10.10.2017
9548
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, TBMM CHP GRUP TOPLANTISINDA KONUŞTU (10 EKİM 2017)

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:



Hepinize yürekten teşekkürler. Gündemimiz yoğun, Türkiye’nin gündemi de yoğun. Sonuçta yaşadığımız sorunlara çözüm üretmek siyasetin görevi. Biz de bu görevi eksiksiz yerine getirmeye çaba gösteriyoruz. Emek harcıyoruz, düşünüyoruz, tartışıyoruz ve Türkiye’nin sorunlarını çözmek için en azından kendi aramızda, sivil toplum kuruluşlarıyla, konunun uzmanlarıyla bir araya gelip istişare yapıyoruz; bu Cumhuriyet Halk Partisinin farklı düşüncelere verdiği önemin bir göstergesi.

TÜRKİYE AMPUTE ERKEK MİLLİ FUTBOL TAKIMIMIZA TEŞEKKÜRLERİMİ SUNUYORUM
Karamsar bir süreçten geçiyoruz, bunun farkındayım. Toplumun her kesimi bu karamsar sürecin içinde; işçisi de, işvereni de, emeklisi de, memuru da, çiftçisi de, herkes Türkiye’nin geleceğinden kaygı duyuyor. Ama bizi sevindiren olaylar da yok değil. Dün Türkiye Ampute Erkek Milli Futbol takımımız dünya şampiyonu oldu. Sayın teknik direktörü aradım, kendisini ve takımı kutladım. Gerçekten de bu karamsar hava içinde bize yeni bir ufuk açtılar. En azından evet biz varız, dünya şampiyonu olabiliriz, engellerimiz olabilir, ama kararlılığımız ve gücümüz var mesajını verdiler. Dolayısıyla ben takıma, takımın teknik direktörü Sayın Uğur Özcan’a içten teşekkürlerimi sunuyorum Cumhuriyet Halk Partisi grubu adına.

NİYE HÂLÂ ISRARLA IŞID’IN YANINDA DURUYORSUNUZ?
Değerli arkadaşlarım, bugün 10 Ekim. İki yıl önce bugün hiç kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Ankara’da iki canlı bomba 103 vatandaşımızın hayatını kaybetmesine yol açtı. 400’den fazla yaralı oldu. İnsanlar can derdindeydi. Biz İstanbul’da seçim çalışmaları yapıyorduk ve o gün mitingimiz vardı. Mitingi iptal ettik. Gelen telefonlarda önce 15-20, sonra 20-25 can kaybı olabilir dediler, fakat sayı sonunda 103’e çıktı. Tarihimizin en kanlı terör olaylarından birisidir.
Dönemin Başbakanı, “bu terör eylemini IŞID militanları gerçekleşti” deyimini kullanmadı, kullanamadı. Çünkü onlara silah gönderiyorlardı, onlara destek veriyorlardı, onların yanında duruyorlardı. Nasıl sulandırırız dediler, “kokteyl terör” dediler bu. Her terör örgütünün destek verdiği bir kokteyl terörden söz ettiler.
Hayatını kaybedenlerin yakınları bugün bir anma töreni yapmak istediler, sayıları 100 civarında. Çocuklarını anacaklar, o günü anacaklar, bir daha böyle bir tabloyla hiç kimse karşı karşıya kalmasın diyecekler, çok iyi niyetlerle yola çıktılar, ama buna izin verilmedi. Niçin izin verilmiyor? Bir terör eylemini kınamak için aileler bir araya geliyorsa, neden izin verilmiyor? İzin vermemek, terörün yanında durmak demektir. Niye terörün yanında duruyorsunuz? Niye hâlâ ısrarla IŞID’ın yanında duruyorsunuz? Bırakın insanlar teröre karşı duygularını dile getirsinler, terörü ve teröristleri lanetlesinler. İnsanın hayatı bu kadar ucuz mudur? Maalesef üzülerek ifade edeyim, bu gerçekleşmedi.

BU ÖĞRENCİLERİN, BU AİLELERİN GÜNAHI NE?
Değerli arkadaşlarım, geçen hafta gruba gelirken bir grup askeri öğrenci ailesi yolumu kesti, “bizim sorunlarımız var” dediler. Nedir sorununuz? 15 Temmuz darbe girişimi olurken harp okulu öğrencileri okullarında, askeri lisede okuyan öğrenciler okullarında ve ders yapıyorlar. 30 Temmuz’a kadar dersleri devam ediyor. 31 Temmuz’da bunlar mezun olacaklar, dolayısıyla diploma bekliyorlar. Ama o gün bir kanun hükmünde kararname çıkmış. Bunların hiçbirisi okudukları okuldan mezun olamazlar, bunlara farklı üniversitelerin olmayan bölümlerinin diplomaları veriliyor. Bir daha söyleyeyim; farklı üniversitelerin olmayan bölümlerinin diplomaları verilmiş.
Bu diplomada şöyle bir ifade var. Örneğin, bir gencimizin diplomasını okuyayım: “Jandarma Astsubayı Meslek Yüksekokulunda başarıyla tamamlayarak 669 sayılı Kanun Hükmünde Kararname kapsamında bu ön lisans diplomasını almaya hak kazanmıştır.” Başarıyla tamamladığını söylüyor, ön lisans diploması jandarma mı? Hayır, başka bir üniversitenin olmayan bölümü ve bir haksızlıkla karşı karşıyalar. Haksızlığın asıl nedeni, 669 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye yollama yapması, vurgulama yapması. Çünkü o kanun hükmünde kararnameyi görünce, hiç kimse bunları işe almıyor. İyi de, bu öğrencilerin günahı ne, bu ailelerin günahı ne? Bir haksızlığı engellemek için, onlara mezun oldukları okulun diplomasını vermiyorsunuz, başka bir okulun diplomasını veriyorsunuz. Çünkü hak etmişler o diplomayı. Ama diyorsunuz ki, sakın ha bunlara dikkat edin, bunlar FETÖ’cü, bunları sakın çalıştırmayın ve bunlara iş vermeyin. Bu insan haklarına aykırıdır.
FETÖ’yü şiddetle kınıyoruz, hiçbir tereddüdümüz yok. Ama haksızlığa uğrayan herkesin yanında olmak insan olmanın doğal bir sonucudur ve biz haksızlığa uğrayan herkesin yanında olacağız.

CHP’YE HİÇ KİMSE KUMPAS KURAMAYACAKTIR
Bu hafta, daha doğrusu geçen hafta Enis Berberoğlu’nun duruşması vardı. Enis Berberoğlu müebbetle yargılandı, 25 yıl hapse mahkûm edildi alt mahkeme tarafından. Burada dile getirmiştim, Enis Berberoğlu’nun topluiğne ucu kadar suçu yoktur, topluiğne ucu kadar. Ama Enis Berberoğlu üzerinden CHP’ye nasıl kumpas kurarız onun arayışları vardı. Siz kim olursanız olun, nerede olursanız olun, hangi makamı işgal ederseniz edin, CHP’ye hiç kimse kumpas kuramayacaktır. Hâkimleri aldılar, savcıları aldılar; sözde hâkim ve savcıları, gerçek hâkim ve savcılar değil. Talimatla karar veren, talimatla iddianame düzenleyen sarayın hâkimleri ve sarayın savcılarına görev verdiler. Ama bu ülkede dediğim gibi namuslu savcılar da var, namuslu hâkimler de var. Hâkimlik mesleğinin ne kadar önemli olduğuna inanan ve yargının gereğini, hukukun gereğini yerine getiren savcılar ve hâkimler de var. Enis Berberoğlu’nun davası bir üst mahkemede bozuldu.

ENİS BERBEROĞLU’NUN BİR AN ÖNCE SERBEST BIRAKILMASINI İSTİYORUZ
İki ilginç konuya değinmek isterim değerli arkadaşlar. Bunlardan birisi, alt mahkeme diyor ki Enis Berberoğlu’na sen hükümeti devirmek, hükümeti iktidardan etmek için çalışıyorsun çaba harcıyorsun diye aynen şu ifade: “En iyi ihtimalle” alt mahkeme bunu söylüyor, en iyi ihtimalle. En kötü ihtimal ne peki? İhtimalle karar mı verilir Allah aşkına, ama veriyor, talimat gelmiş çünkü. “En iyi ihtimalle” denilmek suretiyle suçun unsurları yönünden net bir belirleme yapılmadığı gibi, bir siyasi partinin yurtiçindeki seçimleri kazanmasını engelleyemeye yönelik eylemin hangi gerekçelerle casusluk suçu unsuru olduğunun gösterilmediği, bu nedenle hangi eylemin suçun unsuru kabul edilerek sanığın sorumluluğuna esas alındığının belirsiz bırakılarak gerçekleştirilmediğini söylüyordu. Yani Türkçesi şu: Sen diyorsun ki, ben bu hükümeti indirmek istiyorum, çalışıyorum, mücadele ediyorum. Muhalefetin görevi ne arkadaşlar? Muhalefetin görevi iktidarı aşağı indirmek, kendisi iktidar olmak; demokrasilerde bu...
Enis Berberoğlu’nu suçluyorlar, “sen neden iktidar aleyhine çalıştın?” Çalışır, hiç eleştirmeyelim mi? Bununla düşünün müebbede mahkûm ettiler. Bir başka yine konu aynı şekilde, ifşa edilen ve sır olmayan bir konuda neden bu sırdır diye mahkûm ediyorsunuz? Ama burada bir konu var. Bunlar yazılıyor, ama Enis Berberoğlu serbest bırakılmıyor. Enis Berberoğlu’nun bir an önce serbest bırakılmasını, Türkiye Büyük Millet Meclisine girip görevinin başında olmasını istiyoruz.
Enis Berberoğlu kaçar mı? Suçsuz adam niye kaçsın, suçsuz adam kaçar mı? Kaçtığı zaman ben bu suçu işledim anlamına gelir. Niye kaçsın? Hiçbir davayı boş bırakmadı, bütün duruşmalara katıldı, hepsine katıldı. Niye kaçsın? Suçu yok, suçu oluşturacak hiçbir eylemi yok. Biz bir an önce Sayın Enis Berberoğlu’nun serbest bırakılmasını istiyoruz.

HERKESİN BİLDİĞİ BİR OLAY SIR OLABİLİR Mİ?
Şimdi bakınız, bakın değerli arkadaşlarım, “devlet sırrı” diyorlar değil mi? Devlet sırrı ne demektir? Derin devletin bildiği, kimsenin de duymaması gereken bir sırdır. Eğer o sır hukuka aykırıysa ve açıklanırsa, devlet ona sahip çıkmaz. Çünkü devlet hukuk devleti kimliğini boşa çıkarmaz.
Şimdi size bir belge göstereceğim, Adana Cumhuriyet Başsavcılığının bir yazısı değerli arkadaşlar. Üzerinde gizli filan hiçbir şey yok, hiçbir şey yok üzerinde. Nedir bu belge? MİT tırları plaka numaralarını da veriyor. 06 M 9903 3 çekici 06 FC 9193 plakalı dorse, içinde mühimmatlar var diyor, bu hususta rapor tanzim edilmesini rica ederiz diye Adana İl Jandarma Komutanlığına yazı yazıyor. Gizli değil, herkesin bildiği bir şey.
Peki, gizli diye kim söylüyor? Kim söylüyor gizlidir diye bunu? Herkesin bildiği bir sır, herkesin bildiği bir olay gizli olabilir mi? Fatura kime çıkıyor? Enis Berberoğlu’na. Niye fatura ona çıkıyor? Acaba CHP’ye nasıl ulaşabiliriz? Biz elimizde belge olmadan konuşmayız, biz doğrulatmadığımız bir olayı da dile getirmeyiz. Enis Berberoğlu aylardır boşu boşuna hapishanelerde yatıyor. Bir an önce dönmesini ve parlamentoda görevinin başında olmasını istiyoruz.

YERLİ TÜTÜN BU, NERESİ KAÇAK?

Az önce önüme bir tütün demeti bırakıldı. Arkadaşlarım Adıyaman’a gittiler, tütün üreticileriyle sohbet ettiler ve konuştular. Hepsi dertli. Önce şu gerçeğin altını çizelim: Bu topraklarda tütün 400 yıldır ekiliyor. 400 yıldır Türkiye Cumhuriyeti topraklarında tütün ekiliyor ve bizim tütünümüz aslında bir dünya markasıdır. Şark tipi tütün diye dünyada bilinen ünlenen tütünü eken Türkiye’dir ve cumhuriyetin ilk yıllarında ihracatın yüzde 30’unu tütün oluşturur; yüzde 30’unu, bu kadar değerli bir ürün. Binlerce aile tütünden geçinir, binlerce aile! Osmanlı döneminde reji idaresi yabancıların elindeydi, el koymuşlardı tütün gelirlerine. Cumhuriyet Tekel’i kurdu, oradan elde ettiği gelirlerle Anadolu’ya, Türkiye’ye, Trakya’ya her tarafa önemli hizmetler yaptı. Bu kadar değerli olan tütün, 2002’de uluslararası tekellere yenildi. 2002’de bir yasa çıktı parlamentodan. Bu yasayla tütün üreticilerinin bir anlamda idam fermanı onaylandı. Tütünde destekleme alımları kaldırıldı, bundan sonra tütünde destekleme alımları yapmayacağız denildi. Kanun diyor bunu. Tekel tümüyle kapatıldı ve özelleştirildi. 2002’de 405 bin 882 aile tütünden geçiniyordu. 2015’de yedi kat küçüldü 56 bine düştü. Yedi kat küçüldü değerli arkadaşlar ve yabancı sigara üreticileri Türkiye’ye tütün ithal etmeye başladılar. Kendi tütünümüzü bıraktık, yabancılar tütün ithal etmeye başladılar ve 2012’den başlayarak Türkiye net tütün ithalatçısı konumuna geldi. İhracat ithalattan daha düşük hale geldi. Dolayısıyla dışarıdan daha fazla tütün getirmeye başladık. 2013 verilerine göre tütün alanında faaliyet gösteren bütün üreticilerin yüzde –daha doğrusu imalatçıların diyelim- 89,3’ünü yabancılar oluşturuyor. Tütün ürünleri imalatının yüzde 89,3’ünü yabancılar oluşturuyor. Geriye kalıyor zaten yüzde 10. Şimdi bu yüzde 10’a da göz diktiler, yüzde 10’u da ellerinden almak istiyorlar. Bu nedenle parlamentoya bir kanun getirdiler. Şimdi Plan Bütçe Komisyonunda görüşülüyor. Orada Cumhuriyet Halk Partisinin değerli milletvekilleri, komisyon üyeleri her türlü muhalefeti tütün üreticisinin lehine yapıyorlar ve yapmaya da devam edecekler. Sigara üzerine yüzde 84 vergi getirdiler. İnsanlar da sigara içiyor. Kıymalık sarmalık tütün, kâğıda sarıp orada içecekler. Buna duyulan ilgi giderek arttı. Artınca da ceza iki türlü; hem hapis, hem para cezasını öngören yeni bir düzenleme parlamentoya geldi. Bakın değerli arkadaşlar, 50 kilodan fazla eğer kıyılmış tütün bulundurursanız, 3 yıldan 6 aya kadar hapis cezası, 3 bin liradan 30 bin liraya kadar para cezası. Ticaretini de engellemek istiyorlar, yine kanuna göre sarmalık kıyılmış tütünü üreten, satan, satışa arz eden, nakleden veya bulunduranlara da 5 bin liradan 50 bin liraya kadar para cezası kesilecek. Değerli arkadaşlarım, buna kaçak tütün diyorlar. Kaçak tütün doğru değil, bu yerli tütün, neresi kaçak? Bu topraklarda ekiliyor, bu topraklarda kullanılıyor, bu topraklarda insanlar para kazanıyorlar. Neresi kaçak? Yurtdışından mı geliyor? Hayır, hem yerlidir, hem millidir, hem çiftçimizin alın teri, hem de göz nurudur, öyle kabul ediyoruz. Bu tütün üreticinin alın teridir, üreticinin göz nurudur. Düğün parasıdır, askere gönderdiği çocuğun harçlık parasıdır; dolayısıyla bu tütünü çiftçinin elinden üreticinin elinden almamak gerekiyor. Şu gerçeği de kabul etmek lazım. Bugüne kadar tütün ürettiği için zenginleşen bir tek adam yok, bir tek adam yok. Bu neyi gösteriyor? Ektiği tütünle ancak geçinebiliyor. Hani han hamam sahibi olur köşeyi döner de, dersiniz ki “niye bu böyle oldu, vergi alalım”. Yok arkadaşlar, ancak üretiyor, ancak geçiniyor, çoluk çocuğunun rızkını oradan sağlıyor. Şimdi siz buna yasak ve ceza getiriyorsunuz. Hem para, hem hapis cezası getiriyorsunuz. O açıdan Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz Adıyamanlılara sesleniyoruz. Bize milletvekili vermediniz, ama biz sizin yanınızdayız sonuna kadar, sonuna kadar yanınızdayız. Onlar sizin karşınızda, biz yanınızdayız.

EKONOMİ BATMIŞ, SEN BIRAKMIŞSIN BUNU, GİDİYORSUN TÜTÜN ÜRETİCİSİYLE UĞRAŞIYORSUN
Niye getiriyorlar bunu? Acaba yabancı tekeller nasıl daha fazla para kazanır diye. Zaten ekonomi batmış, herkes gırtlağına kadar borç içinde. Sen bırakmışsın bunu, gidiyorsun Adıyaman’daki Malatya’daki tütün üreticisiyle uğraşıyorsun. Acaba nasıl biraz daha buraları yok edebilirim, bu anlayış içindesin. Ekonomide ciddi sıkıntılarımız var, ama fatura tütün üreticisine, fındık üreticisine, üzüm üreticisine çıkarılmamalı.
Bakın size örnek vereyim. Köprü yaptılar değil mi? Araba geçerken para ödeniyor. Hazine’den yani bütçeden beş kuruş çıkmadı. Havaalanı yaptılar, bütçeden beş kuruş para çıkmadı. Şehir hastaneleri yaptılar, bütçeden beş kuruş para çıkmadı. Otoyol yaptılar çıkmadı, elektrik santralleri yaptılar çıkmadı, nükleer santral yaptılar yine bütçeden para çıkmadı. O zaman bu toplanan vergiler nereye gitti, kim aldı bu paraları? İsraf israf israf... Altlarında uçaklar, altlarında arabalar, bir yedikleri yetmiyor binlerce masraf. Nereye bakarsanız bakın, hangi açıdan bakarsanız bakın israfın iktidarın dokularına sindiğini görüyorsunuz. O açıdan ciddi sorunumuz var. İşçiye versen deriz ki işçiye verdi, memura versen deriz ki memura verdi, çiftçiye versen deriz ki çiftçiye verdi, taşeron işçisine versen deriz ki taşeron işçisine verdi. Kime verdin sen bu paraları?

BİR KEZ DAHA SORUYORUM: SENİN İÇİN NAMUS VE ŞEREF NE ANLAMA GELİYOR?
Değerli arkadaşlarım, kısaca bir konuya daha değineyim. Daha önce de değinmiştim. Namus ve şeref kavramının bu topraklarda ne kadar değerli kavramlar olduğunu... Namusu ve şerefi üzerine yemin eden insanlar ölümü göze alırlar, namuslarından ve şereflerinden vazgeçmezler. Bakın ölümü göze alırlar, namuslarından ve şereflerin vazgeçmezler. Şimdi Sayın Erdoğan Cumhurbaşkanlığı makamında Adalet ve Kalkınma Partisinin Genel Başkan yardımcılarını ağırlıyor, belediye başkanlarını ağırlıyor, belediye meclis üyelerini ağırlıyor. Afyonkarahisar’da toplantı yaparken konuşurken, arkasında Cumhurbaşkanlığı Forsu var. Hani sen namusun ve şerefin üzerine tarafsız davranacağına dair yemin etmiştin. Ben defalarca sordum, bir kez daha Sayın Erdoğan’a soruyorum. Çık şu milletin önüne senin için namus ve şeref ne anlama geliyor bir anlat bakalım. Ne anlama geliyor? Milletin derdine bak, onun derdine bak! Adalet ve Kalkınma Partisinin Genel Merkezi yok mu? Var. Gidersin oraya kardeşim. Partinin genel başkan yardımcılarıyla görüşmek istiyorsan orada görüşürsün, grup başkan vekilleriyle görüşmek istiyorsan orada görüşürsün. Neden Cumhurbaşkanlığı Sarayında görüşüyorsun? Tarafsızlığı üzerine yemin edecek, sonra bunları unutacak. Bir daha soruyorum, bir daha. Bu topraklar için namus ve şeref kavramı çok önemli. Namus ve şeref kavramının ne anlama geldiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Bilmeyen bir kişi var, o da o koltukta oturuyor. Bu topluma hakarettir, bu toplum bunu içine sindiremez.

STADIN PARASINI BEYEFENDİ SANKİ CEBİNDEN ÖDEMİŞ
Bakın daha garip bir şey. Bizim Ampute Milli Takımımız Avrupa şampiyonu oldu, gayet güzel. Bakan hemen Sayın Erdoğan’ı arıyor. Diyor ki, takım şampiyon oldu kutlar mısın? Kutluyor. Efendim diyor Beşiktaş Stadı için de Beşiktaş takımına da teşekkür edelim, stadı buraya açtılar diye. Ne demek diyor, ne teşekkürü diyor, parasını biz verdik diyor. Bir de teşekkür mü edelim, parasını biz verdik diyor. Stadın yapma parasını vermiş. Beyefendi sanki cebinden ödemiş. Cebinden ödediysen tamam, sen cebinden mi ödedin, ne demek parasını biz verdik? O parayı bu ülkede tüyü bitmemiş yetim ödedi, tüyü bitmemiş! Çocuk doğduğu andan itibaren vergi öder, doğduğu andan itibaren! O vergiyi sen çarçur et diye ödemiyorlar. Böyle bir tablo, böyle bir... Nedir? Tek adam rejiminin Türkiye’yi getirdiği nokta budur işte. Sanki o para vatandaşın milletin değil, babasının parası, onu harcayacak beyefendi. Kimsin sen, kimsin sen?

DIŞ POLİTİKADA ORTAK BİR DİLİMİZ OLMADIĞI İÇİN, CİDDİ SORUNLARIMIZ VAR
Değerli arkadaşlarım, dış politikada ciddi sorunlar yaşıyoruz. Üç aşağı beş yukarı hepimiz bu sorunları saati saatine izliyoruz, ne olup bittiğine bakıyoruz. Dış politikanın ayrı bir önemi vardır ve dış politikanın ayrı bir dili vardır. Bu dili kullanan adamlara da diplomat denir. Dünyanın her tarafında böyledir. Nasıl hukukçuların ayrı bir dili varsa, doktorların ayrı bir dili varsa, maliyecilerin ayrı bir dili varsa, esnafın ayrı bir dili varsa, sanayicilerin ayrı bir dili varsa, diplomatların da ayrı bir dili var. Dolayısıyla dış politikada konuşurken herkes dikkatli olmak zorundadır. Boğazda dokuz boğum olduğunu dış politikada konuşurken kimsenin unutmaması lazım ve dış politikanın iç politikaya göre bir başka farklılığı, dış politikanın milli olması gerektiğidir. Dış politikada iktidar muhalefet olmaz, dış politikada milli bir duruş sergilenir, iktidarıyla muhalefetiyle dış politikada ortak bir dil geliştirilir. O nedenle iktidar olanlar dış politikadaki bütün gelişmeleri muhalefete aktarmak zorundadırlar ki, ortak bir dil geliştirilsin diye.
Değerli arkadaşlarım, bugün geldiğimiz noktada dış politikada ortak bir dilimiz yok. Ortak bir dil olmadığı için de, ciddi sorunlarımız var. İç politikada farklı dillerimiz olabilir, farklı tercihlerimiz olabilir, farklı projelerimiz olabilir, ama dış politika böyle değil. Eğer dış politikada yanlış yaparsanız, bunun sonuçları ağırdır ve uzun süre de telafi edilemez. Ama iç politikada hata yaparsanız, toplumun bir kesimi bu hatanın faturasını öder, ama dış politikada hatayı 80 milyon öder. O nedenle dış politikada dikkatli bir dil kullanmak, arka kapı diplomasisini sürekli açık tutmak ve Türkiye’nin çıkarları üzerine kilitlenmek gerekir. Dış politikanın özelliği budur değerli arkadaşlar.

SURİYE POLİTİKASI, BİR DİPLOMASİ HEZİMETİDİR
Dış politikada zaman zaman ciddi kırılmalar olabilir. Ben bazı örnekler vereyim size, hafızalarımızı yenilemek açısından. Mesela dönemin ABD Başkanı Johnson’un İnönü’ye yazdığı mektup, ama İnönü’nün de ona karşı yazdığı bir mektup var. Tarihte bunlar yerlerini almışlardır. Türkiye onurunu gururunu korumuştur. Yine aynı şekilde 1974 Kıbrıs çıkarması. Türkiye ne yapacağını bilinçli olarak saptamış ve gereğini yapmıştır. Hatay’ın Türk topraklarına katılması bir diplomasi zaferidir. Kıbrıs çıkarması bir diplomasi zaferidir. Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyelik için başvurması, 1963 Ankara Anlaşması bir diplomasi zaferidir. Türkiye uygar dünyanın bir parçası olma konusunda kararlılığını ve iradesini ortaya koymuştur. Ve Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi ve bunun karşısında iktidarın sessiz kalması bir diplomasi hezimetidir. Suriye politikası, bir diplomasi hezimetidir değerli arkadaşlar.

HER ŞEY TEK ADAMA BIRAKILIRSA, TÜRKİYE FRENİ PATLAMIŞ BİR KAMYON GİBİ YOKUŞ AŞAĞI GİDER
Dış politikada akılcı davranmak zorundayız, soğukkanlı davranmak zorundayız ve en önemlisi istişareyi, yani danışmayı elden uzak gözden uzak tutmamak zorundayız. İşin uzmanlarıyla, bürokratlarla oturup konuşmak, politika oluşturmak gibi siyasetin bir görevi vardır. Eğer olay danışma devre dışı bırakılırsa, arka kapı diplomasisi devre dışı bırakılırsa ve her şey tek adama bırakılırsa, Türkiye freni patlamış bir kamyon gibi yokuş aşağı gider ve başına ne geleceğini kimse tahmin edemez.
Hele hele dış politikadaki atışmaları basın üzerinden yapmak, arka kapı diplomasisini tamamen kapatmak, hiçbir devlete yarar getirmez, hiç kimseye yarar getirmez. Amerika’da Sarraf davası var, Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı orada tutuklu, Rıza Sarraf tutuklu, Zafer Çağlayan tutuklu. Şimdi rehin alma politikasıyla sorun çözülmeye çalışılıyor. Rehin alma politikasıyla sorun çözülmez, aksine sorun derinleşir. Dış politikadan Erdoğan o kadar habersiz ki ve dış politikanın ne olduğunu ve önemini o kadar az kavramış ki, emin olun okuduğum zaman kulaklarıma inanamadım, gözlerime inanamadım.

CEZALANDIRILAN 80 MİLYON
Şöyle söylüyor Amerika’yla yaşanan vize krizi dolayısıyla: “Bu karar her şeyden önce çok üzüntü verici” doğru, çok üzüntü verici. Yani Ankara’da büyükelçinin böyle bir kararı alarak uygulamaya sokması üzüntü verici. Bir büyükelçi böyle bir karar alabilir mi? Dünyadan haberi yok. Neden? Amerika’yı kızdırmayalım da, bari bütün yükü büyükelçinin sırtına atalım. Böyle bir anlayışla dış politika yürütülür mü Allah aşkına? Siz alınan bir karar var ve karar çok ağır, Türkiye açısından çok ağır, ilk kez böyle bir kararla karşılaşıyoruz, üzüntü verici ve topu sadece ve sadece büyükelçinin omuzlarına yıkıyorsunuz. Başka... Başka bir şey yok.
Erdoğan Amerika’ya gittiği zaman havuz medyasında bayram havası vardı. Manşetlerde “hiç olmadığı kadar yakınız” cümleleri vardı manşetlerde. Şimdi hiç olmadığı kadar uzaklar. Türkiye bu noktaya geldi ve kısa bir süre içinde geldi. Amerika’nın yaptığı uygulama yanlıştır, asla doğru değildir, asla desteklemiyoruz. Binlerce öğrenci gidecek okumaya Amerika’ya, hastalar var tedavi olmak için Amerika’ya gidecekler, işadamlarımız var Amerika’ya gidecekler. Bütün bunların tamamının önü kesiliyor. Cezalandırılan hükümet değil, cezalandırılan 80 milyon oluyor. Dolayısıyla sağduyunun egemen olmasını, akılcı politikalar üretilmesi gerektiğini yine ifade ediyorum. Her iki ülkenin de sağduyulu davranması lazım. Toplumlara zarar vermenin yararı yoktur.
Evet söyleniyor, Amerika bizim stratejik ortağımız. En çok kullandığımız cümlelerden birisidir bu. Stratejik ortaklar arasında bu kadar ağır yaptırımlara yol açacak uygulamaların olmaması gerektiği düşüncesindeyiz. Umarız kısa süre içerisinde bu kriz aşılmış olur.

BU SÜRECE SURİYE’NİN İÇİŞLERİNE BURNUMUZU SOKARAK GİRDİK
Değerli arkadaşlarım, bir başka sorunumuz daha var İdlib. Türk Silahlı Kuvvetleri İdlib’e gidiyor. Baştan şunu söyleyeyim: Her ülke kendi geleceğini güvence altına almak zorundadır. Türkiye de kendi geleceğini güvence altına almak zorundadır, kendi sınırlarını güvence altına almak zorundadır. Büyük bir ülkenin yapması gereken de budur zaten. Biz askerin İdlib’e gidişine destek veriyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri oraya gitmeli, bir çatışmasızlık bölgesi yaratmalı. Bazılarının Akdeniz’e ulaşmak için ileride Türkiye’yi zora sokacak amaçlarına engel olunmasını da anlayışla karşılıyoruz. Ama sorun ne? Sorun, Türkiye bu noktaya niçin ve nasıl geldi? Şimdi bunun üzerinde kısaca durmak isterim.
Astana süreci başladı. Türkiye Rusya ve İran ortak hareket edecekler. Çatışmasızlık bölgeleri oluşturacaklar ve dolayısıyla Suriye’deki akan kanın durmasına katkı verecekler. Biz bu sürece olumlu baktık. Evet, daha önce bunu Türkiye’de yapın demiştik, üç-dört yıl önce Türkiye’de yapın demiştik, ama dönemin hükümeti “hayır biz yapmayız, biz zaten Esad’ı hemen devireceğiz” demişlerdi, ama olmadı. Bu sürece Suriye’nin içişlerine burnumuzu sokarak girdik. Esad’ı Esed ilan ettik, 24 saatte Emevi Camiine gidecektik namaz kılacaktık, bütün dünyadaki terör örgütlerini getirdik Türkiye üzerinden Suriye’ye geçirdik. Suriye’de yaralananları tekrar getirdik Türkiye’ye tedavi ettik, sonra eline silahı verip tekrar gönderdik oraya. Süleyman Şah Türbesini, yani kendi topraklarımızdan Süleyman Şah Türbesini kaçırmak zorunda kaldık ve 4 milyon Suriyeli Türkiye’ye geldi ve bunlara 30 milyar dolar para harcadık.

ASTANA’DAN SONRA ESED OLDU TEKRAR ESAD
İzlediğimiz politikanın Türkiye’ye maliyetidir bu değerli arkadaşlar, izlenen yanlış politikanın Türkiye’ye maliyetidir. Bu politika milli mi? Hayır, bu politika gayri milli politika, iktidar partisi dışında kimse buna destek vermedi “yanlış yapıyorsunuz” dedik. Sonra El Kaide, El Nusra gibi pek çok terör örgütüne Türkiye’den tırlarla yardım götürdüler, silah götürdüler. Müslüman’ı Müslüman’a kırdırdılar. Ve bu arada bir Rus uçağı düşürüldü. Yarış yapıldı, Cumhurbaşkanıyla dönemin Başbakanı arasında. Efendim ben emri verdim, hayır sen emri vermedin, sonra da emri ben verdim dediler. Sonra ne oldu? Gittiler Rusya’ya, bir sürü adam araya koydular, devlet başkanlarını araya koydular, “biz ettik, sen etme” dediler, mektup yazdılar, yalvardılar yakardılar Putin bunları affetti. İtibar kaybına uğrayan kim? Türkiye Cumhuriyeti Devleti itibar kaybına uğradı. İlk kez bizim tarihimizde bu kadar ağır bir itibar kaybıyla karşı karşıya kalıyoruz. Sonra... Astana’dan sonra Esed oldu tekrar Esad.

ADAMIN BURNUNU BÖYLE SÜRTERLER!

Bakın değerli arkadaşlar, şimdi Suriye’de Rusya Türkiye ve İran beraber çalışıyor. Soru şu: Rusya ve İran kimden yana tavır almıştı? Cevabı basit, Esad’dan yana. İkinci soru: Peki, şimdi Türkiye kimden yana tavır alıyor? Esad’dan yana tavır alıyor. Bu 180 derece nasıl oldu da böyle döndün? Adamın burnunu böyle sürterler, adamın burnunu böyle sürterler!

CEHENNEMDE BİZ OLACAĞIZ

Nereye gidilecek? İdlib’e gidilecek. İdlib’de kim var? Erdoğan’a soruyorlar, İdlib’de ne yapacaksınız? Cevap veriyor: Rusya İdlib’in dışında, Türkiye İdlib’in içinde güvenliği koruyacak. Ruslar dışarıda, biz içeride olacağız. Cehennemde biz olacağız, onlar dışarıda olacaklar ve orada güvenliği sağlayacağız. Peki, bir başka soru: Kime karşı güvenliği sağlayacağız? Terör örgütü Heyet Tahrir El Şam. Heyet Tahrir El Şam’la çatışacağız. Yine bir soru: Heyet Tahrir El Şam’ın çekirdeğini kim oluşturuyor? Çekirdeğini El Nusra oluşturuyor. Peki, bir soru daha: El Nusra’yı Erdoğan terör örgütü olarak görüyor mu? Hayır, görmüyor, terör örgütü olarak görmüyor. Tam tersine, terör örgütüne, yani El Nusra’ya silah da gönderdiler cephane de gönderdiler. Diyeceksiniz ki, nereden çıkardın? Dünyanın terör örgütü dediği El Nusra’ya Erdoğan nasıl diyebilir ki “bu terör örgütü değildir” diye.

BİR TERÖR ÖRGÜTÜNÜN HALEP’İ TERK ETMESİ İÇİN BAŞVURULAN KİŞİ RECEP TAYYİP ERDOĞAN

19 Ekim 2016’da muhtarlarla bir toplantı yaptı. Şunu söylüyor: “Dün akşam Sayın Putin’le bir görüşmem oldu ve bu görüşmede Halep’i konuştuk. Saat 22.00 itibariyle orada hava bombardımanlarını durdurduklarını durduracaklarını ifade ettiler. Ve El Nusra’nın orayı terk etmesi noktasında kendilerinin ricaları oldu.” Bir terör örgütünün orayı terk etmesi için rica ettikleri kişi Recep Tayyip Erdoğan. Gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum, ama bu kendisinin ifadesi. “Arkadaşlarımıza bu konuda gerekli talimatı verdik.” Yani terör örgütüyle ilişkili olan arkadaşlarına bu konuda talimatı veriyor. “Onlar da bu çalışmayı yapmak suretiyle El Nusra’yı Halep’ten çıkarma ve Halep halkının bu noktadaki huzurunu sağlamak için bir çalışmanın içerisinde olalım diye aramızda böyle bir mutabakatı görüştük.” Bir terör örgütünün Halep’i terk etmesi için başvurulan kişi Recep Tayyip Erdoğan. Bütün dünyanın terör örgütü olarak kabul ettiğini, Erdoğan silah desteği verdiği için ve bunlar da bilindiği için, Erdoğan’dan rica ediyorlar “bunu engelle” diye.

OLUŞAN STRATEJİ ŞU: BURAYI SEN KİRLETTİN, GEL KİRİNİ TEMİZLE
Değerli arkadaşlarım, diplomasi nedir? Dedim ya, diplomasinin ayrı bir dili vardır. Diplomaside konuşurken dikkatli olacaksınız ve akılcı politikalar üreteceksiniz ve sizin bir stratejiniz olacak ve o hedefe ulaşmak için adım adım stratejinizi gerçekleştireceksiniz. Oluşan strateji ne? Oluşan strateji şu: Burayı sen kirlettin, gel kirini temizle arkadaş, burayı sen pislettin gel pisliğini temizle arkadaş. Suriye’ye sen silah gönderdin, terörü sen yaptın, şimdi terör örgütlerinin tamamı İdlib’de, sen gideceksin orada terör örgütüyle çarpışacaksın ve İdlib’i temizleyeceksin. Geldiğimiz nokta bu. Onların stratejisinin bir gereği olarak Türkiye İdlib’e giriyor. Bedeli kim ödeyecek? Bu ülkenin fakir fukara çocukları, Türk Silahlı Kuvvetleri gidecek oraya. Bunu bütün arkadaşlarımın bilmesini isterim.

6 MADDEDE İDLİB
İdlib konusunda altı madde halinde düşüncelerimi sizinle paylaşmak isterim.
Bir, Türkiye halkı AK Partinin yanlış Suriye politikasının bedelini çok ağır ve kanlı bir şekilde ödemeye devam etmektedir. İdlib’den gelecek her şehidin sorumlusu, hiç kimse unutmasın Recep Tayyip Erdoğan’dır. İdlib’den gelecek her şehidin sorumlusu olacak.
İki, İdlib’deki cihatçıların karadan temizliği Türkiye’ye havale edilmiştir. Görünen odur ki, Türkiye İdlib’i temizledikten sonra devirmeye çalıştığı Esad yönetimine teslim edecektir. Esad için gidiyoruz oraya, terörden temizleyeceğiz, şehitlerimizi vereceğiz ve Esad’a teslim edeceğim.
Üç, İdlib’deki temizliğin maliyeti çok yüksek olacak. Nusra cephesi yeni adıyla Heyet Tahrir El Şam direneceğini açıklamıştır. Bu bağlamda Türk Silahlı Kuvvetleri ve Nusra’ya bağlı cihatçılar arasında yoğun çatışmalar kaçınılmaz olacaktır.
Dört, Rusya’nın izlediği strateji sonunda, Erdoğan’ın Suriye yönetimini devirmek amacıyla beslediği büyüttüğü ve göz yumduğu cihatçı örgütlerle şimdi Türk Silahlı Kuvvetleri çatışacak. İdlib’in nüfus, coğrafya gibi nitelikleri göz önüne alındığında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Fırat Kalkan’ından çok daha fazla sorunla karşılaşacağı açık.
Beş, İdlib’deki yüz binlerce sivil çatışmalardan kaçmak için Türkiye’ye yönelebilir.
Altı, yine İdlib’de varlık gösteren cihatçı terörist örgütlerin Türkiye’ye sızmaları ve ülke içinde saldırılar yapmaları güçlü ve endişe vericidir; bunların hiçbirisinin unutulmaması lazım.

NURİYE VE SEMİH’E YAPILAN ZULÜMDÜR

Değerli arkadaşlarım, sözlerimi önemli bir konuyla bitirmek istiyorum. Nuriye ve Semih…
Nuriye ve Semih sadece işlerini istediler, sadece. Hiç kimsenin burnunu kanatmadılar, görevlerinin başındayken çocukları eğittiler. Onlara şükran borçluyuz verdikleri hizmetler dolayısıyla. Bir kanun hükmünde kararnameyle görevlerine son verildi; birisi şu anda hastanede, birisi hapishanede. Bir baba olarak bir baba olan Binali Yıldırım’a seslenmek isterim. Bir daha söylüyorum Sayın Binali Yıldırım, bir baba olarak bir baba olan Sayın Binali Yıldırım’a seslenmek isterim. Dünyanın en haklı talebi işini istemek, dünyanın en haklı talebi! Dünyanın en haklı talebini yerine getirmek için size düşen görevler var, Sayın Başbakanım size düşen görevler var. Bu görevleri yerine getirirseniz büyürsünüz. İnsanlık bu kadar ucuz olmamalı, insan hayatı bu kadar ucuz olmamalı. Ölümle pençeleşen iki kişiye yapılan zulümdür. Bu zulme kimse alet olmamalı. Demokrasi açısından da bunun faturası çok ağır olacak. Heyetler kurdular, komisyonlar kurdular. Ne yaparsanız yapın, ama bir an önce bunların görevlerinin başına dönmesi lazım. Varsa bir sorumlulukları verin mahkemeye, yargılamaysa yargılansın. Neden görevlerinden alıyorsunuz? Ekmeklerini neden ellerinden alıyorsunuz? Bu çağrıyı da Sayın Binali Yıldırım’a toplumun huzurunda yapıyorum. Umarım sesimiz yerini bulur.

Hepinize teşekkür ediyorum değerli arkadaşlarım.