar. Yazık değil mi bizim çocuklarımıza? Okuduğunu anlama yeteneğinde son sırada. Benim çocuğum, bizim çocuklarımız niye okuduklarını anlamıyorlar, nedir bu sistem?

SEMİH VE NURİYE’YE BURADAN SELAMLARIMIZI SAYGILARIMIZI GÖNDERİYORUZ

Taşımalı eğitime son verin. Nerede öğrenci varsa orada öğretmen de olacak, okul da olacak kardeşim, ne taşımalı eğitimi? Sabahın köründe alıp çocukları taşıyorsunuz. Yine aynı şekilde sözleşmeli öğretmen, vekil öğretmen, ücretli öğretmen değil kardeşim, öğretmen öğretmendir. Öğretmen bu ülkede yaşayan bütün insanların baş tacıdır. Onu da rahatlıkla söylüyorum, baş tacıdır. Benim çocuğumu yetiştiriyorsa baş tacıdır. Devlet olarak bir yere para vereceksen, önce öğretmene vereceksin. Semih ve Nuriye, iki tane öğretmen kardeşim. Buradan onlara selamlarımızı saygılarımızı gönderiyoruz. Ne istiyorlar bunlar? İşlerini istiyorlar, okullarını istiyorlar. Açlık grevindeler, biri hapishanede, biri hastanede yoğun bakımda. Sizde vicdan yok mu Allah aşkına, vicdan yok mu bunlarda, vicdan yok mu? Eline silah mı aldı bunlar, birilerini mi dövdüler, birisinin burnunu mu kanattılar, birisine taş mı attılar? Sadece ve sadece işimizi verin diyorlar, işimizi verin ekmeğimizle uğraşmayın diyorlar. Bir insanın ekmeğiyle niye uğraşırsınız, aşıyla ekmeğiyle niye uğraşırsınız? Diyorum ya, bunların yatacak yeri yoktur diye, emin olun bunların yatacak yeri yok.

BU ÜLKENİN BÜTÜN SORUNLARINI DÖRT YILDA ÇÖZECEĞİM

Terör konusunda da, terörü söyledim. Türkiye’de bu sorunu çözecek olan partinin adı Cumhuriyet Halk Partisidir. Dört yılda çözmezsem siyaseti bırakacağım dedim. 15 yılda çözemedi, 15 yılda... Dört yılda çözeceğim, bu ülkenin bütün sorunlarını dört yılda çözeceğim. Çünkü ben vatandaşın cebini düşünüyorum, kendi cebimi değil. Ben siyaseti köşeyi dönme aracı olarak kullanmıyorum, ben siyaseti halka hizmet hakka hizmet için kullanıyorum siyaseti.

Dış politikayı asla iç politikaya malzeme yapmayacağız. Dış politikamız barış eksenli olacak. Gazi Mustafa Kemal ne söylüyor? Bütün dünyanın kabul ettiği, “Yurtta barış, dünyada barış.” Kendi ülkende barışı, dünyada da barışı savunacaksın, itibarlı olmak için. Neden Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözü çok önemlidir? Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatının büyük bir kısmı savaş meydanlarında geçmiştir. Barışın ne kadar değerli olduğunu, huzurun ne kadar değerli olduğunu bilen bir insandır. Uygar dünyanın bir parçası olacağız dış politikada, uygar dünyanın bir parçası olacağız, kanlı coğrafyanın bir parçası değil, kavgalı bir coğrafyanın parçası değil, demokrasiden uzak bir coğrafyanın parçası değil, uygar dünyanın bir parçası olacağız. Hedefimiz bu ve dış politika milli olmak zorundadır.

RÜZGÂRA KAPILMIŞ YAPRAK GİBİ SAVRULUP GİDİYORLAR

Bakın, milli olmak zorunda demek, ortak ses çıkarmak demektir iktidar ve muhalefetle. Hadi muhalefeti bıraktık bir tarafa, iktidar partisi bile dış politikada ne söylediğini bilmiyor. Birkaç örnek vereyim. Biraz komik gibi, ama vereceğim bunları da. Şimdi AK Partinin Genel Başkanı diyor ki, “Kuzey Irak’a giriş çıkış kapatılacak” diyor. Diyebilir Sayın Erdoğan, giriş çıkış kapatılacak. Dışişleri Bakanının söylediğine bakın: “Habur’u neden kapatalım?” Şimdi kim doğruyu söylüyor? Dışişleri Bakanı mı, yoksa partinin genel başkanı mı? Geçiyorum, yine söylüyor AK Partinin Sayın Genel Başkanı. “Ambargo koyarız, bunları açlığa mahkûm ederiz.” Ekonomik Bakanı arkasından açıklama yapıyor: “Ambargo tehlikeli bir söylem, ambargo yapmayız.” Kim doğruyu söylüyor? Erdoğan mı doğruyu söylüyor, Ekonomi Bakanı mı doğruyu söylüyor? Yine birisi çıkıyor diyor ki, “Musul Kerkük” Bakan kalkıp diyor ki, “ne Musul’u ne Kerkük’ü arkadaş, önemli olan ticaret” diyor. Hangisi doğru? Ben size diyorum ya, bunlar devleti yönetemiyorlar, yönetme güçlerini kaybetmişler. Bir rüzgâra kapılmış yaprak gibi savrulup gidiyorlar, freni patlamış bir kamyon gibi yokuş aşağı Türkiye gidiyor. Nereye gittiği belli değil. Her şey bozulmuş vaziyette. Devlet dediğimiz bir kavram büyük yara almış ve bir iç çürümeyle karşı karşıya, iç çürümeyle; çünkü liyakat sistemi kalktı, liyakat yok. Adamına göre makam, adamına göre mevki verildi ve böyle bir tablo.

Dolayısıyla zaman zaman size gelip konuşabilirler söyleyebilirler. Lütfen AK Partili kardeşlerimize şu soruyu sorun karşılaştığınızda: “Bu hükümetin dış politikası nedir? Bu hükümetin ekonomi politikası nedir? Bu ülkenin eğitim politikası nedir? Bu ülkenin tarım politikası nedir?” Emin olun size cevap veremeyeceklerdir, çünkü böyle bir politika yok. Niye yok? Eğer bir adam kandırılıyorsa, bir adam aldatılıyorsa, o adamın politikası olamaz zaten. İşin özü budur.

Hepinize teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum değerli arkadaşlarım.