31.10.2017
5169
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, TBMM CHP GRUP TOPLANTISINDA KONUŞTU (31 EKİM 2017)

-"Bütün işsizlere sesleniyorum; nerede olursa olsunlar, bu hükümet size iş bulmaz kardeşim. Herkes oturup düşünmek, aklını başına almak zorundadır, savrulan bir Türkiye istemiyoruz. Herkesin işi herkesin aşı olsun, her evde huzur, bereket olsun bizim isteğimiz budur"
- "Hükümet akaryakıta yapılan zammın nerelere ve nasıl yansıyacağını bilmiyor. En yetkili makamda oturan kişi oturup vatandaşla dalga geçiyor. Bu Maliye Bakanı Naci Ağbal"
- "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlıyla neden dolar üzerinden ihale yaparsın? Sen Türk lirasına güvenmiyorsun da onun için kardeşim. Ne senin müteahhidin ne de sen güveniyorsun"
-"Bir Allah’ın kulu çıkıp bana belediye başkanlarının istifaya zorlanması, hukuki bir süreçtir desin"
- "Devlet mafya yöntemiyle yönetilmeye başlandı. Devletin makamında oturan mafya yöntemine başvuramaz"

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:



Değerli arkadaşlarım, hepinize yürekten teşekkürler.

Grubumuza katılan belediye başkanlarımıza, büyükşehir belediye başkanımıza ve sade yurttaşımıza kadar herkese her vatandaşa şükranlarımı ifade ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, hepimizin hangi görüşten olursak olalım, hangi kimlikten olursak olalım, hangi inançtan olursak olalım bir ortak paydamız var; gazilere saygı duymak, şehit yakınlarına saygı duymak. Bu, bu toprakların bize bıraktığı bir mirastır. Biz bütün gazilerimize, bütün şehitlerimize ve şehit yakınlarına saygı göstermek durumundayız. Bu babalarımızın dedelerimizin bize bıraktığı bir mirastır. Onurlu bir görevdir ve bunu yapıyoruz. Yapmayı da hep sürdürüyoruz. Çünkü eğer bu ülkenin sokaklarında, caddelerinde, meydanlarında, fabrikalarında, tarlalarında rahat çalışıyorsak emek harcıyorsak şunu düşünüyoruz; birileri bizi koruyor. O birileri çatıştığı zaman ya gazi oluyor, ya şehit oluyor. Kim için? 80 milyon için. O açıdan gazilerimize ve şehit yakınlarına saygı göstermek, onları toplumun en itibarlı kesimleri olarak anmak bizim görevimizdir. Herkesin görevidir, bunun parti farkı olmaması lazım. İşin özü budur.

HÜKÜMETE SORUYORUM: GAZİNİN NE GÜNAHI VAR?

Bu girişi niye yaptım değerli arkadaşlarım? Bu girişi şunun için yaptım: Hani diyoruz ya, “Haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır.” Bir haksızlığı anlatacağım size, bir haksızlığı! Türkiye Harp Malulü Şehit Dul ve Yetimleri Derneğinin Kastamonu Dernek Başkan Yardımcısı Gazi İrfan Bayar var, bir derneğin yöneticileri arasında. Bu kardeşimiz geçen cumartesi günü intihar etti. Niçin intihar etti? Bir gazi terörle mücadele ederken, çatışırken, hayatını canını göze alıp bu mücadeleyi sürdürürken neden bir arabanın içinde silahıyla intihar etsin? Bunun hikâyesini anlatacağım size değerli arkadaşlarım.

93-98 yılları arasında asayiş özel harekatta görev yapmış, 21 Mayıs 1997’de Kuzey Irak’ta yaralanıyor ve gazi oluyor. Sonra Kastamonu’ya yerleşiyor gazi olduktan sonra. Her gazi yakınına ya da gaziye sağlanan imkân nedeniyle bunun da çocukları var. Sağlanan imkânlardan birisi şu: Gazi çocukları özel okula gidebilir, bu imkân var. Bu gazimiz de alıyor çocuğunu Kastamonu Milli Eğitim Müdürüne gidiyor. Diyor ki, ben gaziyim, işte belgem, çocuğum, bunu bir özel okula kaydettirelim. Kastamonu’da iki özel okul var. Milli Eğitim Müdürü alıyor çocuğunu bu okullardan birisine kaydettiriyor ve çocuk o okula devam ediyor. Sonra okulun FETÖ’ye ait olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Çevre Bakanlığının müfettişleri bunu Kastamonu’dan çağırıyorlar Ankara’ya. “Sen neden çocuğunu FETÖ okullarına gönderdin?” O derdini anlatmaya çalışıyor. “Ben bilmiyorum diyor hangi okul FETÖ’ye aittir veya değildir, iki tane okul var. Kime gittim? Milli Eğitim Müdürüne gittim. Milli Eğitim Müdürü hangi okula gönderdiyse, biz de çocuğumuzu oraya gönderdik.” FETÖ’cü diye suçlarlar, ifadesini alırlar. Gelir Kastamonu’ya, Kastamonu’da da aynı şekilde suçlanır. Ağırına gider, “Ben vatan haini miyim? Ben hayatımı Kuzey Irak’ta çarpışırken gazi oldum, hayatımı ortaya koydum, bu memleket için bu bayrak için ben hayatımı ortaya koydum” der. Çalıştığı kurum dahil gelen tepkiler bir noktaya gelir ve bu gazimiz intihar etmek zorunda kalır. Şimdi ben bu hükümete soruyorum. Diyorum ya zaman zaman, “Bunların yatacak yeri yoktur” diye. Emin olun, vallahi de billahi de bunların yatacak yeri yoktur. Bu gazinin ne günahı var? Çocuğu özel okula gidecek, o da istiyor. Hangi okula kaydedeceğine Milli Eğitim Müdürü karar veriyor. Ne günahı var bu gazinin, niye bu kadar aşağılanıyor?

DÜNE KADAR PENSİLVANYA’DAN TALİMAT ALAN HÂKİMLER, ŞİMDİ SARAYDAN TALİMAT ALIYORLAR

Sadece bu mu? Hayır, bakın Balyoz Ergenekon davaları sırasında da Albay Abdülkerim Kırca vardı. Bu da Kuzey Irak’ta gazi olmuştu, belden aşağısı tutmuyordu. Ergenekon Balyoz davalarında suçlandı ve o da intihar etmek zorunda kaldı. Bir ülke böyle yönetilemez, bir devlet böyle yönetilemez, bir devlet böyle savrulamaz. Bu ülke için, bu devlet için, bu bayrak için canlarını ortaya koyan insanların hayatı bir kurşuna teslim edilemez. Ama bir kurşuna teslim ettiler.

O nedenle bütün annelere sesleniyorum, bütün annelere! Bu ülkenin bütün annelerine sesleniyorum. İster Diyarbakır’da olun, ister Tekirdağ’da, ister Çankırı’da olun, ister Kayseri’de, 81 ildeki ilçelerdeki ve köylerdeki bütün annelere sesleniyorum. Sizin çocuklarınızın hakkını savunuyoruz biz; sizin siyasi görüşünüz, sizin kimliğiniz, sizin kılık kıyafetiniz benim başımın üstüne. Ben sadece ve sadece sizin çocuklarınızın hakkını savunuyorum. Çünkü biz hakkı hukuku ve adaleti savunuyoruz. Kimsenin boşu boşuna mağdur edilmesini istemiyoruz. Adalet olsaydı zaten bunlar olmazdı, hak hukuk olsaydı zaten bunlar olmazdı. Düne kadar Pensilvanya’dan talimat alan hâkimler, şimdi roller değişti saraydan talimat alıyorlar. Ne değişti ortada? Hiçbir şey değişmedi. Mağdur olan kim? Bu ülkenin gariban insanları... Bu ülkenin gariban insanları mağdur oluyor.

FETÖ FİLAN UNUTULDU, ROLLER DEĞİŞTİ

Bakın size bir olay daha anlatayım. Değerli arkadaşlarım, 20 Temmuz darbesi oldu. OHAL’in ilan edildiği gündür, 20 Temmuz sivil darbesi ilan edildi. Neydi amacı? FETÖ ile mücadeleydi. Darbede roller değişti, şimdi geldiğimiz rol nedir? Şimdi geldiğimiz rol şudur: Kim saraya muhalifse, kim iktidara muhalifse onlar hesap verecek deniyor, FETÖ filan unutuldu, roller değişti.

Niçin anlatıyorum? Sözcü Gazetesinin başına gelenlere bakın, Cumhuriyet Gazetesinin başına gelenlere bakın! Sözcü Gazetesinin sahibiyle ilgili suçlamalar yapıldı. Neymiş Sözcü Gazetesinin sahibi –tam suçlamayı vereyim size Sayın Burak Akbay’la ilgili- silahlı terör örgütünü yönetme, terör örgütü propagandası yapmaktan ötürü 16,5 yılla 30 yıl arasında yargılanıyor. Sözcü Gazetesinin Allah aşkına FETÖ’yle ne ilgisi var? Akıl mantık olsa zaten bunu görür. Gazeteyi okusalar zaten bunu da fark edecekler. Emin olun akılları başlarında filan değil bunların. Aklını saraya ipotek eden savcı bu gerçeği göremez zaten. O savcı şu gerçeği görseydi, FETÖ’ nün anlı şanlı dönemlerinde Türk Hava Yollarının uçaklarında Zaman Gazetesi serbestti, Sözcü Gazetesi yasaktı. Sen bunu görmüyor musun sevgili savcı, görmüyor musun sen bunu? Sadece Burak Akbay için değil, üç kişi daha... Mediha Olgun, Yonca Yücekaleli, Gökmen Ulu. Silahlı terör örgütü içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte yardım etmek. Pes yani, hem içinde değilsin, hem de örgüte yardım ediyorsun. Peki, nasıl yardım ediyorlar? Hiç belli değil. Bu iddianameyi arkadaşlar bana verdiklerinde dedim ki, “Bu iddianame zaten mahkemeye verilince mahkeme bunu reddeder, içinde delil yok, gerekçe yok. Böyle düzmece bir iddianame mahkemede kabul mü edilir?” Bir süre sonra baktık mahkeme iddianameyi kabul etmiş. Ben bu mahkemeye de hayret ediyorum, emin olun hayret ediyorum. Bakın, Burak Akbay’la FETÖ ilişkisi var mıdır diye bütün para hareketlerini incelemişler. MASAK Mali Suçları Araştırma Kurulu oturmuş bunları incelemiş. Raporu yazıyor, mahkemeye gönderiyor, soruşturmayı yapan savcıya gönderiyor. FETÖ’yle hiçbir bağlantısı yoktur. İspat edemiyorlar, yok zaten. Para trafiğine bakıyorlar, her kuruşun, her milyonun kime gittiğini, nereye gittiğini, nasıl olduğunu araştırıp soruyorlar, hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok, ama olsun diyor, kurtla kuzu hikâyesi ben seni yiyeceğim arkadaş diyor, davayı açacağım diyor ve davayı açıyor.

CUMHURBAŞKANININ NEREDE OLDUĞU DÜNYANIN HER TARAFINDA HABERDİR

Değerli arkadaşlarım, yeni bir suç icat ediyorlar. Şimdi evrensel hukukta bir kural vardır, kanunsuz suç olmaz, bu suçun kanuniliği ilkesi. Yani bir suç varsa, kanunda mutlaka yerinin olması lazım. Kanunda yoksa yazılı değilse, ortada bir suç yoktur. Suçlanan konulardan birisi şu: Cumhurbaşkanının yerini haber yapmak... Cumhurbaşkanının yerini haber yapma suçu, Allah aşkına ben Ceza Kanununda görmedim, belki gözümden kaçmış olabilir, içinizde gören var mı, bilen var mı? Dünyada örneği var mı? Hiçbir yerde yok. Cumhurbaşkanının nerede olduğu dünyanın her tarafında haberdir, dünyanın her tarafında haberdir? Bulurlar. Sadece o değil, toplumun tanınmış bilinen kişilerin nerelerde oldukları, ne yaptıkları her zaman haber olur. Vay efendim sen cumhurbaşkanının nerede olduğunu haber yaptın, o zaman sen FETÖ’cüsün.

DEVLETİ FETÖ’YE İHALE EDEN SEN DEĞİL MİSİN?

Peki, ben sormayacak mıyım, dönüp FETÖ’ye sen demedin mi “Yahu ne istediniz de vermedik?” diyen sen değil misin? Asıl baş FETÖ’cü sen değil misin? Devleti FETÖ’ye ihale eden sen değil misin? Devletin kozmik odalarını açan sen değil misin? Devletin namusunu FETÖ örgütüne teslim eden adam sen değil misin? Biz bilmiyor muyuz bunları!

Diyorlar ki, “Tanıkların ifadesine başvurduk.” Tanık kim? Kesin FETÖ’cü, kesin! Fethullah Gülen’le oturmuşlar yemek yiyorlar, fotoğrafları yayınlandı vesaire. Bunlar kesin FETÖ’cü. FETÖ’cü diye suçlananların hiçbirisi FETÖ’cü değil. Taban tabana 180 derece zıt bir iddianameyle karşı karşıyayız. Böyle bir iddianame emin olun belki mizah dergilerinde yer alır, ama o da inandırıcı olmaz, yani bu kadarı da olmaz denir yani. Ama burada bu kadar da oluyor arkadaşlar, bu kadar da oluyor? Hatırlar mısınız sosyal medyada vardı. Bir sofrada yemek yiyorlar, bir masada yemek yiyorlar, kapının önünde de bir garson bekliyor. Altına da bir not düşmüşler “FETÖ’cü garsondur” diye. Ne desinler? Fethullah Gülen orada, cemaat orada, bunları ihbar eden adamlar orada. Hep beraber oturmuşlar, sadece garson suçlanacak orada. Sözcü’nün geldiği durum budur değerli arkadaşlar.

DEVLETİN ÇİVİSİ ÇIKMIŞ, KİMİN NE YAPTIĞI BELLİ DEĞİL

Yine aynı şekilde Burak Akbay’ın FETÖ’nün yurtlarında kaldığı söyleniyor. İspat ediliyor ki, böyle bir yurt yok, böyle bir şey yok. Mahkemeye başvuruluyor, ispat edeceğiz böyle bir şey olmadığına dair. Söylenilen söze bakın arkadaşlar, “konuyla ilgili değil” diyor, “o nedenle gerek yok” diyor. Konuyla ilgili değilse, bu adamlar niye yargılanıyorlar, neden suçlanıyorlar? Devletin çivisi çıkmış arkadaşlar, devletin çivisi çıkmış, kimin ne yaptığı belli değil. Kapanın elinde kalıyor, geldiğimiz nokta acı olarak ifade edeyim ki maalesef budur değerli arkadaşlarım.

TORBA KANUNUN 58.MADDESİYLE OCAKLARI BİRİLERİNE PEŞKEŞ ÇEKECEKLER

Değerli arkadaşlarım, torba kanun denilen bir uygulama var. Bu 15 yıllık dönemde gündeme gelen bir kanun türü. Kanun nasıl yapılır? Adı üstünde Ceza Kanunu, Medeni Kanun, İcra İflas Kanunu gibi dünya kadar kanun var. Türk Ticaret Kanunu, Bankalar Kanunu gibi kanunlar var, ama torba kanun bu hükümetlerle beraber, yani AK Parti hükümetleriyle beraber gündemimize gelen bir kanun türü. Niye torba kanun diyoruz? 15 kanunda 20 kanunda 30 kanunda, bazen 50 kanunda değişiklik yapan tek kanun. Dolayısıyla hâkimi de izleyemiyor, savcısı da izleyemiyor, avukatı da izleyemiyor. “Bu kanunlarda ne zaman değişiklik oldu” diyor. Torba kanunların şöyle bir özelliği var. Topluma duyurmadan acaba nasıl bir yolunu bulup, toplumun aleyhine ya da belli çalışanların aleyhine düzenlemeleri kanunun içine nasıl yerleştiririz diye. Son torba kanun bunlardan birisidir. Zonguldak’ta 170 yıldır maden çıkarılır arkadaşlar, 170 yıldır kömür çıkarılır Zonguldak’ta, 170 yıldır! Kömür Zonguldak için stratejik üründür. Kömür sayesinde düğünler yapılır, sofralar kurulur, gelir artar, işsizlik önlenir, kömürün böyle bir özelliği vardır. “Kara elmas” der zaten Zonguldaklı kömüre. Türkiye Taş Kömürü Kurumu var ve bu o bölgedeki havzayı işletmekle görevlidir. Şimdi torba kanununun içine bir 58.madde yerleştirdiler. Bölecekler, parçalayacaklar, ayrıca ruhsatlandıracaklar her bir ocak itibariyle, sonra bunları birilerine peşkeş çekecekler. Altını özenle çiziyorum, Zonguldaklı kardeşlerim iyi dinlesinler. Senin derdini, yeraltında çalışan işçinin derdini, onun aldığı aylıkla gidip alışveriş yaptığı esnafın derdini, çiftçinin dersini tek, ama tek anlatan Türkiye’nin gündemine getiren parti Cumhuriyet Halk Partisidir, bunu unutma. Yerin metrelerce altında çalışıyorlar. İsyan ediyorlar, haksızlığa uğruyoruz diyorlar. Kömürü elimizden alacaklar diyorlar. Zonguldak’ı da Soma gibi yapacaklar diyorlar. Bize sahip çıkan yok mu? Sana sahip çıkan, alın terine sahip çıkan kapı gibi onurlu dimdik ayakta duran Cumhuriyet Halk Partisidir. Halkın partisidir, işçinin partisidir, emekçinin partisidir, alın terinin partisidir.

TÜRKİYE’DE KÖMÜR MÜ YOK?

Sırf o ocakları kapatmak için elli numara çektiler. Dışarıdan kömür ithal ediyorlar. 2001 yılında ithal edilen kömür miktarı 8 milyon ton. 2014’de üç kat artmış, üç kattan fazla, 29 milyon ton kömür ithal ediliyor. Türkiye’de kömür mü yok? Var. Çalışan işçi mi yok? Var. Tüketilecek yer mi yok? O da var. O zaman şu soruyu bütün Zonguldaklılar Türkiye’nin neresinde olursa olsun, maden işçisine destek verecek bütün işçi kardeşlerime söylüyorum. O zaman bu ithalat niye yapılıyor? Kimin için yapılıyor bu ithalat? Hangi gerekçeyle yapılıyor bu ithalat? Kim köşeyi dönüyor bu ithalat dolayısıyla? Neden elimizin altında kömür varken çıkarmıyoruz? Neden dünya kadar işsizimiz varken orada gidip çalışmaları engelleniyor? Bunu ben soruyorum, benden fazla sizin sormanız lazım. Özellikle AK Partiye gidip oy veren işçi kardeşlerime sesleniyorum, işçi! Senin hakkını ben savunuyorum, sen senin hakkını savunan partiye sahip çıkmak zorundasın. Oyunun rengini, oyunun yerini değiştirmek zorundasın, alın terinden yana tavır almak zorundasın. Seni kandırmaya çalışıyorlar, senin kimliğini sömürüyorlar, senin inancını sömürüyorlar, senin yaşam tarzını sömürüyorlar sen düşünmeyesin diye ve cebinden ekmeğini alıyorlar. Biz ne yapıyoruz? Biz diyoruz ki, senin kimliğin başımın üstüne, senin inancın da başımın üstüne, senin yaşam tarzın da başımın üstüne. Ama kim seni aç bırakırsa, kim seni işsiz bırakırsa, sözüm söz ben sana sahip çıkacağım. Bunu söylüyorum.

Samanı ithal ediyorlar, besmelesiz eti de ithal ediyorlar. Dedim, “O besmelesiz eti saraya götürün, kul hakkı yiyenler o besmelesiz eti yesinler, ne millete yediriyorsunuz” diye. Yılda 4 milyar dolar kömür ithalatına para veriyor, 4 milyar dolar! 4 milyar doları Zonguldak’a ver, Zonguldak İstanbul olur, Zonguldak Ankara olur, Zonguldak İzmir olur. 4 milyar dolar, yazık günah değil mi?

BÜTÜN İŞSİZLERE SESLENİYORUM, BU HÜKÜMET SİZE İŞ BULMAZ KARDEŞİM!

Oradaki sendikaya da seslenmek istiyorum. İşçilere sahip çıktığınız sürece hiç çekinmeyin, biz sizin arkanızdayız. Bütün CHP’li milletvekilleri arkanızda kapı gibi duracak. Sizin hakkınızı, sizin hukukunuzu sonuna kadar arayacağız. İşçi mi yok, niye kömür çıkarılmıyor? Bakın, Türkiye Taş Kömürü Kurumu tarafından 2016 faaliyet raporundan bir bölüm okuyorum; faaliyet raporundan, kurumun kendi faaliyet raporundan. Diyor ki, “Yeraltında üretime destek işçilerin noksanlığı had safhaya ulaştığından, yani işçi olmadığından, bize işçi çalıştırma imkânı verilmediğinden, 2011-2012-2013 ve 2014 yılı için yeterli randıman alınamamıştır” diyor, yeteri kadar kömür çıkaramadık diyor. Çünkü işçi çalıştırmamıza izin vermediler diyor. “Kurumumuzda üretimin sürdürülebilirliği ve mevcut altyapının korunması amacıyla toplam 4 bin 622 işçinin alınması için 20.11.2014 tarihinde Enerji Bakanlığı kanalıyla Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Hazine Müsteşarlığına başvuruda bulunulmuş olup, olumsuz yanıt alınmıştır.” Yani o işçiler işsiz kalsınlar, sizin derdiniz ne diyorlar.

O nedenle bütün işsizlere sesleniyorum, nerede olurlarsa olsunlar. Bu hükümet size iş bulmaz kardeşim! Oturun, herkes oturup düşünmek zorundadır, herkes aklını başına almak zorundadır. Savrulan bir Türkiye istemiyoruz, işsizliğin arttığı bir Türkiye istemiyoruz, açlığın yoksulluğun olduğu bir Türkiye istemiyoruz, herkesin işi herkesin aşı olsun, her evde huzur, her evde bereket olsun, bizim isteğimiz budur. Onlar başka şey istiyor, biz bunu istiyoruz.

MALİYE BAKANLIĞINI NASIL YAPIYORSUN, ASIL ONA ŞAŞIRMAK LAZIM!

Bugün gazetelerde okumuşsunuzdur, dün de internet sitelerinde vardı, “Mazota ve benzine yeniden zam geldi” diye. Benzin 6 liraya yaklaşıyor, mazot 4 lirayı zaten aşmıştı, nereye gideceği de belli değil. 4,99 yani 5 lira olacak mazot da. Şimdi sorun şu değerli arkadaşlarım, hâlâ hükümet akaryakıta yapılan zammın nerelere ve nasıl yansıyacağını bilmiyor. Nerelere ve nasıl yansıyacağını bilmiyor. En yetkili makamda oturan kişi, oturup vatandaşla dalga geçiyor. Diyeceksiniz bu kim? Bu Maliye Bakanı Naci Ağbal. Şöyle diyor 20.09.2017 tarihinde şu açıklamayı yapıyor: “Millet doların seviyesine bakacağına, otursun işine gücüne baksın.” Millet oturmuş kalkmış, üç ay sonra altı ay sonra dolar kuru ne olacak? Sanki falcılar. Bunu yaparak ekonomistim diyenlere de şaşırıyorum.” Asıl biz sana şaşırıyoruz, o koltukta sen bu lafları nasıl ediyorsun diye. Sen Maliye Bakanlığını nasıl yapıyorsun diye asıl ona şaşırmak lazım.

KİM YERLİ, KİM MİLLİ?

Benzine zam yapıldı, mazota da zam yapıldı. Asgari ücret dolara mı endeksli? Hayır. Taşeron işçisinin aylığı dolara mı endeksli? Hayır. Çiftçinin taban fiyatı dolara mı endeksli? Hayır, ama mazot, ama benzin dolara endeksli. Çiftçinin traktöründeki mazot dolara endeksli. Peki, çiftçi düşünmeyin de ne yapsın? İşçi düşünmeyip de ne yapsın? Sadece onlar mı? Hayır. Çiftçinin gübresi dolara endeksli, traktörün mazotu dolara endeksli, köprüden geçiş ücretleri dolara endeksli, otoyoldan geçişler dolara endeksli, doğalgaz evlerde tüketiyoruz o da karneyle dolara endeksli, evlerde kullanılan tüp gaz o da dolara endeksli. Peki, memurun maaşı... Dolara endeksli değil. İşçinin aylığı... Dolara endeksli değil. Peki, dönüyorum üçüncü havalimanı ihalesi dolar üzerinden yapılıyor. Kuzey Marmara Otoyolu dolar üzerinden yapılıyor. Avrasya Tüneli geçiş ücreti dolar üzerinden yapılıyor. Dikkatinizi çekerim, önemli bir şey söyleyeceğim. İhaleyi yapan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti yani Türk, ihaleyi alan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, ihale niye Türk Lirası üzerinden yapılmaz da dolar üzerinden yapılır? 80 milyona soruyorum, 80 milyona! Kim yerli, kim milli? Bu rakamlar çok açık, bu ifadeler de çok açık. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyla oturursun dolar üzerinden ihale yaparsın, neden? Neden dolar üzerinden ihale yaparsın? Sen Türk Lirasına güvenmiyorsun da onun için kardeşim. Ne senin müteahhidin güveniyor, ne de hükümet olarak sen güveniyorsun. Diyorsun ki, en güvenli para dolardır, dolar üzerinden ben yaparım sözleşmeyi diyorsun.

RUHLARINA İŞLEMİŞ DOLAR, DOLARIN YEŞİLİNE TAPIYORLAR BUNLAR

Bunların devri iktidarında rüşvet bile dolarla alındı arkadaşlar. Ayakkabı kutusunu hatırlıyorsunuz değil mi? Rüşvetti, onu bile dolarla aldılar. Hani telefon ediyor da, hatırlarsınız değil mi? Ruhlarına işlemiş dolar diyorum ya, doların yeşiline tapıyorlar bunlar, doların yeşiline? Ağacı keserler, dolara saygı duyarlar, işte bunun için. Sen asgari ücreti niye dolara endekslemiyorsun kardeşim? Onu da endeksle! Çiftçinin mazotunu niye dolara endeksliyorsun da, ürettiği ürüne dolar bazında fiyat vermiyorsun? Ver o zaman! Kalkmış diyor ki, bu millet neden dolarla uğraşıyor? Evine yangın gelecek, mutfağına yangın gelecek de onun için dolarla uğraşıyor. Onun için diyor bu dolar ne olacak diyor. Ben traktörüme binip tarlaya gittiğim zaman ne olacak diye soruyor.

Dolar geliri olmayan, yani döviz geliri olmayanlara dolar üzerinden borçlanma hakkı getirildi. Döviz üzerinden borçlanma hakkı getirildi. O düşünmeyecek mi? Siz bir ara daireleri bile dolar üzerinden satıyordunuz. Hatırlar mısınız, Bilal’e telefon ediyordu 30 milyon Euro için, “Evladım paraları sıfırladın mı?” diye. O bile dolar döviz üzerindendi, o bile döviz üzerindendi! Şimdi diyorlar ki, dolardan size ne? Asıl biz değil, dolardan size ne? Biz onu soruyoruz. Sen bunu biliyor musun? Bilmiyorsun.

Değerli arkadaşlarım, dolayısıyla hep birlikte bu gerçekleri bütün topluma anlatmak zorundayız. Şimdi bir şey çıkarmışlar, efendim CHP gelir AK Partili belediyeleri alırsa, oradaki işçilerin işine son verir. Şimdi bu propagandayı yapıyorlar. Buradan sadece AK Partili değil, hangi belediye olursa olsun, Cumhuriyet Halk Partili bir belediye başkanı o belediyeyi aldığında hiç kimsenin ekmeğiyle oynanmayacak, herkesin hakkı teslim edilecek, hiç kimsenin görevine son verilmeyecek. Biz herkesin alın terine saygılıyız. İsteriz ki bu ülkede herkes iş güç sahibi olsun, her evde tencere kaynasın. Niye işine son verelim? Propagandayı bu noktaya taşıdılar. Çünkü zemin altlarından kayıyor, görüyorlar onu. Ve o işçi kardeşlerime sesleniyorum. Daha düne kadar senin inancını siyasete malzeme ettiler, senin kimliğini siyasete malzeme ettiler, senin yaşam tarzını siyasete malzeme ettiler. Biz senin alın terinin yanındayız ve sürekli öyle kalacağız ve sürekli öyle yapacağız.

BUNLARIN BİR ÖZELLİĞİ DAHA VAR: FAKİRDEN ALIP, ZENGİNE VERMEK

Bunların bir özelliği daha var, onu da bütün esnafın işçinin memurun çiftçinin bilmesi lazım. Bunların bir özelliği daha var. Nedir özelliği? Fakirden alıp, zengine vermek... Unutmayın, bunların en temel özelliği fakirden alıp, zengine vermek. Nasıl oluyor diyeceksiniz. Köprü geçişlerini dolar üzerinden yapıyorlar, bu parayı kim ödüyor? Beyler cebinden mi ödüyor bu Ankara’daki beyler? Sizin cebimizden ödüyorlar. İster işçi olsun, ister olmasın, sizin cebinizden ödüyorlar.

Peki, biz ne yapacağız? Cumhuriyet Halk Partisi ne yapacak? Sözüm söz, aslanlar gibi sözüm söz, zenginden alacağız fakire vereceğiz. Zenginden alacağız derken, hani böyle zorla değil, adaletli alacağız oradan da, adaletle alacağız. Kardeşim sen kazandın, burada işsiz var, burada yoksul var. Onun için diyoruz, asgari ücretten vergi almayacağız, asgari ücret vergi dışı kalacak. Çünkü biz işçinin hakkını teslim edeceğiz.

Şimdi değerli arkadaşlarım hatırlar mısınız, biz asgari ücret net bin 500 lira olacak dediğimiz zaman kıyameti koparmışlardı, “parayı nereden bulacaksınız?” diye. Bugün Cumhuriyet Halk Partisinin bütün belediyelerinde, en küçüğünden en büyüğüne kadar asgari ücret net en az bin 500 liradır. Verdiğimiz sözü tuttuk. Şimdi ben 80 milyona sesleniyorum. Cumhuriyet Halk Partili belediyelerde gerçekleştirdiğimiz olayı, Türkiye’deki bütün belediyelerde, bütün fabrikalarda, bütün işyerlerinde hayata geçirmek istiyoruz ve sizden yetki istiyoruz.

Önümüzdeki günlerde domates ihracatı olacakmış Rusya’ya. Ama bir şey var burada. Tabii ihracat olması bizi mutlu eder, üreticinin malını satabilmesi, böyle bir imkânın olması, böyle bir imkânın yaratılması bizi memnun eder. Ama burada bir sorun var. Diyorlar ki Rusya’ya, “Sadece dört firmadan alacaksın” diyorlar. Sadece dört firmadan alacaksın diyorlar, beşinci firma olmayacak. Biz bunu nereden duyuyoruz? Rusya’nın yaptığı açıklamadan duyuyoruz, Türkiye’nin değil. Bizim milletvekili arkadaşlarımız defalarca sordular, Bakana da sordular, bu dört firmanın adı nedir diye, ismi vermiyorlar. Ama öğreneceğiz ve ben bu kürsüden o dört firmayı da açıklayacağım. Sen domates üreticileri arasına nifak sokamazsın. Varsa fiyatını verir, malını istediği gibi satar. Dört firmayı tercih edeceksiniz, peki diğerleri... Diğerleri bu ülkenin firması değil mi, bu ülkenin çiftçisi değil mi, bu ülkenin üreticisi değil mi? Onlar ayrıştırıyorlar, onlar bölüyorlar. Biz kucaklayacağız ve ayrıştırmayacağız, herkese eşit muamele yapacağız. Özelliğimiz budur. Biliyorum biliyorum, ama hepsini çözeceğiz. Yetki alacağız ve çözeceğiz.

DÖRDÜNCÜ DEVRİMİ GERÇEKLEŞTİRMEK, CUMHURİYETİMİZİ TAM DEMOKRASİYLE TAÇLANDIRMAK ZORUNDAYIZ

Efendim, cumhuriyetimizin, güzel cumhuriyetimizin 94.yılını kutladık. Onurla kutladık, şerefle kutladık. Cumhuriyet coşkusunun meydanlara taşması, halkın yaşı kimliği ne olursa olsun herkesin ortak arzusu olarak cumhuriyet coşkusunun sokaklara taşması bizim onurumuz oldu. Cumhuriyetimize artık hepimiz sahip çıkıyoruz. Bu cumhuriyet görkemli hale gelmek zorundadır. Biz bugüne kadar millet olarak üç büyük devrimin altına imza attık. Birincisi neydi? Cumhuriyetimizi kurduk. Artık birisinin kulu kölesi değil, Türkiye Cumhuriyetinin onurlu eşit yurttaşları olarak artık kendimiz bir araya geldik. Cumhuriyet birisinin değil, 80 milyonun cumhuriyeti oldu, cumhuriyetimizi kurduk. İkinci devrimimiz nedir? 1946 yılında kendi irademizle çok partili hayata geçtik. Yani demokraside önemli bir adım attık. Üçüncü devrimimiz sosyal devlet, sosyal demokrasi. Grev hakkı, toplu sözleşme, kıdem tazminatı, taban aylık, çiftçiye verilen taban fiyat uygulamaları, bütün bunların hepsi sosyal devleti güçlendirdi. Şimdi hep beraber 80 milyon dördüncü devrimi gerçekleştirmek zorundayız. Cumhuriyetimizi eksiksiz, tam demokrasiyle taçlandırmak zorundayız ve bizim mücadelemiz şimdi çoğulcu demokrasi, katılımcı demokrasi, eksiksiz demokrasi, bunun mücadelesini vereceğiz. Bu mücadeleyi elbirliğiyle vereceğiz. Bu sözü kim veriyorsa, bu sözün arkasında hangi siyasi parti duruyorsa, bütün vatandaşlarımdan o partiye destek vermelerini istiyorum.

TEK ADAM REJİMİ DEĞİL, ÖZGÜRLÜKÇÜ PARLAMENTER SİSTEM İSTİYORUZ

Medya özgürlüğü istiyoruz, yargı bağımsızlığı istiyoruz, din ve vicdan özgürlüğü istiyoruz, kadın erkek eşitliği istiyoruz, siyasette ahlak kurallarının belirlenmesini istiyoruz. Devlet yönetiminde şeffaflık istiyoruz, eşit yurttaşlık istiyoruz. Birilerine ayrıcalık tanınmasın istiyoruz. Kışlaya camiye ve adliyeye siyaset girmesin istiyoruz. Tek adam rejimi değil, özgürlükçü parlamenter sistem istiyoruz. Siyasilerin vatandaşa hesap sorduğu değil, siyasilerin vatandaşa hesap verdiği bir cumhuriyet istiyoruz. Eğer siyasi vatandaşa hesap soruyorsa, orada faşist bir yönetim vardır, bir diktatörlük vardır orada. Ama eğer siyasiler halka hesap veriyorsa, orada tam anlamıyla demokrasi vardır. Biz bunları yaptığımız zaman Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği “Cumhuriyet fazilettir” sözüne anlam kazandırmış olacağız. Evet, cumhuriyet erdemdir, cumhuriyet fazilettir. Nasıl fazilettir? Çünkü siyasiler vatandaşına hesap veriyor. Budur fazilet. Bu mu sadece? Hayır. Yine Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi, “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” bu cumhuriyette hiçbir vatandaş kendisini kimsesiz hissetmesin, bunu yapıyoruz. Bazıları demokrasiyi sadece sandıktan ibaret görüyorlar ve bazıları sandıktan çıktık bundan sonra ne istersem yaparım, istediğimi asarım, istediğimi keserim. Hatırlıyorsunuz değil mi bunlardan birisi 23 Nisan’da “Oturdun koltuğa artık bundan sonra istediğini as, istediğini kes...” Mantığa bakın, çocuğa söylediğine bakın, aklın alacağı şey değil. Ama demokrasi kültürü yoksa dayak kültüründen gelmişse, baskıcı kültürden gelmişse, aynı dayağı ve baskıyı topluma yansıtmak istiyor. Biz buna karşı çıkacağız, mücadelemizi katılımcı demokrasiyle, özgürlükçü demokrasiyle, çoğulcu demokrasiyle hayata geçireceğiz. Demokrasinin adalet olduğunu, hak hukuk olduğunu bütün dünyaya duyurmak zorundayız. Onun içindir ki, bizim Anayasamızda değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek madde, Türkiye Cumhuriyeti demokratik laik sosyal hukuk devletidir. Bu söylediğimiz hedefleri yakalamak için getirilmiştir.

HİÇ KİMSE KENDİ DAYATMACI KÜLTÜRÜNÜ “MİLLİ İRADE” DİYE MİLLETE SUNAMAZ

Cumhuriyeti nasıl kurduk? Tek adam rejimini yıkarak kurduk, biat kültürünü yıkarak kurduk, eşit yurttaş olduğumuz inancıyla kurduk. Cumhuriyeti böyle kurduk, bu felsefeden yola çıkarak cumhuriyeti kurduk. Ve 1921 Anayasasının 1.maddesi: “Hâkimiyet bila kaydu şart milletindir.” Yani artık sarayın değil, hâkimiyet milletindir. 1924 Anayasası 3.madde, aynı ifade vardır, “Hâkimiyet bila kaydu şart milletindir.” Bütün anayasalarda benzer ifade yer aldı, 1982 Anayasasında da var, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Ne demektir? Egemenlik sarayların değil, sarayda oturanların değil, egemenlik milletindir ve hiç kimse bunu unutmasın. Ve bir şey daha, o maddenin altında iki cümle daha var. Diyor ki, “Egemenliğin kullanılması, yani hâkimiyetin kullanılması hiçbir suretle bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz.” Egemenliğin kullanılması bir kişiye, bir sınıfa veya bir zümreye bırakılamaz. “Hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz” diyor. Eğer bir devlet yetkisini kullanacaksan, kaynağı anayasadan alacaksın diyor. O nedenle hiç kimse “Ben milli iradeyim” diye ortaya çıkamaz. Kendi dayatmacı kültürünü Milli irade diye millete sunamaz. Herkes milli iradenin ne olduğunu gayet iyi bilmelidir. Dolayısıyla mücadeleyi bunun üzerinde götüreceğiz. Biz katılımcı demokrasi, güçlü demokrasi, tam demokrasi, çoğulcu demokrasi, özgürlükçü demokrasi derken 20 Temmuz’da bir darbe yaşadık. 20 Temmuz’da OHAL ilan edildi. Parlamentonun yetkileri bir tarafa bırakıldı. Şu gördüğünüz çatısı altında bulunduğunuz parlamentonun yetkileri elinden alınmış durumda. Bir avuç insan istediği kanunu istediği gibi değiştirebiliyor. İstediği kişiyi istediği zamanda hapse attırabiliyor. İstediği kararı istediği mahkemeden aldırmak için çaba harcayabiliyor. Kendi iradesini topluma milli irade diye dayatıyor. Biz katılımcı çoğulcu bir demokrasiyi nasıl yakalarız diye mücadele ederken, makarayı tersine sardılar 20 Temmuz’da, 20 Temmuz darbesiyle.

ASIL HESAP VERMESİ GEREKEN “NE İSTEDİNİZ DE VERMEDİK” DİYENLERDİR

Biz 15 Temmuz darbe girişiminde bulunanların hesabının sorulması gerekirken, asıl hesap vermesi gereken “Ne istediniz de vermedik” diyenlerdir. Ne istediler de verdiniz siz onlara? Bunu biz öğrenmek istiyoruz. Az önce söyledim, devletin kozmik odasını, devletin namusunu, devletin haysiyetini, devletin şerefini götürüp terör örgütüne teslim etmediler mi? Bütün bilgileri teslim etmediler mi? Gitmişler Kastamonu’daki gaziyle uğraşıyorlar. Asıl sen hesabını vereceksin bunun kardeşim! Devletin namusunu bir terör örgütüne teslim eden bir iktidar nasıl iktidar olabilir ve nasıl halkın iktidarı olabilir? Onlar halkın değil, sarayın iktidarıdır, herkesin bunu böyle bilmesi lazım.

12 EYLÜL DARBE DÖNEMİNDE NE VARSA, DAHA FAZLASI 20 TEMMUZ DARBESİNDEN SONRA BU ÜLKEYE GETİRİLMİŞTİR

Darbe girişimi püskürtüldükten sadece 5 gün sonra asıl darbe yapılmıştır, 20 Temmuz darbesi. Her yerde her ortamda söyleyin, 20 Temmuz darbesi. Evet, 20 Temmuz darbesi yapılmıştır ve Anayasa değişikliğiyle de 20 Temmuz darbesinin hukuksal altyapısı oluşturulmaya çalışılmıştır ve hâlâ devam ediyor. Tek adam rejiminin anayasal altyapısı oluşturulmaya çalışılmıştır.

Diyeceksiniz ki, niye 20 Temmuz darbesi diyorsun. Öyle ya, niye 20 Temmuz Darbesi... Kendi belgelerinden okuyacağım size. 20 Temmuz’da Milli Güvenlik Kurulu toplanıyor ve bir karar alıyor. Karar şu: “Demokrasimizin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla Anayasamızın 120.maddesi gereği hükümete olağanüstü hal ilan edilmesi tavsiyesine bulunulması kararlaştırıldı.” Ne için? Demokrasimizin, hukuk devleti ilkesinin vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerinin korunması için.

Soru bir; 20 Temmuz darbesinden sonra bu gerekçenin gerekleri yerine getirildi mi? Hanginizin can ve mal güvenliği var? Tam tersi bir uygulama var. Yetiyor mu? Hayır, devam ediyor. Yine aynı tavsiyede diyor ki: “Bu tavsiyem sadece ve sadece hukuk devletine, hak ve özgürlüklere yönelik tehditlerin ortadan kaldırılması için yapılacak çalışmaları kolaylaştırmak amacına yöneliktir.” Sadece ve sadece demokrasiye, hukuk devletine, hak ve özgürlüklere yönelik tehditler için getirdik diyor biz bunu. Bu tehditleri ortadan kaldırmak için getirdik diyor.

Peki, Allah aşkına Nuriye’ye Semih niye açlık grevi yapıyorlar? Niye açlık grevi yapıyorlar? Bunlar demokrasiyi mi tehdit etti, insan haklarını mı tehdit etti, vatandaşın özgürlüğünü mü tehdit etti, eline silah aldı birisine mi saldırdı? Ne yaptı? Sadece ve sadece “işimi istiyorum” dedi. “Ben öğrencilerimle beraber olmak istiyorum”  dedi. Darbenin özü budur, insan hakları ihlalleri var.

Birleşmiş Milletlere dilekçe verdiler, “Biz gözaltına alınanların tamamını işkenceden geçireceğiz” diye, “İşkence yapacağız” diye. Adil davranmayacağız diye karar verdiler, Birleşmiş Milletlere yazı gönderdiler. Tutulanlara adil davranmayacağız diye. Bu 12 Eylül darbe döneminde olmuştu, şimdi 20 Temmuz darbe döneminde de, bütün kurallar bütün koşullar paralel gidiyor.

2 bine yakın üniversite hocası kapının önüne konuldu kanun hükmünde kararnamelerle. Bunların hiçbirisinin de FETÖ’yle ilgisi yok. Binlerce öğretmen görevine son verildi, hiçbirisinin FETÖ’yle ilgisi yok. Okuyayım size; Burak Akbay’ın, Ahmet Şık’ın, Mahir Kanaat’in, Gökmen Ulu’nun, Akın Atalay’ın, Murat Sabuncu’nun, Emre İper’in, Yonca Kaleli’nin, Mediha Olgun’un FETÖ’yle ne ilgisi var? Ne ilgisi var bu insanların? Bunların bütün hayatı FETÖ örgütüyle mücadeleye geçmiştir ve Türkiye şu anda dünyada en çok hapishanelerinde gazeteci olan bir ülke konumundadır. Dünyaya rezil durumdayız. Dünyanın bütün demokrasilerinde Türkiye’de hapishanelerdeki gazeteciler görevine son verilen akademisyenler, pasaportuna el konulan akademisyenler konuşuluyor. 12 Eylül darbe döneminde ne varsa, daha fazlası 20 Temmuz darbesinden sonra bu ülkeye getirilmiştir.

Rahmetli Erdal İnönü, Allah rahmet eylesin ölüm yıldönümünde andık, arkadaşlarla birlikte güzel bir toplantı yapıldı İstanbul’da. Şöyle bir cümlesi vardır Erdal Bey’in: “Olağanüstü hal, olağanüstü hukuksuzlukların kanun hükmüne bağlanmasıdır” der. Olağanüstü hal, olağanüstü hukuksuzlukların kanun hükmüne bağlanmasıdır. 2017 yılı 20 Temmuz darbesinden sonra yaşadığımız süreç bu süreçtir. Dolayısıyla o kanun hükmünde kararnamelerdir.

ŞU ANDA TÜRKİYE’DE NÜFUSUN YÜZDE 41’İ KENDİ SEÇTİĞİ BELEDİYE BAŞKANLARI TARAFINDAN YÖNETİLMİYOR

Şimdi kanun hükmünde kararnameye de gerek yok, seçimle gelmiş Başbakan. Çağırıyorlar, kulağından tutuyorlar, istifa edeceksin diyorlar, el pençe divan istifa ediyor. Kanun hükmünde kararnameye de gerek yok, istifa edeceksin diyorlar ve ettiriyorlar. Vatandaşın seçtiği belediye başkanları, çağırıyorlar istifa edeceksin diyorlar, istifa etmezsen gereğini yaparız diyorlar. Bir süre sonra direniyor, sonra lanet olsun deyip istifa ediyor. Kanun hükmünde kararnameye de gerek yok, istifa ettiriyorlar. Başka... 101 belediye başkanını, 101 belediye başkanını kanun hükmünde kararnamelerle görevlerinden aldılar ve yerlerine yeni belediye başkanlarını tayin ettiler, kayyum tayin ettiler. Şu anda Türkiye’de nüfusun yüzde 41’i kendi seçtiği belediye başkanları tarafından yönetilmiyor. Nüfusun yüzde 41’i kendi seçtikleri belediye başkanları tarafından yönetilmiyor. Bu ne zaman olur? Darbe dönemlerinde olur. Hangi darbe döneminde gerçekleşti? 20 Temmuz darbesinden sonra gerçekleşti.

DEVLET MAFYA YÖNTEMİYLE YÖNETİLMEYE BAŞLADI

Size Anayasanın bir maddesini okumuştum, hiç kimse Anayasadan yetki ve görev almadıkça yetki ve görev kullanamaz gibi bir madde okumuştum. Yani yapacağı her faaliyetin ana omurgası Anayasada var. Yetkiyi Anayasadan alacaksın ve gereğini yapacaksın. Şimdi bana çıkıp bir Allah’ın kulu, hukukçu da istemiyorum, bir Allah’ın kulu çıkıp belediye başkanlarının istifaya zorlanması hukuki bir süreçtir desin bana. Bir Allah’ın kulu! Hadi kanun hükmünde kararnameyle bir yetki almışsın, darbenin gereğini yapıyorsun. Peki, kendi belediye başkanlarını çağırıyorsun, istifa et diyorsun, etmezsen gereğini yapacağım diyorsun, tehdit ediyorsun. Şantaj ve tehdidin kullanıldığı bir hukuk düzeni var mıdır dünyada? 21.Yüzyılın dünyasından söz ediyorum. Şantajla ve tehditle halkın seçtiği belediye başkanını istifaya zorluyorsun. Değerli arkadaşlarım, bunların hiçbirisi çağdaş bir demokraside karşılaşacağımız bir tablo değil. 20 Temmuz darbesini hepimiz unutmayalım ve bekleyelim ne olacak diye, ama biz mücadelemizi kararlılıkla onurla ve gururla sürdüreceğiz.

En son istifa gerçekleşti, Balıkesir Belediye Başkanı. Bir basın toplantısı yaptı, kullandığı şu cümle çok önemli: Kendi adıma söyleyeyim, yolsuzluğunuz yok, usulsüzlüğünüz yok, başarısızlığınız yok, FETÖ bağlantınız yok ve fakat -dikkatinizi çekiyorum- ailenize, evinize kadar ulaşan baskılar, tehdide varan müdahaleler var. Bu katlanılacak durum olmanın ötesine geçmiştir.

Şimdi ben demokrasi, millet, milli irade lafını ağzından eksik etmeyen sarayda oturan zata sesleniyorum. Bir kişinin ailesini hangi ahlaki gerekçeyle suçlarsın ve baskı üzerine kurarsın o ailenin üzerine? Hangi ahlaktan yararlanıyorsun sen, hangi ahlak, hangi din hangi iman, hangi kanun hangi Anayasa? Sen bir belediye başkanının ailesine her türlü baskıyı nasıl yapıyorsun?

Dün parti sözcümüz konuşmuş, “Faşist diktatör” deyince beyefendi çok alınmış! Bir belediye başkanını bıraktın, onun ailesiyle uğraşmak bizatihi zaten faşist diktatörlüğün gereğidir.  Devlet mafya yöntemiyle yönetilmeye başladı, mafya yöntemi, racon kesiyor. Kimin raconunu kesiyorsunuz? Bu yöntem kimin yöntemidir? Aileyi tehdit etmek mafyanın yöntemidir. Devletin makamında oturan mafya yöntemine başvuramaz. Mafya yöntemine başvuracaksan, o koltuktan ayrılacaksın, oradan ayrılacaksın. Sen o koltuğu hak etmiyorsun, o koltuktan ayrılacaksın. Böyle bir rezalet Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiştir. Böyle bir rezalet mi olabilir? Belediye başkanını bıraktın, ailesiyle çoluk çocuğuyla uğraşıyorsun. Hapse attıracağım diyorsun, açlığa mahkûm edeceğim diyorsun, her türlü şantajı her türlü tehdidi uyguluyorsun. Sende ahlak yok mu, vicdan yok mu, iman yok mu, din yok mu? Senin hangi değer yargın var, sen hangi değere inanıyorsun? Hangi değere inanıyorsun? Ailenin bizim için ne kadar kutsal olduğunu hepimiz biliriz. Herkesin siyasi görüşüne, inancına sonuna kadar saygı gösteririz, herkesin kimliğine saygı gösteririz. Hadi adamla kavga ediyorsun, aileden ne istiyorsun sen? Çoluk çocuktan ne istiyorsun?

BİR DAHA SÖYLÜYORUM:  HODRİ MEYDAN

Değerli arkadaşlarım, bu rezaletleri bitirelim diye, demokrasinin namusunu koruyalım diye, “Gel arkadaş 17 ay beklemeyelim erken yerel seçimleri yapalım, sen istemediğin belediye başkanlarını aday göstermezsin” dedik. “Sen de bu rezaletten kurtulursun. Demokrasinin namusu dedim, demokrasinin namusunu kurtaracağız. Böyle bir rezalet de olmayacak. Hodri meydan” dedim. Bir daha söylüyorum; Erdoğan, AK Partinin Genel Başkanı sana açıkça milletin önünde hodri meydan diyorum.

ÖNCE ŞU DİPLOMANI BİR GÖSTER

Beyefendi Konya’da konuşmuş, erken seçim için hodri meydan dedik diye. Bu çağrıyı demokrasinin namusunu korumak için yapıyoruz demişim CNN Türk’te, öyle anlaşılıyor ki beni televizyonlardan gayet yakından izliyor. Niye izliyor? Çünkü benim dışımda ona doğruları hiç kimse cesaret edip söyleyemiyor. Ne bakanları, ne partilileri, hiç kimse cesaret edip söyleyemiyor. O nedenle beni dinliyor. Beni dinliyor, ne söyleyecek Kılıçdaroğlu diye. Dinlemesinde de fayda var. Benim söylediklerim onun çıkarınadır, onun yararınadır, ülkenin yararınadır, devletin yararınadır, hükümetin yararınadır. Siyaseten mücadele edebiliriz, ama demokrasi olması lazım, bağımsız yargı olması lazım, bağımsız medya olması lazım. Saraydan talimatla karar verilmez. O kararların karşısında biz kalkıp “Boyumuz kıldan incedir” demeyeceğiz zaten, sonuna kadar mücadele edeceğiz.

Diyor ki Erdoğan, “Ne zamandan beri erken seçim demokrasinin namusu oldu. Önce sen namus kavramını öğren de meydana çık” diyor. Sevgili Erdoğan, tarafsızlığın üzerine tarafsız davranacağım diye namusun ve şerefin üzerine yemin ettin. Nerede ettin? Türkiye Büyük Millet Meclisinin çatısı altında ettin. Tarafsız davranıyor musun? Davranmıyorsun. Peki, ben sana elli sefer sordum, “Sen namustan ve şereften ne anlıyorsun? Namus ve şeref senin için nedir?” diye. Bana soruyorsun güzel, ben sana cevap vereyim. Önce şu diplomanı bir göster, vallahi oturup ben bunların hepsini anlatacağım.

Daha komik bir şey anlatayım değerli arkadaşlarım, 5 Temmuz 2013’de Mısır’da askeri darbe olduktan sonra Erdoğan bir açıklama yapıyor. Diyor ki, “Sandık demokrasinin namusudur” diyor. “Sandığa saygısı olmayanın, kendisine halkına ve tarihine de saygısı olmaz.” Ben bu grup toplantılarında arada bir vantilatör fıkrası var bilirsiniz, onu anlatırım. Şimdi gel de bu fıkrayı anma arkadaşlar. Yani anma! Biliyorsunuz adamın birisi ölmüş öbür dünyaya gitmiş. Bir duvar, ucu bucağı olmayan bir duvar. Duvarın üzerinde milyarlarca saat. Soruyor bu nedir diye, melekler diyorlar ki, bu duvardaki saatler dünyada herkesin bir saati var, ölüp geldiği zaman o saatine biz burada bakıyoruz. Yalan söylemiş mi söylememiş mi? Biz bu saatlerden öğreniyoruz. Bakıyor, işte soruyor Gandi’nin saati ne? Şudur diyor. İşte Marks’ın saati ne? Budur diyor. Hitler’in saati nedir? Budur diyor. Bakıyor bir saat böyle akreple yelkovan tam 12’nin üstünde. Bu saat kimin saati diyor başköşede? Bu diyor sizin ülkenizde bir adam vardı diyor, adı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu saat onun saati diyor. Hayatında hiç yalan söylemedi diyor, hiç kimseyi aldatmadı diyor, hiç kimse de onu kandırmadı diyor. O nedenle o saati en baş tarafa aldık. Bu Atatürk’ün saatidir. Bizde diyor o dönem başbakandı, bizde bir başbakan vardı diyor, adı Recep Tayyip Erdoğan, onun saati nerede? Onun saati cehennemde diyor. Niçin? Zebaniler vantilatör olarak kullanıyorlar diyor.

Hepinize en içten selamlar saygılar sunuyorum arkadaşlar.