06.06.2017
10974
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU TBMM CHP GRUP TOPLANTISINDA KONUŞTU

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "FETÖ’cülerin baklavacılar kolu vardı, pastacılar kolu vardı, öğretim üyeleri kolu vardı, fırıncılar vardı, kavurmacılar vardı, şimdi de FETÖ’nün damatlar kolu çıktı. Damatlar içeride, ama onun üstünde hiç kimse içeride değil. Aynı menzile yürüyenler dışarıda, ama damatlar içeride. “Ne istediniz de vermedik” diyenler dışarıda, damatlar içeride. Ülkeyi parsel parsel sattılar; satanlar dışarıda, damatlar içeride. “Dön artık bitsin bu hasret” diyenler dışarıda, damatlar içeride. FETÖ liderinin kardeşinin cenaze törenine bile koşa koşa gidenler dışarıda, damatlar içeride. Katar katar Pennsylvania’ya seferler düzenleyip gidip el etek öpenler dışarıda, ama damatlar içeride. Ve daha acı olanı ise OHAL kararnameleriyle hak arayan insanlar içeride, ama Türkiye’yi götürüp acımasız bir şekilde FETÖ’ye teslim edenler dışarıda. Darbenin siyasi ayağı ortaya çıkıncaya kadar her türlü mücadeleyi yapmaya Türk milletine söz veriyorum" dedi. 

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:


Bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan hepinize, bütün Türkiye’ye, doğusu batısı, güneyi kuzeyi; kadını erkeği; yaşlısı genci hepsine en içten en sıcak selamlarımızı, saygılarımızı gönderiyorum.

Yine yoğun bir gündemimiz var. Spordan söz edeyim. İzmir’in Göztepe’si, efsane takımı birinci lige çıktı. Kendilerini yürekten kutluyoruz.  Sporcusunu, antrenörünü, taraftarlarını ve bütün İzmir’i yürekten kutluyoruz ve buradan selamlarımızı gönderiyoruz.

Sivas Spor ve yeni Malatya Spor da önemli başarılara imza attılar. Onlara da yürekten teşekkürlerimizi sunuyoruz.

83 İL YAPALIM, HAKKÂRİ VE ŞIRNAK DA İL OLARAK VARLIKLARINI SÜRDÜRSÜNLER

Hakkâri’nin il başkanı aramızda. Hoş geldin başkan.  81 ilimiz var, 81 ilimizle de gurur duyuyoruz. Orada yaşayan vatandaşlarımız kendi illeriyle her zaman gurur duymuşlardır. Eğer takımları başarılıysa o kent o gün bayram yapar; hüzün varsa hep birlikte hüznü, acıyı paylaşırlar. Hakkâri bizim kadim kentlerimizden birisi. Cumhuriyetin kuruluşundan beri ildir ve il olmayı da hep sürdürmüştür. Sorunları yok mu? Elbette dünya kadar sorunu var. Daha sonra terör olayları dolayısıyla Şırnak’ı da il yaptılar. Şırnak’ın yeniden onarımı için hepimiz çaba harcıyoruz zaten. Bütçede vergilerimizle o ilin bir şekliyle ayağa kalkması, Hakkâri’nin ayağa kalkması, sorunlarını çözmesi, barış içinde yaşayan bir kent olması hepimizin ortak amacı. Ünlü Yazarımız Ferit Edgü, Hakkâri’ye “Hakk kenti “ olarak tanım getirir ve öyle dillendirir. Şırnak Nuh’un gemisinin olduğu yer olarak ifade edilir. Bu kente “Nuh’un oğullarının bölgenin sıcaklığından korunmak için inşa ettikleri yazlık kenti olarak Şırnak’ı tanımlarlar. “Şırnak ve Hakkâri il olmasın, yerine Yüksekova ve Cizre il olsun” diye daha önce bir teklif gelmişti. Buna itiraz ettik, dedik ki “Doğru değil. 81 ilimiz var, 81 yerine 83 il olsun, Cizre de, Yüksekova da il olsun; Hakkâri de, Şırnak da il olsun. Bunları il olmaktan neden çıkaralım?” Efendim, “terör nedeniyle bunları il olmaktan çıkarıyoruz” diyorlar. O zaman sen iktidar olarak teröre teslim oluyorsun anlamına gelir. Ben terörü burada önleyemiyorum, en iyisi burayı il olmaktan çıkarayım, o zaman burayı zaten teröre teslim edeceğiz! Bu anlayış son derece tehlikeli bir anlayış ve doğru değil.

Sayın Başbakana çağrı yapacağım ama Sayın Başbakanın konumunu siz benden daha iyi biliyorsunuz; yetkisiz birisi.  Ama en iyisi İçişleri Bakanına bir çağrıda bulunalım yani Hakkâri ve Şırnak il olarak kalsın, siz eğer arzu ediyorsanız, eğer bu ülkenin çıkarları bunu gerektiriyorsa Cizre’ye ve Yüksekova’yı da il yaparsınız. Böylece 81 ilimizle değil 83 ilimizle gurur duyarız. Buna hiçbir itirazımız yok. Bir olayı kapatmak yerine, bir olayı sağlıcakla sonuçlandırmak, herkesin memnun olacağı bir tarzla sonuçlandırmak siyasetin görevi olmalıdır. O nedenle gelin, 81 il değil, 83 il yapalım, Hakkâri ve Şırnak da il olarak varlıklarını sürdürsünler. Bu, Cumhuriyet Halk Partisi olarak bizim çağrımızdır. Umarım bu çağrı bölgeden de destek bulur.

EMEK EN YÜCE DEĞERDİR

Değerli arkadaşlarım, dün güzel bir toplantı yaptık, Kıdem Tazminatı Çalıştayı, Emek Bürolarının gerçekleştirdiği güzel bir toplantı. Bu toplantıya Türk-İş’in Sayın Genel Başkanı, Hak-İş’in Sayın Genel Başkanı ve DİSK’in Sayın Genel Başkanı katıldılar. Uzman kadrolarıyla bu toplantıya katıldılar. Kıdem tazminatı konusunda Türkiye’nin en yetkin isimleri de bu toplantıya davet edilmişlerdi ve onlar da bu toplantıya katıldılar. 3 Sayın genel başkan birer konuşma yaptılar, son konuşmayı da bana verdiler. Önce şunu ifade edeyim: İşçi sendikaları konfederasyonlarının 3 sayın genel başkanının kıdem tazminatı gibi çok ama çok önemli bir konuda bir araya gelmeleri çok önemli. 3 sayın genel başkana da Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan sevgimizi, saygımızı ve şükranlarımızı gönderiyoruz.  Hep şunu söyledik: Emek en yüce değerdir; ister fikir işçisi olsun ister beden işçisi olsun emek en yüce değerdir. Emekle üretiyoruz çünkü biz, emekle düşünüyoruz, emekle sorunları çözüyoruz, emekle yeni buluşlar yapıyoruz; fabrikaları, barajları, yolları, kentleri emekle yapıyoruz, insan emeğiyle yapıyoruz. Makinayla daha hızla yapmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla emek, sadece bizim ülkemizde değil, sadece bizim felsefemizde değil insan olanın doğasında olması gereken emek temel en yüce değerdir sözüdür. Dolayısıyla hepimiz, emek en yüce değerdir diye rahatlıkla söyleyebiliriz.

BİZ İŞÇİ DOSTUYUZ

Emeğe haklarını Cumhuriyet Halk Partisi iktidarları vermiştir. Bir daha söylüyorum, emeğe haklarını Cumhuriyet Halk Partisi iktidarları vermiştir.  Rahmetli Ecevit Bakanlık yaptığı dönemde toplu sözleşme ve grev hakkını getirmiştir. Daha sonra bu, Anayasada da yer almıştır. Toplu sözleşme ve grev hakkının gelmesi çok önemlidir. Daha sonra yine Sayın Ecevit Başbakanlığı döneminde İşsizlik Sigortasını getirdi. Sosyal demokrat partilerin işçiler lehine, çalışanlar lehine getirdiği bütün düzenlemeler 1980 askerî darbesiyle büyük ölçüde makaslanmıştır, yok edilmiştir. Dün bunu Hak-İş’in Sayın Genel Başkanı ifade etti. Evet, askerî darbenin yaptığı ilk iş, işçilere verilen hakların ellerinden alınması olmuştur. Ben de konuşmamda şunu söyledim: Darbeler kötüdür, evet; darbeler Türkiye’yi geriye götürüyor, evet; darbeler vatandaşın haklarını vatandaşın elinden alıyor, evet; darbeler demokrasimize darbe vuruyor, evet; peki, darbeden sonra iktidar olanlar işçilerin elinden alınan o hakları neden iade etmiyorlar, neden vermediler? Ama sizler gidip onlara oy verdiniz. Ve şunu söyledim: Ben referandum süresince nasıl bütün vatandaşlarıma düşünerek sandığa gidin diyorsam, bugün aynı şeyi bütün işçi kardeşlerime söylüyorum: Bir daha sandığa giderken haklarınızın korunması açısından oy verirken bir daha düşünün. Kim sizin haklarınızı, kim sizin çıkarlarınızı savunuyor, hangi parti sizden yana, hangi parti sizin karşınızda bunu düşünerek sandığa gidip, bunu düşünerek oy kullanırsak o zaman işçi kardeşlerim geleceklerini daha iyi görebilirler. Çünkü biz, işçi dostuyuz.  Onlara şunu da söyledim: Ben işçi sendikalarının genel kurullarına katıldım, konferedasyonun genel kurullarına katıldım ve orada sendika başkanlarını da en ağır şekilde yeri gelirse eleştiririm ve onlara şunu söylerim: Benim sizi eleştirmeye hakkım var çünkü ben sizdenim. Ben de bir işçi gibi düşünüyorum. Ben de bir emekçi gibi düşünüyorum. Ben sizdenim, o nedenle sizi eleştirmeye benim hakkım var diyorum.   Ne oldu da işçiler kendi haklarını savunan siyasal partilere büyük ölçüde oy vermekten vazgeçtiler, ne oldu? 1980 sonrası Türkiye farklı bir kulvara sokuldu. Yapılan siyaset, etnik kimlik üzerinden, yapılan siyaset inanç üzerinden, yapılan siyaset yaşam tarzı üzerinden oldu ve kimse kendi sorununu bile düşünmedi, sandığa giderken de düşünmedi. “Ben inancıma göre oy veriyorum, ben etnik kimliğime göre oy veriyorum, ben yaşam tarzıma göre oy veriyorum” dedi ve böylece siyasetin tuzağına düştü. Şimdi, o tuzaktan çıkma zamanı. İşçi, kimliği ne olursa olsun, inancı ne olursa olsun, yaşam tarzı ne olursa olsun onun haklarını savunmak hepimizin ortak görevi olmalıdır. Biz bunu yapacağız.  

KIDEM TAZMİNATI YÜK DEĞİLDİR, LÜTUF DEĞİLDİR, İANE DEĞİLDİR; İŞÇİNİN ALIN TERİNİN KARŞILIĞIDIR

Değerli arkadaşlarım, yine bu toplantıda Türk-İş’in Sayın Genel Başkanı dedi ki “ 1 milyon 600 bin civarında sendikalı işçimiz var. Çalışan işçi sayısı kaç? 13-14 milyon” dedi. 13-14 milyon çalışan işçi var, sendikalı sayısı 1 milyon 600 bin. Taşeron işçisi ne kadar? 1 milyon 700 bin; sendikalılardan fazla taşeron işçisi var.

Değerli arkadaşlarım, taşeron işçisinin ne olduğunu da onlara anlattım, onlar daha iyi biliyorlar. İş güvenceleri yok, ömür boyu asgari ücrete mahkûm, konuşamazlar, izin bile alamazlar çünkü her an işlerini kaybedebilirler, böyle bir durum. Peki, taşeron işçiliğini Türkiye’nin gündemine getiren parti hangisi? Cumhuriyet Halk Partisi.  Kayıt dışı çalışmadan söz ettiler. Hiçbir şeyden söz etmeyeceğim, sadece devletin resmî rakamından söz edeceğim, kayıt dışı çalışma ne kadardır diye Türkiye İstatistik Kurumunun verilerine göre çalışanların yüzde 32,8’i kayıt dışı çalışıyor yani çalışan her işçiden birisi kayıt dışı çalışıyor. Onlara şunu söyledim: Kayıt dışı çalışmayı önlemek için sık sık toplantılar yapın. Kayıt dışı çalışmayı önlemek için komisyonlar kurulur, bunların hepsi hikâyedir. Siz kayıt dışı çalışmayı engellemek mi istiyorsunuz? Bu konuda samimi misiniz? Bunun tek bir yolu vardır, sendikalı olmaktır. Bir iş yerinde sendika olur, toplu sözleşme olursa kaç işçinin orada olduğu, hangi işçinin kaç lira ücret alacağı hepsi kayıtlıdır. Ama işçileri kandırıyorlar, onlara farklı şey söylüyorlar. Dolayısıyla, onların oylarını alıyorlar. O nedenle bütün işçi kardeşlerime söylüyorum: Şimdi oturup düşünme zamanı. Şimdi oturup kendi durumunu düşünme zamanı.

Asgari ücret veriyorlar. Asgari ücret kaç lira? Bin 404 lira, neti bin 404 lira. Dört kişilik bir ailede açlık sınırı nedir? Dört kişilik bir ailede açlık sınırı bin 518 lira. Yoksulluk sınırı 4 bin 945 lira. Peki, 1 kişinin geçimlik ücreti nedir? Olması gereken bin 899 lira. “Asgari ücret net bin 500 lira olacaktır” diye Türkiye’nin gündemine asgari ücreti getiren parti hangisi? Cumhuriyet Halk Partisi.  Şimdi, bütün sendikalı işçilere, sendikasız işçilere, taşeron işçilere, kayıt dışı çalışan işçilere, hepsine ama hepsine sesleniyorum: Siz, insanca yaşamak istiyorsanız, siz alın terinizin karşılığını almak istiyorsanız, siz bu ülkede barış içinde yaşamak istiyorsanız sadece ve sadece gelip oy verebileceğiniz bir tek parti vardır, o partinin adı Cumhuriyet Halk Partisidir.  Ve toplantıda 7 milyon işçimizden söz ettim. Bugün Binali Bey diyor ki “Kılıçdaroğlu nasıl hesap uzmanı? 7 milyon işsiz yok. Bilmiyor bunları” diyor. Sayın Başbakan, ben değil siz bilmiyorsunuz. Siz, iş aramaktan umudunu kesenleri işsiz saymıyorsunuz çünkü. İş aramaktan umudunu kesenler değerli arkadaşlarım, 2 milyon 489 bin kişi. “İş olsa çalışır mısın?” diye bunlara soruyorlar. “Çalışırım” diyor. Siz bunları işsiz saymıyorsunuz. Bana laf yetiştireceğine oturup biraz kitap oku Sayın Binali Yıldırım.  

Şimdi, sıra geldi kıdem tazminatını nasıl budarız. Ben işçi arkadaşlarıma söz verdim, sendikacı arkadaşlarıma söz verdim: Siz uzlaşırsanız “Kıdem tazminatı böyle olsun...” Siz uzlaştığınız andan itibaren sizin sözcünüz biz olacağız. Nasıl isterseniz o şekilde, uzlaştığınız sürece hiçbir itirazımız olmaz. Ama, eğer uzlaşma olmaz da bir dayatma kültürüyle kıdem tazminatı Türkiye Büyük Millet Meclisine gelirse yine sizin sözcünüz biz oluruz, her türlü demokratik hakkımızı kullanır, her türlü engellemeyi yaparız.  

Kıdem tazminatı 1936’dan beri Türkiye’de, daha Gazi Mustafa Kemal hayattayken kıdem tazminatını getirmiş, işçinin hakkını getirmiş. Dolayısıyla şimdi kıdem tazminatıyla alınan hakların geri verilmesi…”Efendim, bu yük oluyor.” Bu yük değildir, bu lütuf değildir, bu iane değildir, bu yardım değildir; bu, işçinin alın terinin karşılığıdır. Herkes bunu böyle bilmeli ve biz de bunu böyle savunacağız.

Bir başka konuda, yine işçi sendikalarıyla ilgili çok önemli bir konudan daha söz etmek isterim. Geçenlerde Türk-İş, Hak-İŞ, DİSK bir araya geldi. Bu toplantının içinde Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu ile Avrupa Sendikalar Konfederasyonu da vardı. Bana göre çok ama çok önemli kararların altına imza attılar. Ama bu kararla ne hikmetse bizim medyada yeteri kadar yer almadı. Hayret ediyorum. Bir ülkenin, Türk-İş gibi, Hak-İş gibi, DİSK gibi, Avrupa ve Dünya Sendikalar Konfederasyonunun başkanlarının olduğu bir ortamda hazırlanan bir bildiri neden kamuoyundan gizlenir? Neden yeteri kadar yankı uyandırmaz? Nedenini şimdi okuyacağım, sizler de öğreneceksiniz. Hazırlanan bildirinin bir maddesi şunu söylüyor: “Olağanüstü hâl uygulamasının kaldırılması için gereken koşullar sağlanmalıdır” yani OHAL uygulaması kaldırılmalıdır. Bu, hükümeti rahatsız ediyor.

İki: “Kanıta, hukukun üstünlüğüne dayanmaksızın yapılmakta olan toplu ihraçlar, açığa almalar, sindirme ve tutuklamalar durdurulmalı.” Evet, durdurulmalıdır. Üç büyük konfederasyon açıklama yapıyor, dünya ve Avrupa konfederasyonları destek veriyor ama iktidar kanadında kimse duymuyor. Medya? Hiç duymuyor.

Yine bir başka madde: “Net bir suçlama olmaksızın dosyası mahkemede bekletilen tüm gözaltındaki işçiler, kamu görevlileri, gazeteciler, parlamenterler ve seçilmiş belediye başkanlarının serbest bırakılması çağrısı yapılmalı, gözaltındaki diğer kişilere erişim sağlanabilmelidir.” Demokrasiyi savunuyor. Yine devam ediyor: “Suçu kanıtlanana kadar masumiyet ilkesini, cezai sorumluluğun ve cezalandırmanın bireyselliği ilkesini bağımsız ve şeffaf biçimde adil olarak yargılanma ve temyiz prosedürlerini içeren normal mevzuata, hukukun üstünlüğüne, saygıya, demokrasiye ve adalete geri dönülmelidir.” Yani demokrasi yok, adalet yok, hukukun üstünlüğü yok, bunlara geri dönün diyor. Hükümetten ses yok, hiçbir ses yok.

Devam ediyor: “İşlerinden ihraç edilen ve açığa alınan kişilerin şikâyetleri ivedilikle giderilmeli ve söz konusu kişiler işlerine iade edilmelidir.” Bizim söylediklerimiz, evet işlerine iade edilmelidir.

Devam ediyor: “İfade, konuşma ve basın özgürlüğü sağlanmalı, demokratik ve bağımsız medya ve dernekler yeniden açılmalıdır.” Demokrasiyi savunuyor. Kimler? Türk-İş savunuyor. Kim? Hak-İş savunuyor. Kim? DİSK savunuyor. Eğer Türkiye’de üç konfederasyon bir araya gelip hukukun üstünlüğü, demokrasiyi, haksız uygulamaları, adaletsizliği dile getiriyorlarsa bu dünyanın her demokratik ülkesinde birinci haberdir. Bizde görünmeyen haberdir. Neden? OHAL var. Neden? Başım belaya girmesin. Grup başkan vekili arkadaşlarımdan rica ediyorum: Bu metni alacaksınız, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde okuyacaksınız. Bütün millet bilmeli ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarına bu bildiri geçmeli. Böylece biz de Türk-İş’in, Hak-İş’in, DİSK’in sesini Parlamentoda seslendirelim.  Bunlar yapılıyor. İnsan hakkı ihlalleri var, işkenceler var, haksız gözaltılar var, işten atılanlar var.

ZEYTİNLE İLGİLİ MÜCADELEYİ YAPACAĞIZ

Şimdi bütün bunlar sürerken bir de şimdi zeytin ağacının katliamına sıra geldi, şimdi sıra oraya geldi. Doymuyorlar. Yiyorlar, doymuyorlar, ranta doymuyorlar. Ya, siz zeytin ağacından ne istiyorsunuz? Zeytinden ne istiyorsunuz?  

Zeytin, Kur’an’ı Kerim’de de ismi geçen ağaçlardan biridir. Nurlu bir ağaçtır. Yağı için şöyle denir: “Yağı anne sütünden sonra en değerli sıvıdır.” Besleyicidir. Zeytinden, zeytin ağacından ne istiyorsunuz? 1939 yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları zeytinle ilgili kanun çıkarıyor. Çalışıyorlar, dışarıdan uzmanlar getirtiyorlar nasıl koruruz diye ve bu zeytinle ilgili yasa 1939’da nihayet çıkıyor. Zeytin ağacı korunmak isteniyor o zaman. Şimdi, zeytin ağacını nasıl yok ederiz, onun çabası içindeler. Kısaca bilgi vereyim: 826 bin dekarda zeytin ağacımız var.  826 bin dekarda 167 milyon zeytin ağacımız var. Zeytin üretiminde dünya üretiminin yüzde 10’nu biz sağlıyoruz. Zeytinyağı üretiminde dünya üretiminin yüzde 6’sını Türkiye tek başına üretiyor ve bizim ihracatımız 2016’nın hasat mevsiminden bu yana 86 milyon dolardır. Niçin zeytinle ilgili böyle bir karar geliyor Türkiye Büyük Millet Meclisine?

Değerli arkadaşlarım, zeytinin ana vatanı Anadolu’dur. Zeytin, barışın sembolüdür, zeytin dalı. İster Nuh’un gemisini alın örnek, ister adalet dağıtan hâkimlerin cübbelerini, ister adalet dağıtan geçmişteki padişahların, hakanların, devlet başkanlarının kafalarına taktıkları taçları alın, bütün bunları alın bak, hepsinde zeytin vardır. Şimdi siz, alıyorsunuz zeytinleri nasıl yok ederim diye özel bir çabanın içine giriyorsunuz. Bir üretici şunu söylüyor: “Birazca Allah korkusu olan zeytin ağacına dokunmaz.” Ne yaptılar değerli arkadaşlarım? 2002’den bu yana 6 kez zeytinle ilgili, zeytin ağaçlarının katliamlarıyla ilgili kanun teklifi, tasarısı getirdiler. Şimdi, 7’nci kez getiriliyor. Bunu Parlamento 6 kez bunu reddetti, kabul etmedi, şimdi yine getiriyorlar. Neden? Maden arayacaklar! Madencilerin isteği üzerine… Maden yerin üstünde kardeşim, sen bırak yerin altını. Servetse servet yerin üstünde, bırak sen yerin altındakini. Neden buna müdahale ediyorsunuz, neden karışıyorsunuz buna? Dolayısıyla, Dünya Çevre Günü, aynı zamanda Çevre Haftası, aramızda çevreciler de var, zeytinle ilgili mücadeleyi biz yapacağız; Parlamentoda yapacağız mücadeleyi, sizler de dışarıdan her türlü desteği verin.  

BİR TERÖR ÖRGÜTÜNÜN DÖRT PARMAĞINI GETİRDİNİZ KENDİ SİMGENİZ YAPTINIZ

Değerli arkadaşlarım, geçtiğimiz hafta Müslüman dünyasıyla ilgili kısaca bir açıklama yapmıştım, Müslüman dünyasının içinde yaşadığı sorunları anlatmıştım, üniversite sayısını anlatmıştım, bilimdeki geriliği anlatmıştım ve İslam dünyası neden bu hâle geldi; bunları anlatmaya çalışmıştım. Ve demiştim ki Ramazan ayı sabır, ibadet, rahmet, mağfiret ve bereket ayıdır. Dün bir olay yaşandı. Suudi Arabistan dahil 7 ülke Katar’ı, teröre destek vermekle suçladılar ve Katar’ın büyükelçilerini ve vatandaşlarını kendi ülkelerinden çıkmaya davet ettiler. İslam dünyasının geldiği noktaya bakın. Barış ayında, bereket ayında, mağfiret ayında İslam dünyasının kendi içine düştüğü çelişkiye bakın. Dolayısıyla hepimizin ama hepimizin bunlardan ders çıkarması lazım. Karışan Ortadoğu’da yaratılan terörden, can kaybından, akan kanlardan herkesin ders çıkarması lazım.

Değerli arkadaşlar, eğer siyaseti, eğer politikayı siz etnik kimlik üzerinden, inanç üzerinden yaparsanız acıyı ve kanı asla önleyemezsiniz. Şimdi, değerli arkadaşlarım, bizim bu konuda Hükümete önerilerimiz var.

Birinci öneri şu: Katar, İhvan’a desteğini kesmeli yani Müslüman Kardeşlere desteğini kesmeli. Bu konuda İhvan’ı destekleyecek siyasetten Adalet ve Kalkınma Partisi uzak durmalıdır. Müslüman Kardeşleri destekliyor, başta Adalet ve Kalkınma Partisinin Genel Başkanı. Bu, çok tehlikelidir ve o desteğini süratle çekmelidir.  Aynı şekilde Rabia simgesinden de vazgeçmeli.  Çünkü değerli arkadaşlarım, Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Müslüman Kardeşleri terör örgütü olarak görüyor. Siz gitmişsiniz Müslüman dünyanın bir kesiminin terör örgütü olarak gördüğü İhvan’ın simgesini getiriyorsunuz Adalet ve Kalkınma Partisinin simgesi hâline getiriyorsunuz. Hani bunun yerlisi, hani bunun millisi? Ne yerli ne milli.  Bir terör örgütünün dört parmağını getirdiniz kendi simgeniz yaptınız. Akıl alacak şey değil. Adalet ve Kalkınma Partisinin İhvan’dan desteğini süratle çekmesi lazım.

İkincisi: Yemen’deki kirli savaşın bitirilmesi konusunda başta Birleşmiş Milletler olmak üzere Türkiye’nin de her türlü desteği vermesi lazım. Yemen’deki kirli savaş süratle sonlandırılmalı.

Üçüncüsü: Türkiye, Suudi Arabistan ile Katar arasında taraf olmamalıdır, tarafsızlığını korumalıdır. Arap dünyasıyla ilgili bizim temel politikamız Arap dünyasıyla dostluğumuzu koruyacağız ama Arap dünyasındaki kavgaların tarafı olmaktan özenle kaçınacağız. Taraf olmak soruna taraf olmaktır, sorunun parçası olmaktır.  Ama tarafsızlığını korursanız çözümün parçası olursunuz, çözümün ana aktörü olursunuz. Dolayısıyla bu konuda dış politikayı yürütenlerin dikkatli olması lazım.

NEDEN DARBENİN ARAŞTIRILMASINI İSTEMİYORSUNUZ?

Değerli arkadaşlarım, gelelim son konuya. Biliyorsunuz 15 Temmuz Darbe Girişimini yaşadık. Bu darbe girişimine karşı Parlamentoda olan dört siyasi parti ortak tavır takındı. Parlamento dışındaki bütün siyasi partiler de o tavra destek verdi, kimsenin hakkını yemeyelim. Amacımız neydi? Bir daha bu ülkede, bir daha bu topraklarda darbeyle karşılaşmayalım. İlk yaptığımız iş neydi? Darbeleri Araştırma Komisyonunu kurmak, 15 Temmuz darbesini araştırma komisyonunu kurmak. Kurduk mu? Evet, kurduk. Biraz nazlandılar ama sonunda kurduk.

Değerli arkadaşlarım, peki, kurduk da sonuca ulaştık mı? Hayır. Ben, zaman zaman iktidarı ve darbe yapanları eleştiriyorum. Darbe yapanların kimler olduğunun ortaya çıkarılmasını istiyorum, gerçek faillerin bulunup ortaya çıkarılmasını istiyorum.  Eğer gerçek failleri bulup ortaya çıkaramazsak, darbeyle gerçek anlamda yüzleşmiş olamayız, yüzleşmemiz lazım. Haksızlıklar varsa üzerine gidilmesi lazım. Ben bunları söylerken zaman zaman eleştiri konusu oluyor, zaman zaman eleştiriliyoruz. Bize diyorlar ki “Siz FETÖ’yü mü destekliyorsunuz? Fetullah Gülen terör örgütünü mü destekliyorsunuz?”  Bizim hayatımız, bizim politikamız Fetullah Gülen cemaatiyle mücadeleyle geçmiştir. Araştırma önergeleri verdik, soruşturma önergeleri verdik, hükümetin yaptığı icraatları eleştirdik, her şeyi ama her şeyi bir siyasal partinin yapması gereken her şeyi yaptık.   Şimdi, darbeyle ilgili kafamızda büyük sorular var. O konuda komisyondaki arkadaşlarımız, bizim tarihimize geçecek çok önemli bir raporu hazırlıyorlar. Hem partimizin, hem Türkiye’nin, hem Türk siyasal hayatının hem dürüst bütün vatandaşların iradesine tercüman olacak bir raporu hazırlıyorlar. Aklımızda sorular var, bu soruların cevabını şu ana kadar almış değiliz, onlarca soru var ve bu sorular bizim raporlarımızda yer alacak. Soruların kaynağı da raporumuzda yer alacak. Sorduk: Ya arkadaş, Darbeyi Araştırma Komisyonu kurduk, neden gereğini yapmıyorsunuz? Neden kapatıyorsunuz? Neden darbenin araştırılmasını istemiyorsunuz? Kaçtılar. Kim kaçtı? Siyasal iktidar kaçtı. Hangi gerekçeyle kaçtı? Ayrıntılar ortaya çıkmasın, millet yeteri kadar bilmesin, darbenin arkasında kimler var onu kimse öğrenmesin diye. Bizi bunu eleştirmeyecek miyiz? Eleştireceğiz. Bunu eleştirdiğimiz zaman siz FETÖ’cü mü oluyorsunuz? Hayır. Bunu eleştirdiğiniz zaman hayatını kaybeden şehit 249 kişinin kanına sahip çıkıyorsunuz, malına sahip çıkıyorsunuz, vicdanına sahip çıkıyorsunuz.

Adil Öksüz olayını ilk kez biz dile getirdik. Kapatıyorlardı, ilk biz dile getirdik. Kim bu Adil Öksüz? Niye tutuklanmaz? Niye kelepçelenmez? Niye telefonları elinden alınmaz? En son MİT bir açıklama yapıyor: “Efendim, bizim yaptığımız açıklamalar milli güvenliğimize de zarar vermektedir.” Adil Öksüz, ne zamandan beri bizim milli güvenliğimize zarar veriyor? Adil Öksüz eğer bizim milli güvenliğimize zarar veriyorsa, demek ki Adil Öksüz çok önemli bir adam. Sıradan bir adam değil. Ben de kabul ediyorum sıradan bir adam değil, ben de kabul ediyorum çok önemli bir adamdır ama nasıl oluyor da Adil Öksüz milli güvenliğimize zarar veriyor? Ben bunu sormayacak mıyım? Ben bunu sorunca diyorlar ki “Siz FETÖ’cüsünüz.” Benim bunu sormamım temel nedeni, 249 şehidin kanı yerde kalmasın diye bunu sormak zorundayım.

Yine, O.K diye birisi, Milli İstihbarat Teşkilatına gidiyor. Diyor ki “Orada da şunlar şunlar oluyor” İfadeler alınıyor. Kamuoyuna yansıyan ifade ne? “Efendim, MİT Müsteşarı helikopterle kaçırılacakmış!” Kamuoyuna bu bilgi servis edildi. Ama sonra, O. K’nın MİT’te askerlerin darbe yapacağı da ifade edilen tutanak çıktı. Ben şu soruyu sormak zorundayım: Askerlerin darbe yapacağını anlatan O.K’nın bu ifadesi kamuoyundan niçin ve özenle gizlendi? Öyle anlaşılıyor ki Genelkurmaya da bu konuda doğru bilgi verilmedi. Ve sonra O.K. MİT elemanı olarak istihdam edilmeye başlandı, niçin? Ben size söyleyeyim: Bir daha hiçbir savcı O.K’nın ifadesine başvurmasın diye. Ben bunu sormayacak mıyım? Ben bunu sormazsam darbenin ayrıntıları ortaya çıkmaz, ben bunu sormazsam 249 şehidin kanı yerde kalır. Ben bunları sormak zorundayım.

Sayın Adalet ve Kalkınma Partisinin Genel Başkanı, 11 Nisan 2017’de ATV ve A Habere çıkıyor. Şu cümle çok önemli: “Üç ayrı noktada, tabii, o gece bizim uçak var çünkü hedef saptıracak…” Darbenin olduğu gün üç ayrı noktada hedef saptırmak amacıyla Erdoğan’ı bekleyen uçaklar var. Arkadaş, üç ayrı noktada eğer uçak bekliyorsa ve senin hedef saptırma amacıyla bu uçaklara talimat verdiysen senin bundan bilgin var, senin bundan haberin var. Şimdi, ben bu soruyu sormayacak mıyım?  Ben bu soruyu sormazsam darbe nasıl aydınlanacak? Karanlık noktalar nasıl aydınlanacak? Ben bu soruyu soruyorum “Siz FETÖ’cüsünüz” diyorlar. Ben bu soruyu sormak zorundayım 249 şehidin hatırı için, onların ailelerinin hatırı için sormak zorundayım.

Yine başka bir şey daha: Darbe girişiminde bulunuluyor, Cumhurbaşkanına haber veriliyor, MİT’in, Genelkurmayın haberi var, habersiz kim? Binali Yıldırım. Hiç kimsenin aklına gelmiyor, ya, şu Binali Yıldırım’a da telefon edelim, ona da bilgi verelim, hiç kimsenin aklına gelmiyor.  Niçin Binali Yıldırım’a haber verilmiyor? Ne Adalet ve Kalkınma Partisinin şimdiki Genel Başkanı ne Başbakan ne MİT Müsteşarı ne Genelkurmay Başkanı hiç kimse ama hiç kimse Başbakana telefon açıp haber verelim diye hiç kimse bir şey söylemiyor. Ben bunu sormayacak mıyım? Ben bunu sormazsam görevimi yerine getirmemiş olurum. Ben bunu soruyorum diye “Kılıçdaroğlu FETÖ’cüleri destekliyor” diyorlar. Hayır, efendim, ben 249 şehidin kanını arıyorum, canını arıyorum, malını arıyorum, ben onların haklarını arıyorum, ailelerinin haklarını arıyorum.

OHAL UYGULAMASI İLE TÜRKİYE’DE YENİ BİR DARBE SÜRECİ BAŞLADI

Değerli arkadaşlarım, darbeyi yaptılar, darbeyi yaptılar derken iktidar kanadının yaptığı darbeden söz ediyorum, OHAL uygulamasıyla Türkiye’de yeni bir darbe süreci başladı, OHAL uygulamasıyla Türkiye’de yeni bir darbe süreci başladı. Haklı haksız herkesi tutuklamaya başladılar. Bütün muhalifleri “FETÖ’cü” diye suçladılar. Hapishaneler tıka basa dolu. Geçenlerde size bir er mektubu okumuştum. İzniniz olursa o er mektubunu hepimiz vicdanımızın sesini de dinleyerek dinleyelim. Şöyle diyor: “ Sayın Genel Başkanım –Kemal Kılıçdaroğlu diye başlıyor- öncelikle bu kadar masum insanın sesi olduğunuz için sizlere sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Ben İstanbul Silivri’de oturan, 12 Temmuz 2016 günü her Türk evladı gibi vatani görevimi yapmak için Ankara 28. Mekanize Piyade Tugayına teslim oldum. Sizin de bilginizin olduğu 15 Temmuz 2016 günü yaşanan hain darbe girişimi günü ben birliğimde 3 günlük bir erdim.” Daha önceki 5 günlüktü. “Bu 3 gün içinde yürüyüş eğitiminden başka eğitim almamış, silah zimmeti verilmemiş, başımdaki komutanları dahi tanımayan bir askerlik yaptım. 15 Temmuz gecesi de uyumak için yatağımdayken ‘tatbikat var’ diyerek hepimizi topladılar. Ne silahım ne mühimmatım vardı. Üzerimde hücum yeleğim bile yoktu. Böylece araçlara bindirildik. Ben daha önce Ankara’ya ayak basmış biri değilim; ne yolunu ne yordamını bilirim. Alıp bizi araçlarla Ankara İl Emniyetinin önüne götürmüşler. Ben ne bileyim? Bir anda kendimi silah seslerinin arasında buldum. Olay boyunca ne araçtan kafamı çıkardım ne de etrafı gördüm. Ben ömrüm boyunca eline silah değmemiş biriyim. Tutmayı dahi bilmem. O anda şok geçirdim ve araçta olduğum gibi donup kaldım. Polislerin araca gelmesiyle de hemen onlara sığındım. Şimdi sizden isteğim, ne olur sesim olun ve yetkililere sorun. Benim suçum, fakir olup bedelli askerlik yapmamak, seve seve asker ocağına gelmek mi?”   Yoksa devletimiz tarafından seçilen, görev getirilen başımdaki komutanlara güvenip emirlerine uymak mı? Yoksa hiçbir eylemde bulunmadan polislere sığınmak mı? Lütfen şimdi söyleyin bana: 11 aydır beni anamın kokusundan, babamın gölgesinden, yuvamdan ayırıp vatan haini damgasıyla cezaevinde süründüren suçum benim? Defalarca savcılığa, ilgili makamlara dilekçe yazdım, suçsuzum dedim. Silahım yok, ben 3 günlük bir askerim dedim ama ne bir cevap geldi ne de sesime kulak verildi. Aylardır bekliyorum. Her gün gözlerim kapıda gelip de çıkaracaklar beni de diğer erler gibi diye. Ama ne gelen var ne de giden var. Ben inşaat işçisi bir babanın oğluyum. Kemal Bey, zar zor geçinen  bir aileyiz. Biz, avukat falan tutacak ne paramız ne de pulumuz var. Beni görebilmek için bile eşten dosttan borç alarak geliyorlar. Ne ailemin ne de benim dayanacak gücümüz kalmadı. Daha 20 yaşında psikolojim alt üstü oldu. Ağlayarak uyanıyorum. Uykularımdan bizim de hak ettiğimiz bu muydu, böyle mi sahip çıkacak devletimiz bize? Birlikte 3 günlük er olduğumda silahımızın olmadığı da dosyamda mevcuttur. Ama neden istemiyorlar neden bakmıyorlar? Tek çarem sizsiniz Kemal Bey. Çaresizliğimi, sesimi lütfen yetkililere duyurun, bize sahip çıkın. Yüzlerce erin tahliyesi verilmişken, bizlerin burada harcanmasına izin vermeyin” diyor, İsmail Sade diye bir erimiz.  

Şimdi, değerli arkadaşlarım, eğer siz Harp Okulu öğrencilerini alıp hapse atarsanız, eğer siz erleri, erbaşları alıp hapse atarsanız ve bunlar sadece ve sadece emirlere uydukları için şu anda hapistelerse bunu hangi vicdan, hangi ahlak kabul eder? Ben bunların haklarını savunuyorum diye bize “FETÖ’cü” diyorlar. Ben hiçbir zaman “Ne istediniz de vermedik” demedim. Ben hiçbir zaman Pennsylvania’ya gitmedim.  

Ali Bardakoğlu’nu hepiniz bilirsiniz. İlahiyat dünyasının yüz aklarından birisidir, eski Diyanet İşleri Başkanlarımızdan birisidir. Yaptığı bir açıklamada aynen şunları söylüyor: “FETÖ’cülük bir maymuncuk gibi herkesin kendi konumuna güçlendirmek için ötekine doğrulttuğu bir silah oldu.” Evet, ötekine doğrulttuğu bir silah oldu.

Değerli arkadaşlarım, öyle bir tabloyla karşı karşıyayız, acı bir tabloyla karşı karşıyayız, bir darbe süreciyle karşı karşıyayız, OHAL’le yönetilen bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Kimsenin hakkını arayamadığı, korkudan arayamadığı bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Biz demokrasiyi istiyoruz, birlikte yaşamak istiyoruz, huzur içinde yaşamak istiyoruz ama “Hayır” diyorlar, “Ya bizim söylediklerimizi yapacaksın ya da sana hayat hakkı tanımayacağız” diyor. Ne söylerseniz söyleyin hayat hakkını herkese tanıyacağız, düşünce özgürlüğünü herkes tanıyacağız. Bu ülkede hepimiz birlik içinde yaşayacağız, kardeşçe yaşayacağız, dostça yaşayacağız.  

AYNI MENZİLE YÜRÜYENLER DIŞARIDA, AMA DAMATLAR İÇERİDE

Biliyorsunuz, söylemiştim, FETÖ’cülerin baklavacılar kolu vardı, pastacılar kolu vardı, öğretim üyeleri kolu vardı, fırıncılar vardı, kavurmacılar vardı, şimdi de FETÖ’nün damatlar kolu çıktı.  Damatlar içeride, ama onun üstünde hiç kimse içeride değil. Bakın şimdi, aynı menzile yürüyenler dışarıda, ama damatlar içeride. “Ne istediniz de vermedik” diyenler dışarıda, damatlar içeride. Ülkeyi parsel parsel sattılar; satanlar dışarıda, damatlar içeride. “Dön artık bitsin bu hasret” diyenler dışarıda, damatlar içeride.  FETÖ liderinin kardeşinin cenaze törenine bile koşa koşa gidenler dışarıda, damatlar içeride. Katar katar Pennsylvania’ya seferler düzenleyip gidip el etek öpenler dışarıda, ama damatlar içeride. Ve daha acı olanı ise OHAL kararnameleriyle hak arayan insanlar içeride, ama Türkiye’yi götürüp acımasız bir şekilde FETÖ’ye teslim edenler dışarıda.  Darbenin siyasi ayağı ortaya çıkıncaya kadar her türlü mücadeleyi yapmaya Türk milletine söz veriyorum, hepinize söz veriyorum: Darbenin siyasi ayağını ortaya çıkaracağız.                



CHPnet

SİTELERİ