24.10.2017
5509
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, TBMM CHP GRUP TOPLANTISINDA KONUŞTU (24 EKİM 2017)

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Yerel seçimler için, 17 ay beklemeyelim, buyurun gelin seçimleri erken yapalım. Şunu söyleyebilir, ’efendim seçimleri erken yapacağız da Anayasada hüküm var, 367’yi bulamayız.’ Söz, Cumhuriyet Halk Partisinin sözü, Kılıçdaroğlu’nun sözü, getir kardeşim Anayasayı değiştirelim, erkene alalım seçimleri. El mi yaman, bey mi yaman çıksın ortaya. Kim milletten kaçıyor, kim kaçmıyor çıksın ortaya. Demokrasiyi artık daha fazla katletmeyelim, yeter artık! Gidelim seçime, bütün gerçekler ortaya çıksın. Milletten mi korkuyoruz? Hayır. Sen milletten korkmuyorsan, millet millet diye sabah akşam geziyorsan, şimdi kendini milli iradenin yerine koyduysan, açıkça sana meydan okuyorum, gel kardeşim seçimi yapalım." dedi.

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:


Hepinize yürekten teşekkürler. Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan bizleri televizyonlarda izleyen saygıdeğer yurttaşlarımıza sevgilerimizi ve saygılarımızı gönderiyorum. Bütün vatandaşları, hangi partiden olursa olsun, hangi kimlikten olursa olsun, bütün vatandaşlarımı yürekten kucaklıyorum, onlara muhabbetlerimi gönderiyorum.

Her vatandaşım şunu gayet iyi bilsin; Türkiye bir sorunlar yumağı halinde, dünya kadar derdimiz var, ama hiç kimse umutsuzluğa kapılmasın, hiç kimse! Sözüm söz, bütün bu sorunlardan Türkiye’yi arındıracağız, Türkiye’yi dünyanın uygar ülkelerinden birisi haline getireceğiz. 15 yıldır övündükleri şey, yeni hapishaneler yapıyorlar. Sözüm söz, hapishane değil fabrikalar yapacağız.

TAŞERONLARIN İŞÇİLERİN HAKLARINI SONUNA KADAR SAVUNMAK, BENİM BOYNUMUN BORCUDUR

Bundan üç veya dört yıl önce, ilk kez taşeron işçiliği dile getiren, ilk kez onlarla toplantı yapan, Erzurum’dan tutun İstanbul’a kadar, bu kardeşinizdi. Onların derdi vardı. Onların derdi bir değil, iki değil, üç değildi. Hiçbir güvenceleri yoktu, sendikaları yoktu, hakları yoktu, kıdem tazminatı hakları yoktu, iş güvenceleri yoktu. Dedim ki, “mademki sen sosyal demokrat bir partinin genel başkanısın, mademki sen emekten yanasın, mademki sen alın terinden yanasın, mademki sen haktan hukuktan ve adaletten yanasın, o zaman taşeron işçilerin tamamına sahip çıkacaksın” dedim ve tamamına sahip çıktık.

Taşeronların işçilerin haklarını sonuna kadar savunmak... Bir sendikalı işçi bir kadrolu işçi aynı haklara sahip olacak, taşeron işçi de. Aralarında hiçbir fark, hiçbir ayrım olmayacak. Sizin haklarınızı sonuna kadar savunmak, benim boynumun borcudur. Her insanın borcudur, alın terini savunan her insanın borcudur. Bu işin sağı solu yoktur, bu iş alın teri işidir, bu iş ahlak işidir, bu iş insana değer verme işidir. O nedenle biz insana değer vereceğiz ve bütün değerlerimizin de arkasında duracağız.

BİZ ADALET YÜRÜYÜŞÜ YAPARKEN ENİS BERBEROĞLU GÜZEL BİR KİTAP YAZDI: “SİZ YÜRÜRKEN, BEN YATARKEN”

Değerli arkadaşlarım, aylardır Enis Berberoğlu hapiste, milletvekilimiz hapiste. Bir de rahatsızlık geçirdi, bir fıtık ameliyatı oldu. Beni üzen onun hapishanedeyken ameliyat geçirmesi değil, bir ameliyatın havuz medyası tarafından istismar edilmesi. “Vay efendim hapishanede yatmamak için ameliyata gidiyor, fıtık ameliyatı oluyor…” İnsanda biraz ahlak olur, insanda biraz insanlık dediğimiz bir kırıntı olur. Yani bu kadar saldırgan, bu kadar ahlak dışı bir saldırıyı emin olun hayatımda hiç düşünmedim ve Enis Berberoğlu “lanet olsun size, ben burada kalmayacağım ameliyattan sonra beni hapishaneye götürün” dedi ve ameliyattan sonra hapishaneye geldi. Bunlara ibretlik olsun, ders olsun diye. Emin olun insan düşmanına dahi insanca davranmalıdır. Onun Allah’ın yarattığı bir değer olduğunu bilmelidir. Bunların gözü o kadar kararmış ki, kim yanımda değilse herkesin yakılması yıkılması ve yok edilmesi lazım diye düşünüyorlar. Bunlar insanlıktan çıkmışlar, o nedenle üzülüyorum.

Enis Berberoğlu içeride boş durmadı tabii, güzel bir kitap yazdı. “Siz Yürürken, Ben Yatarken” kitabın adı. Evet, biz Adalet Yürüyüşü yaparken Enis Berberoğlu bu kitabı yazıyordu. Ama bir güzellik yaptı, bu kitabın bütün gelirlerini gazetecilik stajı yapan öğrencilere verecek, onlara bağışlayacak.

Ergenekon Balyoz Davalarında bir Silivri Külliyatı oluşmuştu. İnsanlar anılarını yazıyorlardı, nasıl mağdur edildiklerini yazıyorlardı ve onlarca kitap çıktı böyle. Şimdi 20 Temmuz Sivil Darbesinin sonucunda da yeni bir külliyat ortaya çıkacak, 20 Temmuz darbe külliyatı çıkacak. O külliyatlardan birisi de budur. Göreceksiniz önümüzdeki süre içinde mağdur olan Harp Okulu öğrencileri, mağdur olan askeri lise öğrencileri, gereksiz yere içeriye atılan binlerce kişi, işine son verilen akademisyenler. Bunların tamamı yeni bir külliyat, 20 Temmuz Darbe Külliyatını oluşturacaklar. Bu bizim tarihimizin, yakın tarihimizin araştırılması açısından geleceğe bırakılan önemli notlardır. O notları hazırlayan, kitapları yazan herkese yürekten şükranlarımızı, teşekkürlerimizi sunuyoruz.

BÜTÜN GAZETECİLERİN SERBEST BIRAKILMASINI İSTİYORUZ

Değerli arkadaşlarım, bugün Birgün Gazetesi muhabiri Mahir Kanaat’in duruşması var. Pek çok gazetecinin de duruşması var. Aylardır içeride, bir türlü yargının önüne çıkarılamıyor, bir türlü! Niçin? Efendim Berat Albayrak’ın maillerini paylaşmış diye, onları kamuoyuyla paylaşmış diye. Ne yapalım, paylaşabilir. Yani onun attığı mailleri paylaşmak suç mu? Benim Amerika ziyaretimde her saatim; kiminle görüştüm, ne konuştum, neler yaptım, günü gününe saati saatine Berat Albayrak’a bildiriliyordu. Kim bildiriyordu? Oradaki bir havuz medyasının gazetecisi. Ben üzüldüm mü? Hayır. Ne yaptığımız açık, istediğini bildir. Hatta gelip benden bilgi de alabilirdi bildirmek için. Ama kendisinin yasa dışı işlemlerinin açıklanması ve bunun paylaşılmasının faturasını Türkiye’de gazeteciler ödüyor. Bu doğru değil. O açıdan bütün gazetecilerin serbest bırakılmasını istiyoruz.

Cumhuriyet yazarları, neredeyse bir yıllarını dolduracaklar. Yanlış hatırlamıyorsam 31 Ekim’de bir yıllarını dolduracaklar. Ahmet Şık’ın ne günahı var? Akın Atalay, Murat Sabuncu, Emre İper’in ne günahı var? Allah aşkına Ali Bulaç’ın, Altan kardeşlerin, Atilla Taş’ın, Mahir Kanaat’in, Nazlı Ilıcak’ın, Murat Aksoy’un ne günahları var? Bunlar gazeteci, gazetecilik görevlerini yapıyorlardı. Eğer bir ülkede gazeteci hapisteyse, o ülkede demokrasi yoktur.

Bakın dikkatinizi çekerim, bizi dinleyen vatandaşlarımın özellikle dikkatini çekerim. Adını saydığım bazı gazeteciler, şu anda hapiste olan gazeteciler, gazetecilik yaptığı dönemde yani yazı yazdıkları dönemde belki bir cümle dahi olsa Cumhuriyet Halk Partisini övmemişlerdir, CHP şunu da doğru yapı dememişlerdir. Diyebilirler, söyleyebilirler, bizi savunmak zorunda değiller, bizim doğrularımızı dillendirmek zorunda değiller. Onlar gazeteciler, kalemleri özgür olsun diyorum ve onlar gazetecilik yaptığı süre içinde hep saygı gösterdim, şimdi hapisteler onların haklarını yine demokrasiye inanan bir kişi olarak biz savunuyoruz. Ben savunuyorum, sonuna kadar da savunacağım.

İTİBARI PARAYLA KAZANDIKLARINI SANIYORLAR

İnsan hakları savunucuları var, onlar da hapiste. Efendim Büyükada’da toplantı yapmışlar. Yapmışlar, ne var yani! İnsan hakları savunucuları bir araya gelmiş, Büyükada’da toplantı yapmışlar. Efendim bu toplantı gizli toplantı. Yüzme havuzunun yanında, garsonlar girip çıkıyor, etrafı cam, başka da bir şey yok. Ne gizli toplantısı? Daha acı bir şey söyleyeyim. Bu aktivistler daha önce AK Partinin bakanlıklarında da görev yapmışlar, yani beraber eğitim vermişler. O zaman bunlar gizli miydi? Hayır. Ne söylüyor bu insanlar? Bizim demokrasimizi yok mu ettiler, ellerine silah alıp bir yeri mi bastılar? Bunu yaptığınız zaman Türkiye dünyada itibar kaybediyor, dünyadaki saygınlığı sıfırlanmış oluyor. Bizim zaten bu olayların üzerinde durmamızın nedeni, Türkiye’nin itibar kazanmasıdır. Gazetecileri hapiste olan bir Türkiye itibar kazanamaz, aktivistler hapisteyse itibar kazanamaz. İtibarı demokrasiyle, düşünce özgürlüğüyle kazanabilirsiniz. Onlar itibarı parayla kazandıklarını sanıyorlar, paramız olursa itibarımız olur diye. O para hele yolsuzluk rüşvet parasıysa, bırak itibarı sen dünyanın en itibarsız adamı olursun.

Bakın değerli arkadaşlar, biz hep demokrasiyi insan haklarını savunduk, düşünce özgürlüğünü savunduk. Bütün insanlar, CHP’ye oy verirler veya vermezler, bizi severler veya sevmezler, ama benim gibi düşünmeyen insanın da düşüncesini özgürce ifade etmesi lazım. Demokrasinin özü budur. Ve bir araya gelmeliyiz, bir arada oturup konuşabilmeliyiz, bir arada sohbet etmeliyiz, bir arada tartışabilmeliyiz. Güzelliği de budur zaten. Akıl akıldan üstündür; benim bir eksiğim varsa, benim gibi düşünmeyen insan o eksiği dile getirdiğinde, ben onu örnek alabilirim, eksiğimi gidermeye çalışabilirim. Dolayısıyla bunlar bütün demokrasilerde olması gereken davranış şekilleridir. Hatta zorunluluktur, bunlar varsa o ülkede demokrasi vardır.

KAYSERİLİLERE YAPILAN EN BÜYÜK HAKARET…

Şimdi bazı belediyeler kitap fuarları düzenlerler. Bizde de çok sayıda belediyemiz kitap fuarı düzenler. Kayseri Büyükşehir Belediyesi de bir kitap fuarı düzenlemiş. Doğru mu? Doğru. Güzel mi? Çok güzel. Her görüşten insan kitap fuarına gelir. Yazarı gelir, çizeri gelir, oturur kitaplarını imzalar, okuyucuya verir, sonra küçük bir sohbet gerçekleştirir. Soru sorarlar, cevabını verir yazar. Dolayısıyla yazarla okuyucu arasında sıcak ve samimi bir ilişki ortaya çıkar. Hatta okuyucu bazen yazarı eleştirir, ona yol gösterir, eksiği varsa söyler, eğer destekliyorsa da sonuna kadar desteğim seninle beraberdir diye düşüncesini ifade eder.

Şimdi Kayseri’de de yapılıyor böyle bir kitap fuarı. İhsan Eliaçık, hepimizin bildiği bir isim, saygıdeğer bir isim. İnancına bağlı, bu konuda onlarca yüzlerce kitabı araştırması var. Düşünce özgürlüğünü savunur, inanç özgürlüğünü savunur, din ve vicdan özgürlüğünü savunur, herkesin inancına saygılı olmamız gerektiğini çıkar her yerde her ortamda ifade eder. Çok sayıda eseri vardır, dini içerikli çok sayıda eseri vardır. Bu da kendi kitapları o fuarda, o da davet edilir. Fuara gider, imza gününe katılmak ister. Ama fuarı düzenleyen belediye, İhsan Eliaçık’ın oraya gelip kitaplarını imzalamasını ve konuşmasını yasaklar arkadaşlar.

Şimdi bu belediye başkanı en büyük hakareti kime yapıyor biliyor musunuz? İhsan Eliaçık’a değil, Kayserililere yapıyor. Çünkü Kayserililer bizimle aynı görüşü paylaşır veya paylaşmazlar, ama düşünce özgürlüğünü savunurlar, inanç özgürlüğünü savunurlar, demokrattır Kayserililer. Kayseri dışarıdan destek almadan kendi sanayini iç dinamikleriyle geliştiren bir kenttir. Kayseri böyledir, Kayseri düşünce özgürlüğüne önem verir. Kayseri’nin üniversitesi vardır. Siz İhsan Eliaçık’ı “gel burada konuş” diye davet eden yayınevine yasak getireceksiniz, İhsan Eliaçık içeriye giremeyecek, ancak polisler koruyabilecek. Bu Kayserililere yapılan en büyük hakarettir ve düşünce özgürlüğüne karşı da getirilen büyük bir kısıtlamadır. Nasıl yaparsınız bunu siz?

BÜYÜK BİR İHTİMALLE DE TEK ADAM TELEFON ETMİŞTİR “BUNLARI İÇERİ SOKMAYIN” DİYE

Sadece o mu? Hayır, bir de şu var. İhsan Eliaçık 28 Şubat sürecinde tutuklanıp hapse atılan bir kişidir. Yani mağdur olan birisidir 28 Şubat sürecinde. Şimdi bu insan oraya gidecek kitaplarını imzalayacak, siz diyorsunuz ki buraya gelme, burada konuşma, burada insanlarla bir araya gelme. Niye düzenledin sen o kitap fuarını? Sadece o mu? Hayır, İbrahim Kaboğlu için de yasak getirilmiş. Onun da kitabı var. Sadece Türkiye’de değil, dünyada bilinen bir akademisyen. O da mağdur, ona da yasak getirdiler. Bunlar bizde demokrasi olmadığını, tek adam rejiminin olduğunu, büyük bir ihtimalle de tek adam telefon etmiştir “bunları içeri sokmayın” diye, tek adam! Eğer öyle değilse, tek adamın tepki göstermesi lazım değil mi? Demokratsa, “Olur mu efendim, düşünce özgürlüğüne kısıtlama mı getirilir? Beğenelim beğenmeyelim, çıkar konuşur” demesi lazım, “kitaplarını imzalar” demesi lazım. Bu tepkiyi göstermesi lazım. Bekledim, acaba bu tepkiyi gösterir mi diye, bu tepkiyi göstermedi. Demek ki talimat oradan gidiyor, belediye de ne yapsın? Beni de istifaya zorlarlar diye, o da gereğini yapmış, öyle anlaşılıyor.

YALAN SÖYLEYEN BAKANIN GÖREVİNİ BIRAKMASI LAZIM, 8 İŞÇİNİN KANI ONUN BOYNUNDADIR

Efendim bir acı olay yaşadık, Şırnak’ta bir kömür madeninde yaşanan bir felaket dolayısıyla 8 işçimiz hayatını kaybetti. Bunlardan birisi Sıddık Kabak’tı. 17 yaşında, bu çocuğun okula gitmesi lazım. Ama 17 yaşındaki bir çocuk kömür madeninde çalışmaya zorlanıyorsa, herkesin oturup düşünmesi lazım. En başta da ülkeyi yönetenlerin oturup düşünmesi lazım. Biz bu memleketi bu hale nasıl getirdik diye oturup kendilerini sorgulamaları gerekiyor. Yaparlar mı? Asla yapmazlar. Çünkü onlar 17 yaşındaki Sıddık’ı değil, ceplerindeki doları düşünüyorlar. Onlar memleketi değil, köşeyi nasıl döneceklerini düşünüyorlar; onlar taşeron işçisini değil, işçilerin grevlerini nasıl yasaklarız onu düşünüyorlar.

O açıdan Şırnak’taki kardeşlerime de sesleniyorum, Doğu-Güneydoğu’daki kardeşlerime de sesleniyorum. Artık şapkayı alıp önümüze koyup düşünme zamanıdır. Diyarbakır’daki kardeşim düşüneceksin, Şırnak’taki kardeşim düşüneceksin, Hakkâri’deki kardeşim düşüneceksin, Bitlis’teki Urfa’daki kardeşim düşüneceksin! Kim senin lehine çalışıyor, kim senin sorunlarını çözmek için mücadele ediyor, kim haktan hukuktan ve adaletten yana, kim cebini doldurmaktan yana, kim yeşil doları kutsal kabul edip ona ibadet ediyor, kim bu ülkenin inançlarını din ve vicdan özgürlüğünü sonuna kadar savunuyor? Sen düşün kardeşim, düşün!

Bakın değerli arkadaşlar, bu olaydan sonra hemen açıklama yapıldı, “Efendim bu maden ocağı kaçak çalıştırılıyor” diye. Oysa kaçak değildi, ihaleyle verilmişti. İhale de zaten Resmi Gazetede yayımlanmış arkadaşlar. Bir Bakan yalan söyler mi, yalan söyleyebilir mi? Dokularına işlemiş bunların arkadaşlar, emin olun dokularına işlemiş. Türkiye Mimar Mühendis Odaları bütün ayrıntıları kendi internet sitesine koymuş. O Bakanın, yalan söyleyen Bakanın görevini bırakması lazım. 8 işçinin kanı onun boynundadır. Kendi kabahatini gizlemek için, “efendim bu maden ocağı kaçaktır” diye çıkıp konuşabiliyor. İhaleyi sen yapıyorsun, Resmi Gazetede yayımlıyorsun, nasıl çıkıp “kaçaktır” diyorsun. Görevini yapmıyorsun, ama bir anlamda ölenleri suçluyorsun. Doğru değil!

ÇOCUKLARI MI SAVUNUYORSUNUZ, UYUŞTURUCU BARONLARINI MI!

Değerli arkadaşlarım, bu grup toplantılarından birisinde uyuşturucuya değinmiştim. Uyuşturucunun ne kadar tehlikeli olduğunu, Birleşmiş Milletler raporlarına göre de Türkiye’de uyuşturucu kullanma yaşının 11’e kadar düşmüş olduğunu da ifade etmiştim. Çocuklarımız için büyük bir tehlike, özellikle yoksul mahallelerdeki çocuklar avlanıyorlar. Önce alıştırılıyorlar, sonra satıcı olarak kullanılıyorlar. Anneler ve babalar perişan vaziyette. Özellikle anneler çözüm üretme konusunda çaresizler. Bu sorunun üzerine gitmek lazım, bu sorunu çözmemiz lazım.

Nasıl yapacağız? Sorunun çözüm yeri Türkiye Büyük Millet Meclisi. Siz uyuşturucu sorununu çözün diye esnafa gidemezsiniz, çiftçiye gidemezsiniz, işçiye gidemezsiniz, memura gidemezsiniz. Kim çözecek bu sorunu? Türkiye Büyük Millet Meclisi.  Peki, sorun nasıl çözülecek? Önce oturulup konuşulacak, sağlıklı bir tanı konulacak, yani teşhis konulacak, onun üzerine tedavi, yani yasalar çıkacak yani kanunlar çıkacak. Biz bu sorunu kendi sorunumuz olarak kabul ettik ve Türkiye Büyük Millet Meclisine bir araştırma önergesi verdi arkadaşlarım. Dediler ki, “Bu uyuşturucu olayını şu Mecliste oturup bir konuşalım. Bütün milletvekilleri katılsın her partiden, oturalım bütün ayrıntılarını masaya yatıralım ve bu sorunu nasıl çözeceğimizi, nasıl bir düzenlemeyle bu sorunun üstesinden geleceğimizi oturalım rapora bağlayalım ve gereğini yapalım.”

Biz bunu verdik, iktidar partisinin milletvekillerinin oylarıyla reddedildi. Bir daha söylüyorum; uyuşturucu sorununu ayrıntılarını ortaya koymak ve çözüm üretmek amacıyla verdiğimiz önergeyi AK Parti milletvekilleri reddetti. Şimdi ben bütün annelere sesleniyorum, çocuğu olan bütün annelere sesleniyorum: Eğer bir AK Parti milletvekili gelir size, “Ben AK Partinin milletvekiliyim, bir derdiniz var mı?” diye sorarsa, deyin ki “Bu ülkenin çocukları uyuşturucu müptelası olmasın diye bir soruna çözüm üretelim diye Cumhuriyet Halk Partisi bir önerge verdi, siz niye bu önergeye hayır dediniz?” Bu soruyu sorun, “Niye hayır dediniz? Siz çocukları mı savunuyorsunuz, uyuşturucu baronlarını mı savunuyorsunuz?” diye sorun. Soracak mısınız? Anneler soracak mısınız? Söz mü? Söz mü? Güzel.

HER DARBE KENDİ HUKUKUNU YARATIR

Değerli arkadaşlarım, yine OHAL uzatıldı, olağanüstü hal uzatıldı, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra... Darbe girişiminden hemen sonra Çankaya Köşkünde Sayın Binali Yıldırım’la bir araya gelmiştik. Elini aynen şöyle yaparak “Çok kısa bir süre için OHAL ilan edileceğini ima etti, yani üç ay bile sürmeyecek çok kısa bir süre” diye ifade etti. Bir yılı aştı. Neden aştı? Herkes şunu çok iyi bilsin, her yerde de anlatın. Anneler özellikle siz anlatın, bu ülkenin kadınları özellikle siz anlatın: İki tane 15 Temmuz var. Bir, halkın 15 Temmuz’u; iki, sarayın 15 Temmuz’u. Halkın 15 Temmuz’unda insanlar sokağa çıktı, yaşlısı genci kadını erkeği. 250 şehidimiz, çok sayıda gazimiz var. Darbeyi engellediler. Türkiye Büyük Millet Meclisi sabaha kadar çalıştı ve demokrasi kazandı. Burada en ufak bir tereddüdümüz yok. Ama bir de 15 Temmuz’u fırsat bilip, OHAL ilanıyla bir sivil darbe ortamı hazırlayan sarayın 15 Temmuz’u var. Biz sarayın 15 Temmuz’una karşıyız. Herkes bunu böyle bilsin. Halkın 15 Temmuz’una evet, sarayın 15 Temmuz’una hayır.

Binlerce kişiyi hapse attılar, binlerce kişiyi! Yüzlerce kişi işkenceden geçti. İşkence yapıyoruz diye Birleşmiş Milletlere yazı gönderdiler, işkence yapıyoruz diye! Hukukun üstünlüğünü ihlal edeceğiz, hukukun üstünlüğüne uymayacağız diye Birleşmiş Milletlere yazı gönderdiler.

Değerli arkadaşlarım, her darbe kendi hukukunu yaratır. 12 Mart 1971 darbesi kendi hukukunu yaratmıştır, 12 Eylül 1980 darbesi kendi hukukunu yaratmıştır, 20 Temmuz 2016 sivil darbe o da kendi hukukunu yarattı ve devam ediyor. 20 Temmuz sivil darbesi, herkes bu tarihi hafızasının bir yerine yazsın, 20 Temmuz darbesi süreci içindeyiz.

ADİL ÖKSÜZ OLAYI HÂLÂ BİR MUAMMADIR, HESABI HÂLÂ VERİLMEMİŞTİR

Ne oldu bu süre içinde? Bir komisyon kurduk Türkiye Büyük Millet Meclisinde, “15 Temmuz darbesini kim yaptı, nasıl oldu? Bu işte hükümetin sarayın haberi var mıydı yok muydu? Oturup bir konuşalım” diye. O komisyonu engellediler. Komisyona gelip ifade vermesi gereken kişileri komisyona davet etmediler. Adil Öksüz’ü serbest bıraktılar; darbenin en kilit isimlerinden birisi Adil Öksüz cep telefonlarıyla beraber serbest bıraktılar, CPS cihazıyla birlikte serbest bıraktılar. Serbest bıraktılar, takip de etmediler. Ama İbrahim Kaboğlu’nu takip ederler, İbrahim Kaboğlu’nun pasaportuna el koyarlar, İhsan Eliaçık’ı sokmazlar, İhsan Eliaçık’ı takip ederler. Bunların ne günahı var? Adil Öksüz olayı hâlâ bir muammadır. Bunun hesabı hâlâ verilmemiştir. O kullandığı cihazı Türkiye’de hangi kurum ithal etmiştir, hangi kurum? Bunun hesabını verecekler. Biz gayet iyi biliyoruz, hesabını verecekler.

HÂKİMLER KORKULARINDAN ADALET DAĞITAMAZ NOKTAYA GELDİLER

Ayrıca FETÖ soruşturmasını yapan savcılar da görevden alındı, dürüst ve namuslu savcılar. Bakın altını çiziyorum, soruşturmayı yapan dürüst ve namuslu savcıların elinden o soruşturma alındı. Niye alındı? Gerçekler ortaya çıkmasın diye. Takip edeceğiz. 1 milyonu aşkın aileyi mağdur ettiler, 1 milyonu aşkın aileyi! Askeri öğrencilerin ne günahı var, Harp Okulu öğrencilerinin ne günahı var? Darbeyi yapanı git yakala, götüreceksen hâkimin karşısına onu götür. Öğrencilerin ne günahı var? Erlerin, erbaşların ne günahı var? Askerlikte verilen komuta herkes uymak zorunda, astı uymak zorundadır. Üstün, yani komutanın verdiği emri “ben senin emrini dinlemiyoruz” deme şansı yoktur. Dünyanın hiçbir ordusunda da yoktur. Tepeleri bıraktın, aşağıyla uğraşıyorsun.

Sonra... Dayısı olanlar, parası olanlar, siyasi arkası olanlar, onlar dışarıda hiçbir şey yok onlara. İster Bylock kullan, ister kullanma. Hele bir de kayınpederin de çok iyiyse, damat olarak zaten keyfin keyif, her yere gidebilirsin, her sorunu çözebilirsin.

20 Temmuz darbesinden sonra öyle bir iklim yarattılar ki korku iklimi, hâkimler bile korkularından adalet dağıtamaz noktaya geldiler. 20 Temmuz darbesinden sonra yaratılan iklim nedeniyle hâkimler bile adalet dağıtamaz noktaya geldiler. Buradan bütün namuslu hâkimlere ve savcılara seslenmek istiyorum, yani iradesini saraya ipotek etmemiş hâkimlere ve savcılara seslenmek istiyorum: Siz adaleti dağıttığınız sürece tarihte yerinizi alacaksınız. Siz adalete sahip çıktığınız sürece yargıçların ve savcıların itibarı artacaktır. Siz adalet dağıttığınız sürece sadece Türkiye’de değil bütün dünyada saygınlık kazanacaksınız. Siz adalet dağıttığınız sürece 20 Temmuz darbesinin üzerindeki bütün külleri atmış olacağız, her şeyi aydınlığa kavuşturmuş olacağız. O nedenle namuslu hâkim ve savcılara düşen görev ağır bir görevdir. Bu görevin bilincinde görev yaptıkları sürece, hepsinin bizim başımızın üstünde yeri vardır.

SÖYLEDİĞİMİN HER KELİMESİ, HER NOKTASI, HER VİRGÜLÜ DOĞRU ÇIKTI

Değerli arkadaşlarım, parlamento da işlevsiz bırakıldı. Kanun hükmünde kararnameyle her şeyi yapıyorlar, istediklerini yapıyorlar. Dolayısıyla parlamento çalışıyor, ama göstermelik çalışıyor, her şeyi yapabiliyorlar. Yetki olsun olmasın, “ben yaparım arkası gelir” diyorlar. Öyle bir yetkiye sahip oldu ki tek adam rejimi, “efendim ben istediğim parayı istediğime veririm” diyor. Bu milletin parası... Olsun diyor, ben istediğime veririm. Efendim bu saray kaça mal oldu? Size ne diyor, istediğime mal ederim diyor. Efendim Başbakanı niye görevden aldınız? Ben alırım diyor, size ne. Bu belediye başkanları vardı, hani millet seçmişti, milli irade diyordun, görevden alıyorsun istifaya zorluyorsun? Ben referandum öncesi diyordum ki, “bu tek adam rejimi ülkeye felaket getirir.” Onlar da diyorlardı ki, bu Kılıçdaroğlu var ya bu Kılıçdaroğlu, ey Kılıçdaroğlu sen millete doğruları söylemiyorsun, sen yalan söylüyorsun diyorlardı. Şimdi söylediğimin her kelimesi, her noktası, her virgülü doğru çıktı. Kim doğruyu söylüyor? Bu kardeşiniz doğruyu söylüyor. Söylemeye devam edeceğiz.

BU KADAR KANDIRILAN BİR ADAMIN BU ÜLKEYE FAYDASI OLUR MU

Değerli arkadaşlarım, devlet akılla yönetilir, birikimle yönetilir, irfanla yönetilir, ilimle irfanla yönetilir. Tecrübeyle yönetilir devlet. Devlet istişareyle yönetilir, yani danışırsınız. Devlet iş bölümüyle yönetilir. Devletin bütün yetkilerini bir kişiye teslim ederseniz, orada devlet yönetimi olmaz, orada kaos olur, karmaşa olur. Adalet olmaz, ahlak elden gider, hak hukuk orada olmaz. Bütün milletin iradesi bir kişiye teslim edilmiş olur ve bu toplumu felakete götürür.

Tarihte örnekleri var. Hitler, Pinochet, Mussolini tek adam rejimiydi ve bu ülkeler faturalarını kendi halkları o ülkenin yönetiminde çok ağır faturalar ödeyerek tarihe not düştüler. Tek adam rejimi olduğu zaman, tek adamı kandırırsanız memleketi felakete götürürsünüz. Örnek mi? PKK kandırdı, FETÖ kandırdı, Esad kandırdı, Barzani kandırdı, Obama kandırdı, Trump kandırdı; dünyanın dolarını ödedi Amerika’ya lobicilere, lobiciler de kandırdı. Allah aşkına bu kadar kandırılan bir adamın bu ülkeye faydası olur mu?

NİYE KORKUYORSUN KARDEŞİM, NEDEN KORKUYORSUN

Eğer bu ülke karamsar bir iklim içindeyse, bir korku iklimi hâkimse, herkesin kandırdığı bir adamın Türkiye’ye getirdiği korkudur. Eğer sarayında dahi her gece bir odada yatıyorsa ve korkuyorsa, Meclise geliyor helikopterlerde havada, acaba bir şey olur mu diye. Korkan adam ülkeyi mi yönetir? Korkunun egemen olduğu bir ortamda ülke mi yönetilir? Niye korkuyorsun kardeşim, neden korkuyorsun ayrıca? Neden korkuyorsun? Çık git bir kahvede otur kardeşim, bir vatandaşla sohbet et, taşeron işçileriyle bir sohbet et bakalım, çiftçisiyle bir sohbet et bakalım.

TÜRKİYE DEVLETİNİN BÜTÜN SIRLARINI BİR TERÖR ÖRGÜTÜNE TESLİM EDEN VATAN HAİNİDİR

Devleti yöneten aldatılırsa ne olur? Devletin kozmik odasını terör örgütüne teslim eder. Devletin kozmik odasını, yani Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bütün sırlarını –altını çiziyorum- Türkiye devletinin bütün sırlarını bir terör örgütüne teslim eden vatan hainidir. Bakın bir daha söylüyorum, vatan hainidir. Öyle casus masus değil, vatan hainidir. Soruyorum, sen Türkiye Cumhuriyetinin bütün sırlarını, kozmik odayı terör örgütüne açtın, bunun hesabını verdin mi? Vermedin. Verecek misin? Vereceksin kardeşim, bunun hesabını vereceksin sen!

HAİNLER DEVLET YÖNETEMEZ

Her seferinde efendim “aldatıldık” diyor “kandırıldık” diyor. Şimdi aldatma ve kandırma tamam anlarım. Niçin aldatılır? Bilgisi yoktur, birikimi yoktur, kültürü yoktur, devlet deneyimi yoktur, herhangi bir şey yapmamıştır, zekâ yetersizliği vardır, birisi gelir aldatır, birisi gelir kandırır. Ben bunu anlayışla karşılarım. Birisi gelir aldatır kandırır, en çok da çocukları rahatlıkla aldatabilirsiniz, kandırabilirsiniz. Ama bir şey var, ihanet farklı bir şeydir. İhanette aldatma ve kandırma yoktur. İhanette doğrudan siz tasarlıyorsunuz, planlıyorsunuz ve uygulamaya koyuyorsunuz, ihanet budur. Bunu ben mi söylüyorum? Hayır, açın Türk Dil Kurumunun yayınlarına bakın, devletin resmi kurumu, orada görürsünüz. İhanet budur.  İhaneti yapan kişiye hain denir. O da yine Türk Dil Kurumunun sözlüğünde vardır.

Şimdi değerli arkadaşlar, Sayın Erdoğan bir açıklama yapıyor, İstanbul’la ilgili yapıyor. “Biz bu şehrin kıymetini bilmedik” doğrudur bilmedin, “biz bu şehre ihanet ettik” yani şehrin hainiyim ben diyor. “Hâlâ da ihanet ediyoruz” diyor, “ben de bundan sorumluyum” diyor. Hainler devlet yönetemez arkadaşlar, hainler devlet yönetemez.

KENDİNİ HAİN İLAN ETTİYSEN O KOLTUKTAN KALKACAKSIN

İstanbul’un silueti... Bakın Sultanahmet Camiini görüyor musunuz burada? Doğru dürüst göremiyorsunuz, arkada kuleler var. Bu kulelere 16-9 kuleleri deniyor. Bu aynı zamanda tarihe ihanettir tarihe, bırakın İstanbul’u tarihe ihanettir. Bu aynı zamanda inanca ihanettir. Bunu kim yaptı? Diyecekler ki, bunu kesinlikle Cumhuriyet Halk Partisi yapmıştır. O kuleleri de Cumhuriyet Halk Partisi dikmiştir. Diyeceklerdir yani, bereket versin elde bir sürü belge var doküman var, böyle bir şeyi dillendiremiyorlar. Nerede bir kusur, nerede bir kabahat, nerede bir ihanet görseler CHP’yi suçluyorlar.

Şimdi bakın, şu kuleler ihanet kuleleridir. Bu kuleleri yıkın dediler, yıkmadılar. Mahkemeye gidildi, Danıştay karar verdi bunları yıkacaksın dedi, şehrin siluetini bozuyor. Danıştay kararını hiç kimse takmadı, hiç kimse takmadı! Hukuk yok ki arkadaşlar, ne hukuku, ne mahkemesi, ne Danıştay’ı, ne Yargıtay’ı, ne Anayasa Mahkemesi? Ben bildiğimi okurum diyor. Şimdi diyor ki, ihanet ettik diyor. Hain kim? İhanet ettiysen hain kim? Sensin kardeşim, başka kim olabilir ki!

Efendim siluetleri yık diyoruz... Danıştay söylüyor, yıkacaksın diyor. Kültür Bakanlığı da yıkacaksın diyor, ama yapan adam ben yıkmam diyor. Ama Erdoğan diyor ki, “yıkmıyorsan ben seninle küstüm”. Danıştay kararını uygula demiyor bakın, kararı uygula demiyor, seninle küstüm diyor. Ama geçen gün oturdular yine yan yana, beraber bir kurdele kestiler. Ne biçim küsmeymiş bu değil mi? Ne biçim küsmeymiş!

Değerli arkadaşlarım, Nurettin Sözen’i hatırlayın. Benzer bir olay olmuştu. Bir otel yasadışı yeni katlar inşa etmişti. Nurettin Sözen belediye başkanı olarak o kaçak katların tamamını tıraşladı, tamamını. Hükümetten destek almadan tamamını tıraşladı. Çünkü o İstanbul’a saygı gösteriyordu, İstanbul’un kimliğine ve kültürüne saygı gösteriyordu. Üç büyük imparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul’a ihanet edenler, şimdi devletin belli makamlarında oturuyorlar. Kalkmışlar ihanet ettik, hâlâ da devam ediyoruz diyor. Yani hainliğe hâlâ devam ediyoruz diyor. O koltuktan kalkacaksın kardeşim, kendini hain ilan ettiysen o koltuktan kalkacaksın. Hain birisi o koltukta oturamaz, bu ülkeye ihanet eden o koltukta oturamaz.

Bakın, İstanbul bir deprem yaşadı. Rahmetli Ecevit 493 bölgeyi deprem sonrası toplanma alanları olarak belirledi Başbakan olarak, hükümet olarak belirlediler. Burada İstanbul bir deprem yaşarsa, insanlar buraya gelecek, çadır kuracaklar ve buralarda kalacaklar. 493 toplanma alanının 400’e yakınını imara açtılar. O 16-9 kuleleri de onlardan birisiydi, deprem toplanma alanıydı burası, orayı da açtılar.

Ben diyorum ya, bunların yatacak yeri yok. Vallahi ben diyorum ya, bunlarda ne din var ne iman var ne vicdan var, ne ahlak var ne kültür var, hiçbir şey yok bunlarda. Bunlar sadece ve sadece doların yeşilini seviyorlar.

Bakın daha acı bir şey söyleyeyim değerli arkadaşlar, İstanbul Büyükşehir’in yaptığını. 10 bin metrekarelik arsaya 145 bin metrekarelik inşaat ruhsatı veriyorlar. 10 bine 145 bin metrekarelik inşaat ruhsatı veriyorsunuz. Bunun Allah aşkına, bunun vicdanla ahlakla, kentle kentliyle kültürle bir ilgisi var mı? Nedir Allah aşkına bu? Şimdi Erdoğan tabii itiraf ediyor, ihanetini itiraf ediyor. İtiraf ettiği için teşekkür ederiz. İtiraf etmeseydi belki böyle konuşamazdık, çünkü yüzde yüz kanıtlama şansımız yoktu, ama doğrudan doğruya ihaneti ve hainliğini iddia ettiği söylediği ve devam ettiğini söylediği için de bize bu fırsatı verdi. Dolayısıyla kendisine yürekten teşekkür ediyorum, onu da söyleyeyim, teşekkür ediyorum.

Benim haberim yoktu diyemez. Niye diyemez? Bakın, bir Bakanı vardı, uzun yıllar TOKİ başkanlığını yaptı. Bir Bakanı vardı aynı şekilde, 1994’den beri kendisinin yanındaydı imardan sorumluydu, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı da yaptı. Bu ne dedi? “Ne yapılmışsa Başbakanın talimatıyla yapılmıştır” yani Erdoğan’ın talimatıyla yapılmıştır. “Bakanlıktan istifa ediyorum -17-25 sonrası- ancak Başbakanın da istifa etmesi gerektiğine inandığımı ifade ediyorum” demişti. Etti mi? O etti, ama öbürü etmedi. Öbürü hâlâ doymadı çünkü. İhanetine devam edecek, öyle anlaşılıyor doymadı.

BİZİM BELEDİYELER AĞACIN YEŞİLİNİ SEVİYORLAR, DOLARIN YEŞİLİNİ DEĞİL

Efendim “CHP’li belediyelerin de üzerine gidecekmişiz” diye bir açıklamalar, her koldan bir açıklama yapılıyor. Gidin kardeşim gidin! Yani demirden korkan trene binmez arkadaşlar, bizim belediye başkanları namuslu adamlardır. Git bak bakalım bizim belediyelere. Doğal Yaşam Parkı nerede? Git gez bakalım orayı. Avrupa’nın en güzellerinden birisidir. Git gez bakalım orayı, hangi belediye yapmış git bir bak bakalım oraya. En büyük kent ormanını git bak bakalım kim yapmış? Kamulaştırma yapıp, kamunun Sümerbank’ın malını kamulaştırıp yeşil alan olarak ilan eden belediyeye git bak bakalım neresidir? Yolun düşerse Aydın’a git, yolun düşerse İzmir’e git, yolun düşerse Tekirdağ’a git, yolun düşerse Beylikdüzü’ne git, yolun düşerse Bakırköy’e git.

Değerli arkadaşlarım, bizim belediyeler yeşili seviyorlar, ağacın yeşilini parktaki yeşil seviyorlar, doların yeşilini değil. İnsanı seviyorlar çocuklar oynayacak orada, insanı seviyorlar yaşlılar gidecek oraya, insanı seviyorlar dede nine torunuyla beraber parka gidecek. O nedenle bizim belediyelerimizin olduğu yerlerde suç oranı en düşük olan yerlerdir. Uyuşturucunun en düşük olduğu yerlerdir. Gençlere kapılar sonuna kadar açılmıştır, yaşlılara, herkese kapılar açılır. Herkesin ihtiyacına cevap verebilecek örgütlenmeler yapılır. Bizi korkutmaya çalışıyorlar. Hiç korkmayın, hiç endişemiz de yok zaten bizim. Kendi kabahatini örtmek için, bizden belediye başkanını alacaksın içeri atacaksın. Bunu zamanında FETÖ denemişti zaten. 400 küsur yılla yargılanan belediye başkanlarımızı da çok iyi biliyoruz. Bak yolun düşerse bir Eskişehir’e git, göreceksin Yılmaz Hocayı.

Eskiden Bursa’ya yeşil Bursa denirdi, şimdi Bursa beton Bursa. Eskişehir Ankara’yla Bursa arasında çöldeki vaha gibi, yemyeşil. Şimdi Eskişehir’e gelen turist sayısı Bursa’dan fazla. Bir otur bak bakalım, bu CHP’li belediyeler nasıl çalışıyor? Böyle çalışıyor. Herkesin hakkını veriyoruz. Belediye başkanlarımıza şunu söyledim: Kazandığınız andan itibaren hiçbir ayrım yapmadan, filan partiden demeden, hiçbir ayrım yapmadan herkese eşit hizmet götüreceksiniz bir; iki, harcadığınız her kuruşun hesabını size oy veren kitleye vereceksiniz, halka vereceksiniz, belediyeye vereceksiniz. Her kuruşun hesabını vereceksiniz.

CUMHURBAŞKANLIĞI MAKAMINI İŞGAL EDEN ADAM KİRLİ PAZARLIĞIN ANA AKTÖRÜDÜR

Efendim demokrasiyi hep savunduk, savunmaya da devam ediyoruz. Gezi olayları sırasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bir açıklama yapmıştı. “Demokrasi sadece seçim değildir” demişti. Doğru, demokrasi sadece seçim değil, demokrasinin birden fazla ölçüsü vardır, ama seçim olmazsa olmazlardan birisidir. Demokrasi ne demek aynı zamanda? Yargı bağımsızlığı demektir. Demokrasi ne demektir? Özgür medya demektir. Demokrasi ne demektir? Sivil toplum kuruluşlarının güçlenmesi demektir. Seçim de bunlarda birisidir.

Buna Sayın Erdoğan kızmıştı, kıyameti koparmıştı, ne demek yani sadece demokrasi seçim değildir diye. 3 Haziran 2014’de şunları söylüyordu: “Demokrasi sandıktan geçer. Öyle veya böyle sandıktan geçer. Adama sorarlar, demokrasi sandık değilse nedir, bunu bana anlat der. O zaman ne diyeceksin? Sandıktan gitmeyeceksin, nereden gideceksin” diyor. Yani sandığı savunuyor, demokrasi demek sandık demektir. Ve şöyle devam ediyor: “Demokrasi sadece sandıktır, halkın iradesini birileri ipotek altına alma girişimine girmesin, bırakın halk kendi iradesini rahat kullansın” diyor.

Bunları niye açıkladım? Şimdi yüzde 49,5 oy alan Başbakanı görevden aldı. Milli iradeyi açıkça tanımıyorum dedi. Milli irade benim diyor, ne halkı diyor, ne milleti diyor, millet benim diyor, diğerleri teferruattır diyor. Sonra... Seçimle gelen belediye başkanlarını istifaya zorluyor şantajla. Bak diyor, istifa ettin etmedin süre veriyorum, istifa ettiysen mesele yok, istifa etmezsen seni hapse atarım diyor. Tercihini yap diyor. Efendim bir ay süre... Süre müre yok diyor, istifa edeceksin diyor.

Devlet neyle yönetilirdi? Akılla yönetilir, bilgiye yönetilir, birikimle yönetilir, milli iradeye saygıyla yönetilir, halka millete saygıyla yönetilir. Milleti bir tarafa atıp kendini millet yerine koyarsan, orada demokrasi olmaz, orada düşünce özgürlüğü olmaz, orada ahlak olmaz, orada adalet olmaz, orada hiçbir şey olmaz. Bir kişi her şeye egemen olur. Suçluyorsun, tehdit ediyorsun, şantaj ve istifaya zorluyorsun. Bunun adı kirli pazarlıktır. Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden adam, kirli pazarlığın ana aktörüdür. Bir daha söylüyorum; kirli pazarlığın ana aktörüdür. Böyle bir adam Türkiye Cumhuriyetinde Cumhurbaşkanlığı makamını işgal edemez. İşgal altındadır orası, milli irade temsil edilmiyor orada. Her zaman söyledim, bir daha söylüyorum, namus ve şeref kavramını yüreğinde ruhunda taşımayan insanların o koltukta oturmaya hakları yoktur.

Tek adam rejimi kaos rejimidir, kaos yaratıyor. Kaos sarayda üretiliyor, baskıyla şantajla tehditle devlet yönetilir mi? Baskıyla şantajla tehditle devlet yönetilir mi? Hangi çağda yaşıyoruz? Ben bunları söylediğim zaman bazı çevreler, “efendim siz belediye başkanını mı koruyorsunuz?” Hayır, biz demokrasiyi savunuyoruz demokrasiyi, demokrasiyi koruyoruz biz.

17 AY BEKLEMEYELİM, BUYURUN GELİN SEÇİMLERİ ERKEN YAPALIM, EL Mİ YAMAN, BEY Mİ YAMAN ÇIKSIN ORTAYA

Şimdi teklif ediyorum, demokrasiyi koruyalım. 17 ay beklemeyelim yerel seçimler için, 17 ay beklemeyelim, buyurun gelin seçimleri erken yapalım.

Evet, 17 ay beklemenin bir anlamı yok, anlamını kaybetmiştir. Şunu söyleyebilir, efendim seçimleri erken yapacağız da Anayasada hüküm var, 367’yi bulamayız. Söz, Cumhuriyet Halk Partisinin sözü, Kılıçdaroğlu’nun sözü, getir kardeşim Anayasayı değiştirelim, erkene alalım seçimleri. El mi yaman, bey mi yaman çıksın ortaya. Kim milletten kaçıyor, kim kaçmıyor çıksın ortaya.

Bu kadar açık, bu kadar net söylüyorum. Ne adına söylüyorum? Demokrasi adına söylüyorum. Demokrasiyi artık daha fazla katletmeyelim, yeter artık! Gidelim seçime, bütün gerçekler ortaya çıksın. Milletten mi korkuyoruz? Hayır. Sen milletten korkmuyorsan, millet millet diye sabah akşam geziyorsan, şimdi kendini milli iradenin yerine koyduysan, açıkça sana meydan okuyorum, gel kardeşim seçimi yapalım.

Teşekkür ederim arkadaşlar.