05.12.2016
17297
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, TBMM GENEL KURULU’NDA 2017 YILI BÜTÇE KANUNU TASARISI ÜZERİNE KONUŞTU

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, 2017 Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı üzerine TBMM Genel Kurulunda yaptığı konuşma şöyle:



Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına hepinizi içtenlikle sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, 23 Nisanlarda toplanırız, ta cumhuriyetin kuruluşundan bu yana bu Parlamentonun ne kadar önemli olduğunu anlatırız. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Turgut Özal’a, Süleyman Demirel’e, Ahmet Necdet Sezer’e kadar bütün cumhurbaşkanları da Parlamentonun önemine her zaman vurgu yaparlar. "Demokrasinin mabedidir." deriz. "Millî irade burada tecelli eder." deriz. "Millî iradenin kaynağıdır." deriz. "Halkın oylarıyla seçildik, buraya geldik, dolayısıyla biz ancak halkın oylarıyla gitmeliyiz." deriz ve bunları her ortamda, parti farkı gözetmeksizin bir şekliyle dillendiririz ama bizim bir temel eksikliğimiz var değerli arkadaşlarım, o temel eksiklik de uzlaşma kültürünü yeteri kadar kavrayamamamızdır, uzlaşma kültüründen olabildiğince uzak durmamızdır.

Değerli milletvekilleri, 15 Temmuzda bir darbe girişimi oldu, 16’sında burada bir toplantı yapıldı, 4 siyasi partinin genel başkanları geldiler ve burada konuştular ve ayrıca bir de bildiri yayınladı Türkiye Büyük Millet Meclisi, Sayın Başkan da o bildiriyi okudu. O bildiride de ‘demokratik parlamenter sistemin ne kadar önemli olduğu, demokratik parlamenter sistemin bu darbeyi savuşturduğu’ gibi sözlerle uzun uzun anlatıldı ve konuşuldu. Darbenin olduğu gece sabaha kadar Parlamento, 4 siyasi partinin de milletvekillerinin olduğu bir ortamda görevini yaptı ve hepimiz de bundan gurur duyduk. Ertesi gün, 16’sında buraya geldik, söz hakkı verildi bize.

7 Ağustos günü burada konuşurken uzlaşma kültürünün ne kadar önemli olduğunu, öz eleştirinin ne kadar önemli olduğunu ve buna ihtiyacımız olduğunu ifade ettim; aynı şeyi Taksim Meydanı’nda yaptığımız mitingde de, İzmir’de yaptığımız mitingde de tekrarladım; aynı şeyi Yenikapı Mitinginde de söyledim. Özellikle, Yenikapı Mitingine bütün partilerden kişiler geldiği için orada söylediğimi burada okumak isterim: "Artık 15 Temmuzun bir özelliği var. 15 Temmuz bir uzlaşma kapısı araladı bize. 15 Temmuz’da artık yeni bir Türkiye vardır. Eğer biz bu gücü, bu uzlaşma kültürünü daha da ileriye taşıyabilirsek çocuklarımıza güzel bir Türkiye’yi hep birlikte bırakmış oluruz", bunu söyledim.
Arkasından, ayın 25’i, 25 Temmuz 2016, Sayın Cumhurbaşkanı bizi saraya davet etti, saraya gittik. Bir eksikliği orada da ifade ettim, "Sayın Cumhurbaşkanı, davet ettiniz, teşekkür ederiz ama Parlamentoda grubu olan bütün partiler, bütün partilerin genel başkanları ortak bir bildiri imzaladılar, darbeye karşı durdular; 4 partiden milletvekilleri de sabaha kadar bombaların altında görev yaptı. Keşke buraya daveti hiçbir ayrım yapmadan gerçekleştirebilseydiniz." Dedim. Ben bunu söyledim, yine söylüyorum, her zaman söylerim çünkü söz konusu vatansa gerisi teferruattır. Bunu da söyledim. Nerede? Yenikapı’da söyledim. Hatta Yenikapı’da şunu da söyledim: Keşke buraya Parlamentoda grubu olmayan partilerin siyasi liderlerini de davet etseydiniz, çünkü büyük bir uzlaşma yakalamışız toplum olarak ve bu uzlaşmayı bizim avantaja dönüştürmemiz lazım.

ADALETİN OLMADIĞI BİR YERDE DEVLET OLMAZ

Sarayda yaptığımız görüşmede iki konuda bana göre uzlaşma sağlandı. Birincisi şuydu: Adalete vurgu yaptım, adaletin önemine vurgu yaptım, yargı bağımsızlığının ne kadar önemli olduğunu ve bugün Türkiye’de yargının bağımsız olmadığını, bozulduğunu söyledim. Bunu düzeltmemiz lazım, hep beraber bunu düzeltelim. Görüş birliği sağlandı, bu konuda bir komisyon kurulması orada ifade edildi.

İkinci konu olarak şunu söyledim: 15 Temmuz gecesi 3 asker linç edilerek öldürüldü. Hepimiz askerlik yaptık. Sorumlu olan komutandır, komutan emir verir. Askerlik siyaset gibi değildir ki; komutan emir verir, o komutanın emrine uymazsanız suç işlemiş olursunuz, uymak zorundasınız. Erin, erbaşın ne günahı var? 3 asker linç edildi; onların bulunup yargılanması lazım. "Evet, doğrudur, onların da bulunup yargılanması lazım." dediler ve bir süre sonra "Yargı bağımsızlığı konusunda bir uzlaşma komisyonu oluşturalım." dediler. Biz kendi arkadaşlarımızı görevlendirdik, diğer partiler de kendi arkadaşlarını görevlendirdiler ama bu uzlaşma komisyonu 2 toplantının ötesine geçmedi.

Yeri gelip zaman zaman bizi suçlarsınız "Efendim, her şeye itiraz ediyorsunuz." diye, uzlaşmayı bozan kim? Biz değiliz. Uzlaşmayı bozan, şu arkada oturan değerli bakanlar, yani yürütme organı, yani Parlamentoda çoğunluk olarak sizi temsil eden grup bu uzlaşmayı sağlamadı ve yargı bağımsızlığı bugün Türkiye’de yoktur arkadaş, kimseye anlatamazsınız. Ne yargı bağımsızlığı? Birbirimizi kandırmayalım, "Yargı bağımsız" diye bir şey yoktur. Birisi bir şey söyler, ertesi gün savcısı da, hâkimi de, hepsi harekete geçerler, bunu bilmiyor muyuz? Hepimiz biliyoruz. Bildiğimiz bir gerçeği burada neden cesaretle açıklamıyoruz ve bunun önlemini neden birlikte almıyoruz? Bozan biziz, sorunu çözmesi gereken de biziz. Bakın, biz buna hazırız; yine söylüyorum, biz buna hazırız çünkü adaletin olmadığı bir yerde devlet olmaz arkadaşlar, devlet olmaz! Yarın hepimiz nereye gideceğiz? Adalet isteyeceğiz.

Bakın, tartışmalarda şundan da özenle kaçınmamız lazım: "Efendim, gözaltına alınan veya tutuklananı baştan mahkûm ediyoruz." Biz hâkim miyiz? Hayır. Kim hüküm icra eder? Hâkim hüküm icra eder. Sadece Türkiye’de mi? Hayır efendim, bütün dünyada böyledir bu. Dolayısıyla, kullanacağımız dilin de önemli olduğunun altını çizmek isterim.

DEMOKRASİ ÜZERİNDEKİ HİÇBİR VESAYETİ KABUL ETMİYORUZ

Değerli arkadaşlarım, arkasından OHAL uygulaması geldi. Sayın Başbakanla Çankaya’da görüşürken, kısa bir süre için OHAL uygulamasını ihsas ettirdi -açıkça bir şey söylemedi, ihsas ettirdi- "Kısa bir süre ihtiyacımız var." dedi. OHAL’le ilgili kanun tasarısı Parlamentoya gelirken Sayın Başbakan telefonla aradı, buna destek istedi bizden. Sayın Başbakana, OHAL uygulamasına destek veremeyeceğimizi, Parlamentoda demokrasiyi savunan bir parti olarak bizim demokrasiyi savunacağımızı, eğer OHAL uygulamalarıyla ilgili bir kanun çıkacaksa, 4 parti, bu kadar büyük uzlaşma sağlanmış, bütün sivil toplum kuruluşları, meslek kuruluşları buna "evet" demişler, getirin, ne gerekiyorsa hepsini yapalım… "Bizim buna ihtiyacımız var." dedi. Son derece saygılı bir dille telefonlarımızı kapattık. Yani Sayın Başbakana yakışan bir üslup kullanıldı, onu da sizin huzurunuzda ifade etmek isterim.

Değerli arkadaşlar, biz, demokrasi üzerindeki her türlü vesayetin kaldırılmasını savunan bir partiyiz. Hiçbir vesayeti kabul etmiyoruz. Bu kürsüden ayın 16’sında, 16 Temmuz’da gelip bir konuşma yaptım. O konuşmayı sizler de açıkladınız. Bakın, o konuşmada ben ne söylüyorum: "Demokrasi üzerindeki vesayeti asla kabul etmemeliyiz. Mademki milletin takdiriyle buraya geldik, mademki milletin oyu çok değerlidir, mademki millî irade çok değerlidir demokrasi üzerindeki vesayete kim olursa olsun, makamı ve mevkisi ne olursa olsun, rütbesi ne olursa olsun bu Parlamento asla izin vermemelidir." dedim. "Makamı ve mevkisi ne olursa olsun"dan kimi kastettiğimi de biliyorsunuz, "rütbesi ne olursa olsun"dan kimi kastettiğimi de gayet iyi biliyorsunuz. Demokrasi üzerinde vesayet olmamalıdır. Herkes anayasal sınırları içinde görev yapmalıdır. Demokrasi üzerindeki vesayete hep birlikte, siyasi görüşlerimiz farklı olabilir ama demokrasi mademki bizim ortak paydamızdır ortak paydaya hep birlikte sahip çıkmak zorundayız.

KOLTUĞUNA SAHİP ÇIKAMAYAN TÜRKİYE’YE SAHİP ÇIKAMAZ
Değerli arkadaşlarım, diyeceksiniz ki: "Demokrasi üzerindeki vesayeti biz de kabul etmiyoruz." Bakın, arkamda Bakanlar Kurulu var. Bakanlar Kurulunun, her bir bakanın davulu vardır ama ses çıkaracak tokmağı bakanın elinde değildir. Nerededir? Kimse kusura bakmasın, gerçeği söyleyeyim, Saray’dadır. Bu olmaz. Bunu kabul etmeyiz değerli arkadaşlar, bunu kabul etmeyiz. Bakanların, yürütme organının iradesine, yasama organının iradesine kimse gölge düşürmemelidir. Diyeceksiniz ki: "Efendim, böyle bir şey yok." Peki, elinizi vicdanınıza koyarak bana şu sorunun cevabını verin: Dış politika oluyor, Dışişleri Bakanı değil, Saray konuşuyor; ekonomi oluyor, Saray konuşuyor; tarım oluyor, Saray konuşuyor; turizm oluyor, Saray konuşuyor; yetkisi var mı? Yok. Sorumluluğu var mı? Yok. Yetki kimde? Burada. Sorumluluk kimde? Burada. Niye bunlar konuşmuyor, neden susturuluyor? Değerli arkadaşlarım, koltuğuna sahip çıkamayan Türkiye’ye sahip çıkamaz. Herkesin koltuğuna sahip çıkması lazım, herkesin yasaların gereğini yerine getirmesi lazım. Biz saygı içinde, kimsenin… Bakın, dilimizi de olabildiğince saygı içinde kullanmaya özen gösteriyoruz. Bakanların ve Sayın Cumhurbaşkanının kendi yetki alanları içinde görev yapması lazım. Aksi hâlde, Parlamentonun iradesine müdahale ediyorlar çünkü bakanların tamamı Parlamentoda da aynı zamanda milletvekilidirler.

HALKTAN DAHA BÜYÜK BİR GÜÇ YOKTUR
Değerli arkadaşlarım, biz demokrasi üzerinde duruyoruz ve demokrasiyi savunuyoruz, güçler ayrılığı ilkesini savunuyoruz. Hele hele bir ülkede bakanlar konu mankeni konumuna düşürülüyorsa orada sorunumuz var demektir. 15 Temmuz’un bize sağladığı büyük uzlaşma alanını, arenasını maalesef kaybettik ve kaybediyoruz. Biz söyledik, demokrasiyi güçlendirmek için ne getiriyorsanız "Evet" diyeceğiz. Bugün de aynı şeyi söylüyoruz. Biz aksini mi söyledik? Hayır ama demokrasi üzerinde hiç kimseyi, makamı ne olursa olsun, mevkisi ne olursa olsun, sınıfı ne olursa olsun, kabul etmiyoruz. Halktan daha büyük bir güç yoktur. En büyük güç halkın kendisidir, millî iradedir. Ona inanıyoruz ve ona güveniyoruz.

Bakın, değerli arkadaşlar, OHAL’le ilgili görüşüldü yasa. Biz "hayır" oyu verdik ve çıktı. Biraz sonra uygulamalarının ayrıntılarına geleceğim ve onları anlatacağım sizlere ama değerli arkadaşlarım, hukukun üstünlüğü dediğimiz bir kavram vardır. Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü yani her vatandaşın adalet karşısında eşit olduğu, hukuk karşısında eşit olduğu bir düzenden söz ediyorum, bir demokrasiden söz ediyorum ben.

Yine, 16 Temmuz’da bu kürsüden şu konuşmayı yaptım: "Önümüzde çok kritik bir dönem olduğunu kabul etmeliyiz. Bu dönemi soğukkanlılıkla, devletin vakarına ve ciddiyetine yakışan bir anlayışla yani hukuk içinde kalarak atlatmamız gerekiyor." Ve devam ediyorum: "Devletin vakarına saygı göstereceğiz, o anlayışta olacağız, hukuktan vazgeçmeyeceğiz çünkü devlet hukuk içinde devlettir. Adalet mülkün yani devletin temelidir. Kim adaletten saptıysa hukukun içinde yargılayacağız. Önyargılardan uzak, adalete teslim edeceğiz." Hep beraber alkışladınız. Bugün alkışlıyor musunuz bilmiyorum ama o gün alkışlıyordunuz.

BU HÜKÛMET, TÜRKİYE’NİN SAYGINLIĞINA EN DERİN GÖLGEYİ DÜŞÜREN HÜKÛMETTİR
Peki, ne oldu o günden bu yana? Hukukun içinde, birisi suç işlerse hukuk içinde adalete teslim edeceksiniz. Bir, işkenceler yapıldı. Değerli arkadaşlarım, Türkiye’yi dünyaya rezil etmeye kimin ne hakkı var? İşkenceler yapıldı. İşkence fotoğrafları Anadolu Ajansı aracılığıyla bütün dünyaya servis edildi. Konuşmalar yapıldı, işkence, hakaret eden ve onlar da servis edildi. Şimdi onları topluyorlar internetten ama bütün dünya bunu duydu. Değerli arkadaşlarım, eğer bir hükûmet işkenceyi savunursa, bir hükûmet işkenceden ve adalet dağıtmamaktan yana tavır alırsa orada Türkiye’nin saygınlığına derin bir gölge düşer. Diyeceksiniz ki "Hükûmet bunu yaptı mı?" Yaptı arkadaşlar. Üzülerek ifade edeyim, bu Hükûmet, arkamızda oturan ve önümüzde duran bu Hükûmet, maalesef, Türkiye’nin saygınlığına en derin gölgeyi düşüren Hükûmettir. Altını çiziyorum, en derin gölgeyi düşüren Hükûmettir. "Nasıl?" diyeceksiniz. 21 Temmuz 2016’da yani darbeden altı gün sonra Birleşmiş Milletler Türkiye temsilcisi Birleşmiş Milletlere bir dilekçe verir. Türkiye temsilcisinin adını da söyleyeyim sizlere, Halit Çevik. Halit Çevik Birleşmiş Milletlere bunu verir. Türkçe ve İngilizcesi de vardır, girerseniz bunu görebilirsiniz. Burada ne diyor biliyor musunuz? "Bizde darbe girişimi oldu. Bakın, size Parlamentonun ortak imzalı bildirisini de sunuyoruz. Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 13 maddesini askıya alıyoruz, 13 maddesini uygulamayacağız, OHAL süresince yapmayacağız bunu." diyor. Diyorlardı ya "Bizimle Fransa aynı." Fransa 3 maddeye çekince koymuş, biz 13 maddeye çekince koyuyoruz. Şimdi, bu çekincelerden 2 madde çok önemli; Fransa’nın koymadığı ama bizim koyduğumuz 2 madde çok önemli.

Birincisi, madde 10: "Tutulanlara insani biçimde davranmak." Yani "İster gözaltı ister hapiste olsun birisi tutuluyorsa ona insani muamelede davranacağız." diye Türkiye, uluslararası sözleşmeye imza atmış. Şimdi, Hükûmet diyor ki: "Ben o tutulanlara insani muamele yapmayacağım." Çekince koyuyor bu maddeye. Bana söyler misiniz değerli milletvekilleri: Bir hükûmet nasıl olur da "Tutulanlara insani muamele yapmayacağım, onlara işkence yapacağım ey Birleşmiş Milletler, bunu bilin." diyor? Bu benim ağırıma gidiyor ve bu kadar yıldır demokraside kazanım elde edelim diye dişimizle tırnağımızla hep beraber mücadele ederken bir hükûmet geliyor, bir çuval inciri berbat ediyor.

İkincisi, madde 14: "Adil yargılanma." "Kim olursa olsun adil yargılanacaktır." diyor. Söylemiyor muyuz, adil yargılanma olması lazım. 14’üncü maddeye de çekince koyuyorlar, "Biz adil yargılamayacağız." diyorlar. Allah aşkına bana söyler misiniz: Bu Hükûmet ne yapıyor ve bunu nasıl veriyor oraya, hangi gerekçeyle veriyor oraya? "Ben yargılamayacağım, işkence yapacağım; bir de, adaleti de sağlamayacağım, onları açlığa mahkûm edeceğim, yok edeceğim onları." diyor. Nitekim, uygulamalar da zaten bu çerçevede ilerledi ve gitti.

BİR HÜKÛMETİ BİR TERÖR ÖRGÜTÜ KANDIRIRSA, O HÜKÛMETİN BU ÜLKEYE FAYDASI OLUR MU?

Bakın, değerli arkadaşlar, Hükûmet diyebilir ki: "Bu terör örgütü öyle bir örgüt ki bizi kandırdılar, haberimiz bile yoktu. Biz bunlarla sarmaş dolaştık, aynı menzile gidiyorduk bunlarla ama bunlar geldiler, bize ihanet ettiler; vallahi de billahi de haberimiz yoktu." Buna sakın inanmayın. Bunların tamamının haberi vardı, tamamının, hepsinin haberi vardı. Örnek: 25 Ağustos 2014, Millî Güvenlik Kurulu toplantısı. Toplantıda yansıya yansıyan cümleyi aynen okuyorum: "FETÖ’cü irtica grubu devletin tüm kadrolarında, özellikle de Millî Eğitim Bakanlığı, Emniyet Teşkilatı ve Türk Silahlı Kuvvetlerinde kadrolaşmayı; bünyesinde bulunan vakıf, okul, dershanelerde eğittiği gençlerle bir taban oluşturmayı ve kendisine maddi destek sağlayacak sermayeyi oluşturarak, dini ele alarak bir devlet kurmayı esas alan bir strateji geliştirmiştir." Seyrediyorlar hep beraber. Devletin istihbarat örgütleri, devletin emniyet güçleri, devletin ordu güçleri, hep beraber diyorlar ki: "Bu örgüt böyledir, ey siyasiler bu örgüt böyledir." Diyor mu? Evet, diyor. Peki, ne oluyor ondan sonra? Oradaki toplantıda Fetullah Gülen Cemaati’nin ayrıca himmet paraları topladığı da yazılı, söyleniyor "Bu cemaat aynı zamanda himmet paraları da topluyor." diye hem de ve Millî Güvenlik Kurulu karar alıyor -481 sayılı Karar- diyor ki: "Bunu Hükûmete bildirelim, Hükûmet bu konuda önlem alsın." Olay 2007’te gazetelere yansıyor. Dönemin Bakanı çıkıp diyor ki: "Biz o kararı -yani Millî Güvenlik Kurulu kararını- yok hükmünde saydık. Yoktur böyle bir karar bizim açımızdan." Öyle mi? Evet, öyle.

Peki, değerli arkadaşlar, neden yok hükmündeydi? Hangi gerekçeyle yok hükmündeydi? Ben merak ediyorum mesela. Devletin istihbarat örgütüne güvenmiyorsun, devletin emniyetine güvenmiyorsun, devletin ordusuna güvenmiyorsun, Fetullah Gülen terör örgütünün üyesine güveniyorsun, sonra da diyorsun: "Bunlar beni kandırdı." Eğer bir hükûmeti bir terör örgütü kandırırsa o hükûmetin bu ülkeye faydası olur mu Allah aşkına? Ne faydası olur?

SORUMLU BU ARKADA GÖRDÜĞÜNÜZ HÜKÛMET VE DAHA ÖNCEKİ HÜKÛMETLERDİR
"Sorumlusu kimdir?" diye soruyoruz şimdi hep beraber. Sorumlusu kim? Bu olayın sorumlusu kim? Bank Asya’ya para yatıran mı bu işin sorumlusu? Oğlunu cemaatin okuluna gönderen mi bu işin sorumlusu? Onun dershanelerine çocuğunu gönderen mi bu işin sorumlusu? Yoksa -onlara bütün bu fırsatları- devletin bütün uyarılarına rağmen görmeyen, dinlemeyen ve Türkiye’yi bilinçli bir şekilde adım adım darbeyi hazırlayan bu siyaset midir bunun sorumlusu? Bunun sorumlusu kim? Böyle acımasız bir tablo olabilir mi?

Değerli arkadaşlarım, bakın, "siyaset kurumu" derken 2 temel örnek vermek isterim, aslında yüzlerce örnek var da, 2 örnek: Birisi Mehmet Dişli. Mehmet Dişli, biliyorsunuz, Akıncılar Üssünde darbeyi yöneten kişi. Mehmet Dişli 2011 yılında tuğgeneral olur ve kıta hizmetine gitmek zorundadır. Bir yıl sonra derler ki: "Mehmet Dişli’nin kıtada işi yok. Gelsin genel merkeze, Genelkurmayın karargâhına gelsin." Gelecek de, hangi postla gelecek? Bir post yaratmak lazım ve Hükûmet bir post yaratır, Proje Yönetim Daire Başkanlığı. Kıta hizmetini tamamlamadan Mehmet Dişli gelir, orada görevini yapar. Zaman gelir, 2015, Mehmet Dişli terfi eder tuğgenerallikten tümgeneral olur. Tümgeneral olur ama yine kıta hizmeti lazım, kıtaya gitmesi lazım, ona da bir formül bulurlar. O daire başkanlığı tuğgeneraldi, yeni bir kural getirirler, orayı tuğgeneral değil, tümgeneral yönetir ve Mehmet Dişli kıtaya gitmeden yine orada kalır.

Şimdi, elimizi vicdanımıza koyarak şu soruyu hep birlikte soralım: "Fetullah Gülen Terör Örgütü" dediğiniz terör örgütünün asıl sorumlusu Mehmet Dişli’yi darbe yapsın diye Genelkurmay karargâhında tutan mıdır, yoksa Bank Asya’ya birikimlerini yatıran vatandaş mıdır? Bu sorunun cevabı çok önemlidir, bu sorunun cevabı olmadan olmaz bu işler değerli arkadaşlar.

İkinci olay: Yüksek Askerî Şûra kararları. Askerler diyorlar ki: "Ya, Fetullah Gülenciler var, bizim bunları temizlememiz lazım.", "Hayır, temizleyemezsiniz." Muhalefet şerhi yazdılar. Yazılır mı? Yazıldı. Yüksek Askerî Şûrada kararlar oy çokluğuyla veya oy birliğiyle alınıyor.
Bakın, değerli arkadaşlar, 3 general terfi ettirilir, 3 general, 3’ü de Gülen cemaati üyesi değildir. 3 general terfi ettirilir, Milli Savunma Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı bu kararı imzalamaz ve Meclise bir kanun getirirler tartışma konusu olmasın diye, derler ki kanunda: "Cumhurbaşkanının imzalamadığı Yüksek Askerî Şûra kararları geçersizdir." Ve 3 general ayrılır ordudan, yerine nasıl olsa 3 FETÖ’cü gelecektir yani; bu altyapı hazırlanır. Şimdi, elinizi vicdanınıza koyup düşünün değerli arkadaşlarım, değerli milletvekilleri; çocuğunu cemaatin okuluna veya dershanesine gönderen kişi mi suçludur yoksa Yüksek Askerî Şûra kararlarında Fetullah Gülen Cemaati’ne yakınlığıyla bilinenlerin ihraç edilmesini istedikleri hâlde siyasi otorite devreye girip "Bunları almayacaksınız, atmayacaksınız; bunlar görevlerine devam edecekler." diyenler midir? Asıl üzerinde durmamız gereken konu budur değerli arkadaşlar. Şimdi, Hükûmeti uyardık, evet, Hükûmet bütün bu uyarıların hiçbirisine uymamıştır, hiçbirisini dikkate almamıştır. Sorumlu bu arkada gördüğünüz Hükûmettir ve daha önceki hükûmetlerdir.

ALDATILDIYSAN NAMUSUNLA, ŞEREFİNLE ÇEKİLİRSİN BİR KÖŞEYE

Bunların sorumluluğunu tartışmadan -hani "Balık baştan kokar." diyoruz- en dipteki adamla uğraşıyoruz, öğretmenlerle uğraşıyor, er, erbaşlarla uğraşıyor; ya komutanlar, ya bu işe yol açanlar, ya siyasi kulvarı, caddeleri açanlar? Onlara tek kelime yok, onlar sadece "Biz aldatıldık." diyorlar. Aldatıldıysan olmaz kardeşim, aldatıldıysan namusunla, şerefinle çekilirsin bir köşeye. Hani var ya bizim önemli bir şairimiz, yanlış hatırlamıyorsam Ziya Paşa: "Çekildik izzet ü ikbal ile bab-ı hükûmetten." İnsanlar yeri geldiğinde izzet ü ikbal ile hükûmetten çekilmesini de bilmeliler.

ÖMER DİNÇER YAZDIĞI KİTAPTA ANLATIYOR: “MGK’NIN TAVSİYE KARARI HAKKINDA HİÇBİR İŞLEM YAPILMADI”
Değerli arkadaşlar, bu işin siyasi sorumlusu kim? Bu, bir kitap arkadaşlar, Sayın Ömer Dinçer’in kitabıdır, "Türkiye’de Değişim Yapmak Neden Bu Kadar Zor?" diye bir kitap. Başbakanlık Müsteşarlığı yaptığı dönemde olayları anlatıyor. Kitabın 123 ve 124’üncü sayfasından bir bölüm okuyacağım: "Millî Güvenlik Kurulunun tavsiye kararı Başbakanlığa bildirildikten sonra konuyu Başbakanımıza açtım ve gelen yazıyı dosyasına kaldırmaya karar verdik. Bu karar metni Bakanlar Kurulunda imzaya açılmadı ve hakkında hiçbir işlem yapılmadı. Konudan MGK toplantısına katılan bakanlar dışında kimsenin haberi olmadı ve onları endişeye sevk edecek bir sonucun doğmamasına özen gösterdik. Bütün toplumsal ve siyasi riski Hükûmet adına Sayın Başbakanımız, hukuki riski ise ben üstlenmiştim." Buyurun, sizin değerli arkadaşınız, bir bilim insanı, oturuyor, kendi hayatını, Başbakanlık Müsteşarlığı yaparken nelerle karşılaştığını bize anlatıyor.

Sorumluluk kime ait? "Dönemin Başbakanına ait, riski aldı üstüne." diyor. Peki, sorumluluk ona aitse, Türkiye’yi bir darbe ortamına taşıyan bu yapı içinde, o kişinin sorumluluğunu ona hatırlatacak makam kim, mevki kim, yetkili kim? Allah aşkına, bu Parlamento ne yapıyor o zaman? Bu Parlamentonun işlevi ne? Yeri geldiği zaman mangalda kül bırakmıyoruz, "Efendim, biz Kurtuluş Savaşı’nı da yönettik." Peki, Türkiye’yi adım adım darbeye götürenler hakkında bir şey yapmayacak mısınız? Elinizi vicdanınıza koymayacak mısınız? Çocuklarınıza hesap vermeyecek misiniz? O kadar acı tablolar ki değerli arkadaşlarım, intikam duygusuyla yapılıyor bütün operasyonlar.

KOLEKTİF SUÇ YARATIYOR VE İNSANLARI PERİŞAN EDİYORSUNUZ

Bakın, size bir örnek. Bir polisin eşi. Polis Fetullah Gülen terör örgütü üyesi, sempatizanı veya yandaşı diye, hangi gerekçeyle ise hapse atılmış. Oldu diyelim. Valilik yazı yazıyor, özel sektöre yazıyor, diyor ki: "Bunun eşini biz FETÖ’den dolayı içeri attık, sizde çalışıyor eşi, bunun da işine son verin."

Ya, insanda vicdan denen bir şey var, ahlak denen bir şey var, erdem denen bir şey var. Kadının ne günahı var? Ya, bu kadın evine nasıl ekmek götürecek? Hadi adam hapiste, bankadaki hesaplarına el konuldu. Çoluk çocuğuna kim bakacak? Sizden bir arkadaş şunu demişti: "Ağaç kökü yesinler." Elinizi vicdanınıza koyun değerli arkadaşlarım, bir insana "Ağaç kökü yesinler." denir mi? Bizde güzel bir söz vardır "Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin." diye. Siz kolektif suç yaratıyorsunuz ve insanları perişan ediyorsunuz. Neyle? OHAL uygulamalarıyla. Olur mu bu arkadaşlar?
Başka bir örnek: Ödemiş’te Jandarma Komutanı İzmir Valiliğine yazı yazıyor, "Efendim, falan kişi, devam eden soruşturmalara istinaden açık kimlikleri yazılı şahısları ve onların çocuklarını…" diyor. Yahu çocuklardan ne istiyorsun? Hadi adamı anladık, çocuklardan ne istiyorsunuz? Yazık günah değil mi? Bu, çocuk daha.

Tokat Turhal’da 15 yaşında çocuk, 15 yaşında. Baba hapiste, 15 yaşında çocuk, sadece o, eve ekmek götürecek; bir iş yerinde çalışmaya başlıyor. Giriyorlar Sosyal Güvenlik Kurumu kaydından, babasının FETÖ’den tutuklu olduğu yazılı yani fişleme. Yahu fişlemeyi darbeciler yapmaz mıydı Allah aşkına? Biz fişleme için bu kürsüde mangalda kül bırakmadık, "Fişleme yapamazsınız." dedik, "Yanlıştır." dedik, "İnsan haklarına aykırıdır." dedik, "Darbeci zihniyetin ürünüdür." dedik ama bunların hiçbiri olmadı. Şimdi bütün bu insanlar fişleniyor değerli arkadaşlarım. Yazık günahtır. Neyle yapılıyor? OHAL’le yapılıyor. Bugün, neden o kanuna "hayır" dediğime vicdanen bakıyorum da ne kadar güzel bir şey yapmışız. Ya, bu ülkede birilerinin de kalkıp yüreklice demokrasiyi savunması lazım, birinin de kalkıp bu ülkede insanların hakkını savunması lazım.

SİZİN DARBEDEN ÖNCEDEN HABERİNİZ VAR MIYDI, YOK MUYDU?

Darbe sonrası Adil Öksüz olayı… Hiç merak etmiyorsunuz, kim bu Adil Öksüz. "Adil Öksüz önce kırsalda, Kazan kırsalında yakalandı." derler Adil Öksüz hava üssünde, Akıncılar Üssü’nde yakalanmıştır. Herkesin eline ters kelepçe vurulurken Adil Öksüz’ün eline kelepçe vurulmaz. Adil Öksüz’ün iki telefonu vardır; Adil Öksüz telefonla konuşur, kimse "Telefonu kullanamazsın." demez. Adil Öksüz’ün elinde GPS cihazı vardır, yön bulma cihazı vardır. Bunu saklamak ister, gider, bulunur ve tutanaklara geçirilir. Son 3 tutanak tutulur, her tutanak birbirinden farklıdır. "Niye geldim buraya? Kazan’da arsa bakmaya geldim." Kaç kişi söylüyor bunu? 3 kişi söylüyor. "Kazan’da arsa bakmaya geldim." diyenlerden ikisi tutuklanır diğerleriyle beraber; Adil Öksüz, GPS cihazı, telefonlarıyla hep beraber serbest bırakılır.

Şunu unutmayın: Emre Taner, eski MİT Müsteşarı, geçenlerde bir konuşma yaptı Darbe Araştırma Komisyonunda, şunu söyledi: "Erzincan’da 2 MİT elamanı tutuklandı, gözaltına alındı. Sayın Başbakan izin vermeseydi o 2 MİT elemanı gözaltına alınamazdı." Değerli arkadaşlarım, herkesin eli kelepçelenirken bu beyefendi niye kelepçelenmiyor? Üstelik bunun cemaate yakın olduğu, devletin arşivlerinde de var -hani arşivlerde olmasa tamam diyeceğiz- kaç sefer gidip geldiği de var. Şu sorunun cevabını Hükûmetten çok açık ve net öğrenmek istiyorum: Sizin darbeden önceden haberiniz var mıydı, yok muydu? Nokta, bu kadar açık, bu kadar net bir soru soruyorum. Daha önce bu soruyu sorduk ama cevabını alamadık. Cevabını alamadığım için arkadaşım itiraz ediyor. Ben bunun cevabını merak ediyorum değerli arkadaşlar.

Adil Öksüz sıradan bir insan değildir, Adil Öksüz gariban bir adam değildir, Adil Öksüz eğer Akıncı Üssü’nde darbeyi yönetiyorsa sıradan bir insan değildir, kontrollü bir insandır. Kim kontrol ediyor Adil Öksüz’ü? Adil Öksüz niye yakalanmaz?

OHAL UYGULAMASI BİR TIRPAN GİBİ TÜRKİYE’NİN ÜSTÜNDEN GEÇİYOR

Değerli arkadaşlarım, OHAL sonrası darbe fırsatçılığı yapıldı, OHAL istismar edildi. Sayın Başkana da seslenmek isterim. Türkiye Büyük Millet Meclisinin Saygıdeğer Başkanının, darbe gecesi Parlamentoyu terk etmemesi, Parlamentoda durması, mücadelesini yürütmesi saygıya değerdir. Her yerde bunu söyledim, şimdi de kendi önünde söylüyorum. Ama OHAL uygulamalarının yani Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnamelerinin Parlamentonun iradesini suistimal etmesine sessiz kalmamalıydı, "Bir dakika…" demeliydi, "Bunları yapmanız doğru değildir." demeliydi. Bilmiyoruz izlediniz mi, incelediniz mi olağanüstü hâl kararnamelerini? Şimdi, bu kararnamelerin varlık nedeni Türkiye’yi süratle normalleştirmek. Süratle normalleştireceksiniz ama olağanüstü hâl uygulaması bir tırpan gibi Türkiye’nin üstünden geçiyor, bir tırpan gibi.

PARLAMENTONUN İTİBARINA HEP BİRLİKTE SAHİP ÇIKALIM, BUNUN İKTİDARI MUHALEFETİ YOK

Bakın, değerli arkadaşlar, af kanunu çıkardılar, hapisten bir sürü adam çıkardılar. Ne işi var bunun? Hapiste yatanların hiçbirisinin OHAL’le, darbeyle ilgisi yoktu. Ne işi var bunun OHAL kararnamesinde? “Maarif Vakfı Mütevelli Heyetinin Huzur Hakkının ne işi var, Allah aşkına OHAL kararnamelerinde? Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi, Kamu İhale Yasası’nda Yapılan Değişiklik, Bankacılık Kanunu’nda Yapılan Değişiklik, İşsizlik Sigortası Kanunu’nda Yapılan Değişiklik, Türkiye Kalkınma Bankasının Kanununda Yapılan Değişiklik, Sendikalar Ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nda Yapılan Değişiklik… Ne işi var bunların? Bu, Parlamentonun iradesini gasp etmek değil midir? Ben itiraz ediyorum arkadaşlar, siz niye itiraz etmiyorsunuz? "Efendim, bu daha sonra Meclise gelecek…" Daha sana böyle bir yetki verilmedi ki. Sana verilen yetki, darbeyle mücadele et, terörle mücadele et, onun önlemini al, Maarif Vakfını, üniversitede rektör seçimini… Bunların darbeyle ne ilgisi var? O, Meclisin görevidir. Eğer bir organ Parlamentonun görevini suistimal ediyorsa, yetkisini kullanıyorsa önce Meclis Başkanının yasama organını uyarması lazım "Hakkınıza sahip çıkın." diye. Ben az önce söyledim, ne dedim: Davul burada ama tokmak yok burada. Davul burada, "Atın imzaları." diyorlar, hep beraber imza atılıyor tıpkı sizin, daha Anayasa değişiklik metnini görmeden oturup boş kâğıda imza atmanız gibi. Ya, arkadaşlar, böyle bir şey olabilir mi?

Bakın, böyle bir şey yoksa o arkadaşlarınızı uyarın çünkü televizyonlarda ve gazetelerde fotoğraflar çıktı. Eğer böyle bir şey yoksa sözlerimi geri alıyorum, böyle bir şey yoksa ama böyle bir şey varsa bu doğru değildir arkadaşlar, asla doğru değildir. Benzer uygulamaları biz geçmişte yaşadığımız için biliyorum, benzer uygulamaları. Daha önceden alınan imzalar var ki partinizden istifa etmiş o arkadaşlar ve istifa edenler listede isimleri silinmeden ilave edildi, gönderildi; biz bunları da biliyoruz. Ama istirhamım, Parlamentonun itibarına hep birlikte sahip çıkalım, bunun iktidarı muhalefeti yok arkadaşlar, bu Parlamento hepimizin Parlamentosu. Burada hepimiz özgürce konuşmalıyız, özgürce yazmalıyız, özgürce çizmeliyiz, düşüncelerimizi ifade etmeliyiz. Eğer yürütme organı benim görevimi alırsa benim elimden, benim yetki alanıma müdahale eder ve ben sessiz kalırsam halka hesabını veremem, seçmenime hesabını veremem. Beni oraya göndermesindeki gerekçe yürütme organının vesayetini kabul et gerekçesi değildir, tam tersine "Oturup yasa çıkaracaksın, benim sorunlarımı çözeceksin." diyor.

TÜRKİYE, OHAL UYGULAMALARIYLA BİR KARŞI DARBE GİRİŞİMİYLE KARŞI KARŞIYA KALDI
Bir karşı darbe yaşadık değerli arkadaşlarım. OHAL uygulamalarıyla, bir darbe girişiminden geçildi ve Türkiye bir karşı darbe girişimiyle karşı karşıya kaldı. Diyeceksiniz ki "Bunu kim söyledi?" E, Sayın Cumhurbaşkanı söyledi, "Halk bu darbeyi karşı darbeye dönüştürdü." dedi. Halk ne yaptı Allah aşkına? Halk kanun hükmünde kararname mi çıkardı? Her şeyin faturasını bir yere çıkarmak gibi bir alışkanlık var. Ya, kanun hükmünde kararnameleri siz çıkarıyorsunuz, niye bütün bu haksızlıkları, hukuksuzlukları halkın sırtına yıkıyorsunuz?
Bakın, 12 madde hâlinde bugün geldiğimiz tabloyu sizin bilginize arz etmek isterim.

1)OHAL kararnameleriyle Türkiye Büyük Millet Meclisi devre dışı bırakılmış, iradesi açıkça istismar edilmiştir. Buna başta Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı göz yummuş, uyarı dahi yapma gereğini duymamıştır.
2)Bu süreçte kolektif suç yaratılmış, açıkça evrensel hukuk kuralları çiğnenmiş, Türkiye’nin itibarıyla oynanmıştır ve ben Sevgili Peygamberimiz’in Veda Hutbesi’ni hatırlatmak zorunda kaldım. O Veda Hutbesi’ni tarihçiler tarihin en önemli insan hakları beyannamesi olarak tanımlarlar. Suçun bireyselliğini vurgular orada, "Anne, baba, çocuk suçlu değildir." der, kim suç işlemişse ancak o yargılanır.
3) OHAL’le muhalif medya susturulmak istenmiş, gazeteler, televizyonlar, radyolar kapatılmış, hapishanelerindeki 146 gazeteciyle Türkiye kara listeye girmiştir dünyada. Nasıl oluyor bu? 146 gazeteci hapiste değerli arkadaşlar. Neden? Bunların darbeyle ne ilgileri var? Yazı yazmış efendim.
Ben şimdi geriye dönüp bunlara soruyorum: Mehmet Dişli’yi siz orada tutarken hiçbir suçunuz yok, adam yazı yazdı diye alıyorsunuz, içeri atıyorsunuz. Türkiye gazetesinden bir gazeteci çıkıyor -altı yedi ay önce, hatta bir yıl önce- Fetullah Gülen cemaatinin nasıl darbe yapacağını, ne zaman toplandıklarını yazıyor. Bir şey yapıyor musunuz? Hayır, hiçbir şey yapılmıyor. Hukukta çifte standart olmaz değerli arkadaşlarım.
4) 12 Eylül döneminde Kenan Evren ve arkadaşlarının dahi aklına gelmeyen, cesaret edemedikleri hukuk dışı uygulamalara başvurulmuştur.
5) Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez, Hükûmet, Birleşmiş Milletlere başvurarak OHAL uygulamasıyla ilgili adil yargılamayı rafa kaldırdığını, tutulanlara insanca davranmayacağını yani işkence yapacağını bütün dünyaya resmen duyurmuştur.
6) Darbe girişiminde bulunanlarla mücadele hukuk zemininden çıkmış, mücadele âdeta bir kişinin kin ve öfke nöbetlerine teslim edilmiştir.
7) İş dünyası, sivil toplum örgütleri, sendikalar konuşamaz noktaya getirilmiş, dünyada karşı darbe algısı giderek güçlenir hâle gelmiştir.
8) Bilim üretim alanı olan üniversiteler susturulmuş, darbe girişimiyle hiçbir ilgisi olmayan yüzlerce akademisyen ya hapse atılmış ya da görevlerine son verilmiştir.
9) Yaratılan atmosfer nedeniyle, suçlu suçsuz demeden, araştırmadan hâkim her önüne geleni tutuklamıştır çünkü tutuklamasa FETÖ terör örgütüyle irtibatlandırılacağı endişesine kapılmıştır. Üzülerek ifade edeyim ki bu endişe Anayasa Mahkemesinde de açıkça görülmüştür.
10) Şu anda Türkiye’de hiç kimsenin can ve mal güvenliği yoktur. Herkes her an tutuklanabilir, gözaltına alınabilir, mal varlığına el konulabilir.
11) Türkiye şu anda bir hukuk devleti olmaktan çıkmıştır. Hukukun üstünlüğü kuralı çalışmamaktadır. Açıkça söylemek gerekirse Türkiye bir istihbarat devletine dönüşmüştür.
12) Güçler ayrılığı ilkesi fiilen çalışmamaktadır. Devlette ve sağlıklı bir demokraside olması gereken denge ve denetleme ağı çalışmamaktadır. Yetkilerin tek elde toplanması gerçeği Türkiye’ye ve demokrasimize ciddi zararlar vermektedir.
Evet, bunlar bugün geldiğimiz bir gerçektir değerli arkadaşlarım.


ORTA DOĞU’NUN KABİLE ŞEYHLERİ BİLE BİZİM GÜCÜMÜZÜ TEST ETTİ
Dış politikada ise tam bir felaket. Türkiye Cumhuriyeti kendi tarihinde -ki bugün bir bilim insanı "Osmanlı tarihi de buna dâhildir." diyor- dış politikada en ağır yenilgiyi yaşamıştır, en ağır yenilgiyi, itibarı dünyada sıfırdır, itibarı sıfırdır. Her gün şehitlerimiz geliyor. Ne itibarımız var? Bize saygı duyan kim kaldı Allah aşkına, kim kaldı? "Gücümüzü test etmeye kimse kalkmasın." Ne kadar güzel bir laf. En sonunda Orta Doğu’nun kabile şeyhleri bile bizim gücümüzü test ettiler ve çok ağır ifadeler kulandılar Türkiye Cumhuriyeti’yle ilgili, çok ağır ifadeler.

Bakın, değerli arkadaşlar, Mavi Marmara’da İsrail’le anlaşma yaptık. İsrail’le bu anlaşmayı hepiniz gördünüz büyük bir ihtimalle. Türkçe metin bu. Türkçe metnin içinde bir İngilizce sözcük var. Niye İngilizce yazıldı diye hiç merak ettiniz mi? Çünkü bu İngilizce sözcük, "lütuf" anlamına geliyor. "20 milyon doları lütuf olarak vereceğim, tazminat olarak değil." diyor. Bu, sizin ağırınıza gitmiyor mu? Benim ağırıma gidiyor. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler, halka lütfu tazminat diye gösteriyorlar, para alıyorlar. İsrail dik duruyor, "Tazminat vermem. Davalardan vazgeçeceksin." diyor. "Emredersiniz." diyorlar. "Davadan vazgeçtin, yetmez, daha sonra bir mağdur, dava açar kazanırsa, onu da sen yükleneceksin." diyor. "Emredersin." diyorlar. "Gazze ablukası kalkacak." diyorlar, "Unutun bunu.’" diyor. "Abluka aynen devam edecek." "Emredersiniz." diyorlar. "Ayrıca, yetmez, bizim doğal gazımız, petrolümüz sizin üzerinizden gidecek." "Emredersiniz." diyorlar. Bu, bir teslimiyettir arkadaşlar. Bu kadar ağır bir teslimiyeti Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kimse yaşamamıştır, kimse yaşamamıştır. Dış politikada geldiğimiz nokta budur.

Suriye’de... 3 milyon mülteciye bakıyoruz, 3 milyon! Hani gidecektik, cuma namazı kılacaktık, ne oldu? Süleyman Şah Türbesi’ni kaçırmak zorunda kaldık. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti, "Kimse gücümüzü test etmesin"… Süleyman Şah Türbesi’ni kaçırmak zorunda kalıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, daha ağır bir şey -diyorum ya herkes anayasal sınırlar içinde olsa, emin olun, bu ülke güzel yönetilir- Sayın Cumhurbaşkanı, geçen gün, tarih vereyim 29 Kasım’da bir açıklama yaptı, dış politikayla ilgili. Söylediği şu: "Devlet terörü estiren zalim Esed’in hükümranlığına son vermek için biz oraya girdik, başka bir şey için değil. Zalim Esed’in Hükûmetine, icraatına, hükümranlığına son vermek için biz oraya girdik, başka bir şey için biz orada değiliz." Ne oldu? Bir gün sonra, ayın 30’unda Millî Güvenlik Kurulu toplandı, kendi başkanlığında ve Millî Güvenlik Kurulu, kendi başkanını yalanladı. Karar şu: "IŞİD ve diğer terör örgütlerinin bölgeden tamamen temizlenmesi için biz oradayız." Bakın, ülkenin Cumhurbaşkanı ne söylüyor, Millî Güvenlik Kurulu ne söylüyor? Böyle bir devlet yönetimi olmaz.

Başka? Putin bununla yetinmedi, "Yok arkadaş, çıkacaksın, açıkça söyleyeceksin." dedi. Ayar çekildi. Ne söyledi? 1 Aralık 2016: "Fırat Kalkanı’nın amacı, herhangi bir ülke ya da kişi değil, terördür; biz onun için oradayız." diyorlar. Bu, yakışıyor mu değerli arkadaşlar, Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışıyor mu? Benim ağrıma gidiyor, sizin ağrınıza gitmiyor mu? Bu beylerin ağrına gidiyor mu? Ses dahi çıkaramazlar. Böyle bir devlet yönetimi olur mu? Böyle bir devlet yönetimi olmaz.

Güçler ayrılığı ilkesi… Biz Parlamentoyuz, biz Hükûmeti sorgulamak zorundayız. Biz Adalet ve Kalkınma Partisinin saygıdeğer milletvekillerinin bizim eleştirdiğimiz dozda ve şekilde eleştirmeyeceğini de biliyoruz, buna saygı da gösteriyoruz ama en azından, kapalı kapılar ardında "Ya, arkadaş, siz ne yapıyorsunuz?" demeniz lazım, "Böyle bir yönetim olmaz." demeniz lazım. Bunu demediğiniz için ve sizi sadece ve sadece el kaldırıp indiren makine olarak gördükleri için "Biz her bildiğimizi yaparız." diyorlar. Olmaz arkadaşlar, olmaz.

18 ADADA YUNAN BAYRAĞI DALGALANIYOR, NİYE BİR ŞEY YAPMIYORUZ?

Bakın, dış politika, Kıbrıs… 18 adamız işgal altında, 18 ada. Hani bu milliyetçilik, neredeydi? Bir dönem ayaklarının altındaydı, bir dönem yukarıda. 18 adada, egemenliği Yunanistan’a bırakılmamış -bakın altını çiziyorum- 18 adada Yunan Bayrağı dalgalanıyor. Niye bir şey yapmıyoruz? Hangi gerekçeyle bir şey yapmıyoruz? Horoz ötse duyuyoruz. Yunan Bayrağı var. Ada kimin? Bizim. Soruyor arkadaşlar, komisyonlarda soruyorlar: "Ya, bunlar bizim mi?", "Evet, bizim." diyorlar; "Ya, niye müdahale etmiyorsunuz?", "İstişare ediyoruz." diyorlar. Ne istişaresi arkadaşlar? Ne istişaresi? Dış politikada düştükleri durum, değerli arkadaşlarım. Başika Kampı dolayısıyla gittiler, Musul Valisinden izin aldılar, Nuceyfi’den. Değerli arkadaşlarım, bu, şu anlama geliyor: Yabancı bir ülke, Konya’ya gelmek istiyor, Konya Valisi izin veriyor. Ya, böyle bir şey olur mu? Irak denen bir devlet var, Irak’ta bir parlamento var, bir hükûmet var; gönderin Dışişleri Bakanını. Elbette ki bizim orada askerimiz olmalı, elbette ki askerimizin varlığı çok önemlidir, elbette ki Türkiye’nin çıkarları bunu gerektirir ama siz, merkezî Hükûmeti bir tarafa bırakıp "Biz Musul Valisinden izin aldık." derseniz onlar da şunu söylediler: "Sizin onurunuz varsa Başika’dan çıkarsınız." Bu benim ağrıma gidiyor. Peki, bunların ağrına gidiyor mu? Sizin ağrınıza gidiyor mu? Böyle bir şey olabilir mi? Asla kabul etmiyoruz değerli arkadaşlarım.

Kıbrıs’ta… Bakın, göreceksiniz Kıbrıs’ta pazarlıklar gidiyor, yüzde 29’a düşürülüyor toprağı. Niye yüzde 29’a düşürülüyor? Pazarlıklar gizli kapalı yapılıyor. Lütfen, istirham ediyorum, iktidar partisinin milletvekillerinden istirham ediyorum, bizim kadar izlemeyebilirsiniz ama en azından dış politika konusunda çok değerli arkadaşlarımız var, onlara bir sorun. Kıbrıs’ı gerek siyasal açıdan gerek stratejik açıdan bizim korumamız gerekiyor, Kıbrıs elimizin altından kaymamalıdır. Bedel ödedik Kıbrıs için, bedel ödedik; şehitlerimiz var orada. Biz o bedelin karşılığında şimdi Kıbrıs’taki egemenliğimizi güçlendirmemiz gerekirken taviz vermeye başlıyoruz. Bunlar doğru değil.

SİYASETTE YAŞANAN KRİZ EKONOMİYİ VURUYOR

Bütün bu olumsuzluklar nereye yansıyor arkadaşlar? Türkiye’nin iyi yönetilmemesi ekonomiye yansıyor. "Efendim, dünyada kriz var" falan… Dünyada kriz mıriz yok arkadaşlar! Ne krizi var dünyada? Yok öyle bir şey. Türkiye’de siyaset ve siyasette yaşanan kriz ekonomiyi vuruyor. Hiç kimse önünü görmüyor arkadaşlar, hiç kimse. "Dolarla ne işimiz var?" deniliyor, Sayın Başbakan, "Doları moları boş verin, dolarla ne işimiz var?" diyor. Ya, köprüden geçiş dolarla, mercimek getiriyorsun dolarla, doğal gaz geliyor dolarla, petrol geliyor dolarla, AVM’de kiralıyor esnaf iş yerini dolarla.

SAYIN CUMHURBAŞKANININ ALBARAKA TÜRK’TE 200 BİN DOLARI VAR, BOZDURDU MU?
Bu arada söyleyelim, Sayın Cumhurbaşkanı da dolar bozdurma konusunda çağrı yapıyor. Kendisinin Albaraka Türk’te 200 bin doları var, bunu bozdurdu mu, merak ediyoruz. Banka dekontunu gönderirse çok mutlu oluruz, çok mutlu oluruz.

Esnafın cebinde, vatandaşın cebinde dolar mı kaldı Allah aşkına? Sanki dolarla yatıp kalkıyoruz biz. Yok öyle bir şey arkadaşlar. En iyisi siz dolara talebi emeklilere sorun, onlar daha iyi bilirler; bir de taşeron işçilerine, onlar da bilirler dolar nedir, nasıl olur. Esnaf kampanya açıyor, "Kim dolar bozdurursa gelsin, bedava tıraş edeceğim." diye. Yahu, arkadaşlar, kimin cebinde dolar var? Bakın, ben şu açık çağrıyı gayet net yapıyorum, bütün siyasi liderlere çok açık ve net yapıyorum: Ben dâhil hepimiz servetlerimizi oturup açıklayalım; kimin doları var, kimin doları yok, kim Türk lirasına inanıyor, kim dolara inanıyor. Ben birikimimi dolara yatırmadım ama bu ülkenin Cumhurbaşkanı birikimini dolar olarak tutuyor. Evet, tutuyor. Nerede? Albaraka Türk’te. Ben de merak ediyorum, nasıl yapacak diye.

YÖNETME İRADELERİ YOK, İRADE SARAY TARAFINDAN HAPSEDİLMİŞ DURUMDA
Ekonomi konusunda… Ben diyorum ya, bunlar yönetemez, yönetemiyorlar da zaten. Değerli arkadaşlarım, kanuna göre, Orta Vadeli Programın Eylül ayının ilk, birinci haftasında açıklanması gerekir, kanun böyle diyor, 5018 sayılı Kanun böyle diyor. Peki, Orta Vadeli Mali Plan… Onun da Eylül ayının 15’ine kadar açıklanması lazım. Bunlar hiçbir zaman kanunun bu gereğini yerine getirmediler, hiçbir zaman ne orta vadeli programı ne mali planı zamanında açıklayamadılar, açıklayamazlar. Neden? Çünkü Türkiye’yi yönetemezler. Yönetme güçleri, yönetme iradeleri yok çünkü irade saray tarafından hapsedilmiş durumda.

BU BÜTÇE ANAYASA VE İÇ TÜZÜĞE AYKIRIDIR
Bu bütçe Anayasa’ya aykırı, İç Tüzük’e aykırı. Bakın, İç Tüzük şöyle der… Sayın Meclis Başkanımız İç Tüzük’ü gayet iyi bilir, benden de -umarım- çok daha iyi bilir, ben hukukçu değilim. Diyor ki 38’inci madde: "Komisyonlar, kendilerine havale edilen tasarı veya tekliflerin ilk önce Anayasanın metin ve ruhuna aykırı olup olmadığını tetkik etmekle yükümlüdürler. Bir komisyon, bir tasarı veya teklifin Anayasaya aykırı olduğunu gördüğü takdirde gerekçesini belirterek maddelerin müzakeresine geçmeden reddeder." Peki, Komisyonda görüşülürken CHP milletvekilleri bu bütçe kanununun Anayasa’ya aykırı olduğunu söylediler mi? Söylediler. Oylama yapıldı mı? Yapılmadı. Değerlendirme yapıldı mı? Yapılmadı. Niye yapılmadı? İç Tüzük böyle. Değerli arkadaşlarım, yasa koyucu olarak Parlamento kendi koyduğu kurallara uyamazsa kim uyacak? Sokaktaki vatandaşın ensesinde boza pişiriyoruz "Neden kanuna uymadın?" diye, o da dönüp şunu diyecek: "Kardeşim, siz uyun önce, siz uyun ki sonra ben uyayım." Neden böyle oluyor? Biz bu bütçenin Anayasa’ya aykırı olduğunu, geçen dönem gelen düzenlemeyi Anayasa Mahkemesine götürdük, Anayasa Mahkemesi haklı buldu ve iptal etti. Şimdi, "5018’de değişiklik yaptık o nedenle bu böyle olacak." diye… Kardeşim, biz Anayasa’dan söz ediyoruz çünkü Anayasa 163’üncü maddesinde açık ve net şunu söylüyor değerli arkadaşlarım: "Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname ile bütçede değişiklik yapmak yetkisi verilemez.", "Kanun hükmünde kararnameyle dahi hükûmete yetki verilemez." diyor. Biz bıraktık Hükûmeti, bütün yetkileri Maliye Bakanına veriyoruz, istediği ödeneği alıyor, istediği yere veriyor. Olur mu bu? O zaman bu Parlamentonun iradesi nedir? Getirsinler bir bütçe, toplam rakamları getirsinler, üç gün görüşelim, nasıl olsa bütün aktarmaları Maliye Bakanı yapıyor, ne gereği var? Bakanlıkların bütçesi, ne gerek var ona? Bu, Anayasa’ya aykırı mı? Aykırı. Karar var mı? Var ama aynı aykırılık yine geliyor. Bunlar doğru değil arkadaşlar.

“SARAYIN MALİYETİ NEDİR?" DİYE HİÇ MERAK ETMEDİNİZ Mİ?
Daha önemli bir şey: Bütçeyi görüşüyoruz, değil mi? Kendinize şu soruyu sordunuz mu değerli milletvekilleri: "Ya, arkadaşlar, biz bütçeyi görüşüyoruz, şu sarayın maliyeti nedir?" diye hiç merak etmediniz mi? Bırakın siyasetçiyi, bir vatandaş olarak ben merak ederim. Ya, bu saray bize kaça mal oldu, kaça mal oldu? Soruyor arkadaşlarımız, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterine soruyorlar. Sayın Genel Sekreterin Plan ve Bütçe Komisyonunda verdiği cevap şu: "Orası ilk projelendirildiği zaman Cumhurbaşkanlığı için değil, Başbakanlık için düşünüldüğünden ötürü bunun bütçesini biz Cumhurbaşkanlığı olarak bilmeyiz, Başbakanlık söylemeli." Güzel. Yani Cumhurbaşkanlığı diyor ki: "Biz bunu bilmeyiz, Başbakanlığa sorun." Soruluyor bakanlara, Maliye Bakanına, her bakana, hiç kimse bilmiyor. Peki, hiç kimsenin bilmediği bir bütçeye, bir büyüklüğe biz niye "Evet." diyeceğiz ve hangi gerekçeyle "Evet." diyeceğiz?

Hani var ya, kul hakkı yemeyecektik, adaletli davranacaktık, herkesin hakkını teslim edecektik, dürüst ve namuslu olacaktık. Nasıl olur da bir saray yapılır, ben sarayın kaça mal olduğunu bilmem? Ya, bu ülkede yeni doğan çocuk vergi verir, yeni doğan çocuk. 80 yaşındaki adam vergi verir, bir tek teneffüs etmediğimiz havadan vergi alınmaz, her şeyden vergi alınır. Ama ben bunun maliyetini bilmiyorum ve öğrenemiyorum. Hadi bize söylemiyor, bari siz merak edin, bir arayıp sorun Allah aşkına. Sorun, bir öğrenin bakalım, kaça mal oldu bu saray?

SAYIN BAŞKAN, BURASI ÇADIR CUMHURİYETİ Mİ?
Sayın Başkan, bu sözüm size. Parlamentonun itibarının koruyan sizsiniz, Parlamentoyu temsil eden sizsiniz, Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri, belki iktidar partisinin milletvekilleri, diğer muhalefet partisinin milletvekilleri soru önergeleri verirler. Yani Hükûmetten, yani yürütme organından belli konularda bilgi almak isterler.23-24’üncü Dönem sadece bizim milletvekillerinin verdiği ve cevabını alamadığı önerge sayısı 11 bin 412. İç Tüzük’ü gayet iyi biliyorsunuz, İç Tüzük’te diyor ki: "15 gün içinde cevabı verilir." Eğer on beş gün içinde verilemiyorsa Meclise haber veriliyor, bir ay içinde cevabı verilir. Ya, bırakın on beş günden vazgeçtik, bir aydan da vazgeçtik, altı aydan da vazgeçtik, bir yıldan da vazgeçtik, bir dönem, dört yıllık bir dönemde cevap verilmiyor. 26’ncı Dönem, daha yeni bir dönem, 2 bin 727 önergeye hiç cevap verilmiyor. Sayın Başkan, burası Allah aşkına çadır cumhuriyeti mi, burası nedir? Ya, İç Tüzük’ü kaldırın, böyle bir şey olmasın, biz de sormayalım. Şunu getirin kural olarak "Hükûmete hiçbir şey sorulmaz." Bitti, getirin kabul edin, çoğunluğunuz var, önergeyi de kaldıralım. Niye sorguluyoruz?

BU HÜKÛMET, FAİZ LOBİSİNİN HÜKÛMETİDİR
Kuvvetler ayrılığıymış, kendi kendimizi kandırıyoruz kuvvetler ayrılığıdır demekle. Hangi kuvvetler ayrılığı, iktidar kanadı yürütme organını sorgulayabiliyor mu? Sayıştay raporlarına bakabildiniz mi? Diyor ki: "8 milyar lira kayıp." Sayıştay söylüyor: "Maliye Bakanlığı bütçesinden 8 milyar lirayı öğrenemiyoruz." Ya, ne demek bu, ne demek bu, böyle bir şey olabilir mi?
Bu Hükûmet, aynı zamanda faiz lobisinin Hükûmetidir değerli arkadaşlarım, faiz lobisinin Hükûmeti. Diyeceksiniz ki: Olur mu? Bu Hükûmet, sabah akşam -hatta Sayın Cumhurbaşkanı- faizler düşsün diye mücadele ediyor. Bunlar tamamen farazi arkadaşlar. Rakam vereceğim size. 1991-2002 yani bu hükûmetlerden on dört yıl önce ödenen toplam faizi veriyorum size, devletin ödediği faizi: 135 milyar 125 milyon 347 bin lira. Peki şimdi, on dört yılda, bu hükûmetler döneminde, 135 milyar değil değerli arkadaşlarım; 2016 Ocak-Ekim dönemi dâhil 695 milyar 783 milyon 203 bin lira. 135 milyar, 695 milyar; diyorum ya, faiz lobisinin Hükûmeti bunlar. Faizciler niye bunları çok seviyor? Bakın şimdi Maliye Bakanlığı bir genelge çıkardı, kanuna aykırı, Meclisin iradesine aykırı, "Kara paranın tamamını; rüşvet parası, kadın ticareti parası, çocuk parası, organ parası hepsini getirin Türkiye’ye, hepsini getirin." diyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı… BAŞKAN - Sayın Genel Başkan, iki dakika daha ekliyorum efendim. KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) - Sayın Başkan, Hükûmeti temsilen konuşan kişiye on dakika verdiniz. Adaletse adaletli davranacaksınız. Ben sizden fazla istemiyorum, ona ne kadar süre verdiyseniz bana da aynı süreyi vereceksiniz eğer adaletliyseniz ama istiyorsanız sözümü kesebilirsiniz)

Bu söylediğim devletin ödediği faiz, bir de vatandaşın ödediği faiz var bankalara; 312 milyar lira değerli arkadaşlar, kredi kartı ve tüketici kredisi olarak vatandaşın ödediği faiz. Bunlar "Faize karşıyız." diyorlardı hep, bakmayın söylediklerine; "Faiz" deyince bunlar orada, parayı götürüp faize yatırıyorlar. İcra iflas dosyalarının sayısı 26 milyonu aştı arkadaşlar. 26 milyon dosya ne demektir? Her iki kişiden birisi icralık demektir. Bu mudur adalet, bu mudur iyi yönetim, bu mudur bu memlekette huzur?

Çiftçi... Sayın Binali Yıldırım burada yok ama kendisine yürekten teşekkür ediyorum bir gerçeği ortaya çıkardığı için. Biz hep bu kürsüye gelir derdik ki "Yahu şu Tarım Kanunu’nun 21’inci maddesi var, 21’inci madde diyor ki: ’Millî gelirin yüzde 1’i oranında en az her yıl çiftçiye destek verilir.’ Millî gelirin yüzde 1’i oranında. Siz, bunu yapmıyorsunuz." Başta Tarım Bakanı, bakanlar çıkar "Hayır efendim, biz onun gereğini fazlasıyla yapıyoruz." derlerdi.

Sayın Binali Yıldırım 14 Ekim 2016’da Ödemiş’te konuştu, arkasından 6 Kasım 2016’da Erzincan’da konuştu, kullandığı cümle şu: Geçtiğimiz on beş yıl içerisinde tarım ve hayvancılığa verdiğimiz destek tam 90 milyar lira, yanlış duymadınız, 90 katrilyon; helalühoş olsun. Cümle doğru mudur? Doğrudur. Helalühoş olsun, evet, helalühoş olsun. Bu cümledeki temel sorun nedir? On beş yılın gayrisafi millî hasılasını topladık. 15 katrilyon 623 trilyon lira; alt alta. Bu rakamlar bize de ait değil, devletin resmî rakamları. Yüzde 1’i ne kadar? 156 milyar lira. Yani, çiftçiye on beş yılda ne verilmesi lazım? 156 milyar lira. Neye göre? Tarım Kanunu’nun 21’inci maddesine göre. Sayın Başbakan ne kadar verdik diyor? "90 milyar lira." Arada ne kadar fark var? 66 milyar lira. Yani, çiftçi 66’ya bağlanmış. Yani, 66 milyar lira, hak edilmesi gereken bir para çiftçiye verilmemiş. İtiraf ettiği için, bu gerçeği ortaya çıkardığı için kendilerine teşekkür ederim.

GAYET NET HATIRLARSINIZ, DOLARLAR AYAKKABI KUTULARINA İSTİF EDİLMİŞTİ

Değerli arkadaşlarım, bir hükûmet kendi vatandaşına tuzak kurmaz. 16/6/2009, bir kararname çıkardılar, kararnameye göre, döviz geliri olmayanın dövizle borçlanmasına imkân sağladılar.

Döviz üzerinden borçlanma hakkı getirdiniz. Şimdi dolar almış başını gidiyor. Vatandaşa dönüp diyorsunuz ki: "Cebinizdeki doları bozdurun." Ya, adamı dolarla borçlandırmışsınız. Dolar karşısında Türk lirasının 1 kuruşluk değer kaybının maliyeti 2 milyar 100 milyon lira, 2 milyar 100 milyon lira. Fellik fellik dolar bozduracağız. Nereden bozduracağız doları, nereden yapacağız bunu? Kimde var bu dolarlar? Nerede vardı? Gayet net hatırlarsınız, ayakkabı kutularına istif edilmişti. Gayet net. Onlara söyleyin, onlara söyleyin "Getirin dolarları, bozdurun." diye. Hani diyorlardı ya "Oğlum, paraları bozdurdun mu?" E, götürsün, bozdursun, itiraz eden mi var? İtiraz eden yok.

Sizden isteğim şu değerli arkadaşlarım, biliyorum benim anlattıklarımdan hoşunuza gitmeyenler olabilir. "Efendim, bunlar burada konuşulur mu?" diyenler olabilir. Ben bunları söylemek zorundayım. Tarihe not düşmek için bunları burada açıkladım. Çünkü uzlaşma kültürünün ne olduğunu, uzlaşmanın ne kadar değerli olduğunu ve Parlamentonun itibarının korunması açısından güçler ayrılığı ilkesinin ne kadar değerli olduğunu, Parlamentonun yürütme organına, yeri geldiği zaman yasama organına hesap sorması gerektiğini bilmek zorundayız. Eğer bunu yapamazsak görevimizi sağlıklı yerine getirmiş olmayız.

Hepinize en içten selamlar, saygılar sunuyorum.