20.12.2016
13185
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU’NUN; 20.12.2016 TARİHİNDE GRUP GENEL KURULU TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA

KILIÇDAROĞLU: DİKTATÖRE TBMM’Yİ FESİH YETKİSİ VERİLİYOR, VERMEYECEĞİZ


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu; “ AKP ‘Biz başkanlık sistemi getiriyoruz, partili cumhurbaşkanlığı sistemi getiriyoruz. Rejim değişikliği yapmıyoruz, sistem değişikliği yapıyoruz’ diyorlar. Yapılan, bal gibi rejim değişikliğidir, parlamenter demokratik sistemi kaldırıp dikta yönetimine uygun bir sistem getiriyorlar, bir rejim getiriyorlar Şimdi, tarihi unuttuk, tarihi birikimi de unuttuk, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ne anlama geldiğini de unuttuk, nasıl kurulduğunu da unuttuk, Kurtuluş Savaşını nasıl yönettiğini de unuttuk, bir diktatöre Türkiye Büyük Millet Meclisini fesih yetkisi veriyoruz. Vermeyeceğiz arkadaşlar, vermeyeceğiz” dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Gurubunda yaptığı konuşma şöyle:



Değerli arkadaşlarım, bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım; Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan hepinize en içten sevgilerimizi ve saygılarımızı gönderiyoruz.

TÜRKİYE İYİ YÖNETİLMİYOR DEĞİL, YÖNETİLMİYOR
Değerli arkadaşlarım, daha önce grup konuşmasında ifade etmiştim, hava kurşun gibi ağır diye. Bugün geldiğimiz nokta hepimizi derinden kaygılandıran bir nokta. Evlerimizde oturuyoruz, belki sıcak yuvalarımızda, televizyonları seyrediyoruz ama emin olun hepimiz Türkiye’nin geleceğinden kaygı duyuyoruz. Nereye gidiyor bu ülke? Bu soruyu sormak zorundayız. Eğer çocuklarımıza daha güzel bir Türkiye bırakacaksak, bu soruyu sormak zorundayız. Bir haftada yaşananlara bakın; İstanbul’da, Kayseri’de ve dün akşam Ankara’da, ne oluyoruz. Daha önce, Türkiye iyi yönetilmiyor diyordum. İyi yönetilmiyor değil, Türkiye yönetilmiyor, ne olduğu belli değil. Bu ülkenin istihbaratı yok mu? Bu ülkenin devleti yok mu? Ne oluyor böyle? Nasıl oluyor böyle? Türkiye Cumhuriyeti’ni kim bu hâle getirdi? Kimler getirdi? Ben bu soruyu sorunca bizi hemen suçluyorlar “Vay efendim, bunu niye söylediniz?” Ben bunu söylemeyeceğim de kim söyleyecek? Ben bunu dile getirmeyeceğim de kim dile getirecek? Bu ülkenin bekasından sadece ben değil, herkes sorumlu.

İSTİHBARATI ÇÖKEN BİR ÜLKEDE TERÖRLE MÜCADELE YAPILMAZ
Terör, terörün amacı, teröristin amacı bellidir; toplumda yılgınlık yaratmaktır terörün amacı, korku yaratmaktır; baskıyla, korkuyla, acıyla, kanla, gözyaşıyla istediklerini siyasal iktidara dikte ettirmektir, bir topluma dikte ettirmektir. O nedenle söyledik, hep söyledik, yine söylüyorum: Gerekçesi ne olursa olsun, nereden gelirse, kimden gelirse gelsin bu ülkenin bütün vatandaşları yediden yetmişe terör karşısında onurlu bir tavır takınmak zorundadırlar. Hep birlikte terörü lanetlemek ve kınamak zorundayız. Teröre karşı bizden ne isteniyorsa -dedik kendilerine- vermeye hazırız, açık çek verdik size. Siz devleti yönetiyorsunuz. Bizden bir şey isteyip vermediysek, gelin bizi suçlayın. “Ben terörü engelleyecektim CHP şuna engel oldu.” Neye engel olduk biz? Biz sizden sadece bir şey istiyoruz; bu memlekette huzur istiyoruz, bu ülkede barışı istiyoruz, bu ülkede analar ağlamasın istiyoruz. Bu ülkenin caddelerinde, sokaklarında bütün vatandaşlarımız huzur içinde gezsin istiyoruz, istediğimiz bu. Bu, bizim, hepimizin ortak paydası olmak zorunda. Eğer mücadeleyse her türlü mücadeleyi vermeye de hazırız. Terör konusunda mücadele ciddi bir iştir. İstihbaratı çöken bir ülkede terörle mücadele yapılmaz. Ciddi ve güçlü bir istihbarat örgütünüzün olması lazım.

TERÖRLE MÜCADELEDE EN ETKİLİ YOL, TERÖRÜN FİNANSMAN KAYNAKLARINI KESMEKTİR
Sadece o yetmez, aynı zamanda teröre karşı olan diğer istihbarat örgütleriyle de sıcak, yakın ilişki kurmak gerekiyor. Çünkü terörün, sadece yurt içinde olan bir olay değil, yurt dışı kaynakları var. Terörle mücadelede en etkili yol, terörün finansman kaynaklarını kesmektir. 3 bin, 5 bin kişiyi besleyen bir terör örgütünün, hiç mi merak etmiyorlar, bunların paraları nerelerden geliyor? Hiç mi üzerinde durmuyorlar, bunlar hangi kaynaklardan besleniyorlar? Bir devletin yapılanmasında bu sorular sorulmuyorsa, terörle mücadele edilemez. Terörle mücadele akıl işidir, bilgi işidir, birikim işidir, deneyim işidir ve en önemlisi liyakat işidir. Siz devlette liyakati tamamen çökertirseniz terörle mücadele edemezsiniz. Türkiye’de geldiğimiz nokta budur değerli arkadaşlarım.



ELİNİZDE BENZİN BİDONU İLE GİDERSENİZ, YANGIN EVİNİZE DE SIÇRAR
Terörle mücadelede ayrıca dış politikaya da dikkat etmek zorundasınız. Komşunuzda yangın varsa, elinizde benzin bidonuyla giderseniz terörü önleyemezsiniz. Hiç kimse unutmasın, o yangın sizin evinize de sıçrar. Bugün geldiğimiz nokta budur. Siz terörle mücadele edecekseniz terör örgütünün üyesi saydığınız kişileri Ankara’ya davet etmeyeceksiniz, ayağına kırmızı halı sermeyeceksiniz. Bunu yaptığınız andan itibaren terör örgütü dediğiniz örgütü meşrulaştırmış olursunuz. Terörle mücadele edecekseniz, devletin yani meşru bir organı gayrimeşru bir organla yani terör örgütüyle muhatap kılmayacaksınız, masaya oturmayacaksınız. Oslo’da masaya oturdunuz, Habur’da masaya oturdunuz, terör örgütünün ayağına hâkimleri, savcıları götürdünüz. İmralı’da masalar kurdunuz. Defalarca söyledik, bu yol yol değildir; bu yolla terör önlenmez dedik. Bize dediler ki “Susun kardeşim, biz önleyeceğiz bunu.” Şunu söyledim: “Bu yolla dahi önleseniz önce gelip ben sizi tebrik edeceğim” ama önleyemediler. Faturayı kim ödüyor? Bu Ankara’da iktidar olan beylerin çocukları mı ödüyor? Hiçbirisi askere bile gitmiyor onların. Bu ülkenin gariban Anadolu vatandaşlarının çocukları askere gidiyor. Babalar, gencecik, fidan gibi çocuklarını mezara veriyorlar. Bunun üzerinde hepimizin durması lazım. Vicdanım sızlıyor, emin olun vicdanım sızlıyor. Böyle bir devlet yönetimi olamaz.

HİÇ KİMSE “SİYASİ SORUMLULUK BANA AİTTİR, GÖREVİ BIRAKIYORUM” DEMEDİ
2002’de terörsüz bir Türkiye devralacaksın, on dört yılda Türkiye’yi bir terör batağının içine bırakacaksın. Böyle devlet yönetimi dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur. Bakın altını çiziyorum, dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur. Nasıl oluyor bunlar? Yüzlerce insanımız hayatını kaybetti, yüzlerce değerli arkadaşlarım. Bakın rakamı da vereyim. 20 Temmuzdan bu yana 843 güvenlik görevlimiz şehit oldu. Siyasi sorumlusu kim bunların? Bir Allah’ın kulu çıkıp “ya bu işin siyasi sorumluluğu bana aittir. Ben önleyemedim ve bu nedenle görevi bırakıyorum” dedi mi? Demedi. Niye demiyor? Peki, bu işin sorumlusu kim? Bakkal mı? Manav mı? Sanayici mi? Ülkeyi yönetendir dünyanın her tarafında bu işin sorumluları. Ama hiç kimse sorumlu kalmıyor. Yeri zamanı geliyor, havuz medyası koro hâlinde CHP’yi suçluyor “Sorumlu sizsiniz.” Sanıyorlar ki on dört yıldır Türkiye’yi biz yönetiyoruz, o beyefendiler de muhalefette. Allah akıl fikir versin bunlara, anlamakta gerçekten zorlanıyorum.

TERÖRÜ ÖNLEYECEKSENİZ RADİKAL CİHATÇI GRUPLARA KUCAK AÇMAYACAKSINIZ
Değerli arkadaşlarım, terörü önleyecekseniz radikal cihatçı gruplara kucak açmayacaksınız, onlara silah göndermeyeceksiniz, onları korumayacaksınız, onların arkasında durmayacaksınız; durursanız terör batağı içinde bir Türkiye tablosuyla karşı karşıya kalırız.

KİMSE YOK, NİYE CANLI YAKALAMIYORSUN?
Bakın dün akşam, Rusya’nın Büyükelçisi, hain bir saldırıyla hayatını kaybetti. Yakışmıyor Türkiye’ye, yakışmıyor. Öldüren kişinin bir polis olması ayrıca üzerinde durmamız gereken bir noktadır. O kişinin canlı yakalanmayıp da öldürülmesi yine ayrıca üzerinde durmamız gereken bir noktadır. Kimse yok, niye canlı yakalamıyorsun? Kaldı ki bu saygıdeğer büyükelçi, Türkiye ile Rusya’nın ilişkilerinin düzelmesi için olağanüstü çaba harcayan bir büyükelçiydi. “Uçak krizini karşılıklı giderelim” diye çaba harcayan birisiydi. Kendisine ve Rus halkına taziyelerimizi ve başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz. Hiçbir yabancının kendi ülkemizde bir suikasta kurban gitmesini istemiyoruz.

YETERİ KADAR KORUYAMIYORSAK, CİDDİ BİR SORUN VAR
Onları korumak, Türkiye Cumhuriyeti’nin şerefidir. Yeteri kadar koruyamıyorsak, ciddi bir sorun var. Sorun, onu öldürenden çok onu azmettirenleri bulmamız gerekiyor. Kim azmettirdi, kim silahı verdi, kim söyledi fotoğraflara bakın, arkasında duruyor, büyük bir kararlılıkla duruyor. Silahı çekiyor, sloganlar atıyor, vurduktan sonra yere düşen büyükelçiyi ayrıca kurşunluyor. Böyle bir tablo bu ülkenin vatandaşlarının hak ettiği bir tablo değil. Şiddetle kınıyoruz böyle bir tabloyu ve Hükümet yetkililerine de sesleniyoruz: Bunun faillerini mutlaka bulun, yargının önüne çıkarın. Ne kadar çıkarırlar bilmiyorum.



AZMETTİRENLER BULUNMALI
Geçen hafta Necip Hablemitoğlu’nun anma gecesi vardı, Parlamentodaki bütçe görüşmeleri nedeniyle katılamadım. Hablemitoğlu da faili meçhul bir cinayete kurban gitti tıpkı Uğur Mumcu gibi, tıpkı Ahmet Taner Kışlalı gibi. Failleri bulmak gerekiyor. Dosya yeniden açılıyor. Düne kadar niye kapalıydı da dosyayı şimdi yeniden açıyorsunuz? Açılmalı, failler bulunmalı, azmettirenler bulunmalı.

146 GAZETECİ HAPİSTEYDİ, OLDU 147
Biz bütün bunları konuşurken, bütün bunları düşünürken bir gazeteci daha hapse atıldı, Hüsnü Mahalli. Televizyonlarda program yapan, yazılar yazan bir gazeteci Hüsnü Mahalli. Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin düzelmesini çok arzu eden bir gazeteci ve sağlık sorunu olan bir gazeteci. Çağırıyorsunuz, saatlerce, günlerce bekletiyorsunuz sonra tutuklanmasına karar veriyorsunuz. Ama tutuklarken ilk tutuklama, gözaltına alma kararını tutuklama aşamasında değiştiriyorsunuz -çünkü ona göre tutuklanamıyor- ve hâkim tutukluyor. Yargıcın namusu adaletli davranmaktan geçer değerli arkadaşlarım, adaletli davranmaktan geçer. Siyasi iktidarın sopası konumuna gelen, onun emrini yerine getiren kişilere hâkim denmez, onlar hâkim değillerdir, yargıç değillerdir. Dolayısıyla, hepimizin bu konuda duyarlı olması lazım. Eline silah mı aldı, birisini mi vurdu? Gazeteci, elinde kalemi var. 146 gazeteci hapisteydi, oldu 147. Dünyada hapishanelerinde en çok gazeteci olan ülkeyiz. Biz bunları görüşüyoruz, bunları tartışıyoruz ama bu Ankara’daki beylerin niyetleri farklı, amaçları da farklı. Bütün bu olayları görmezlikten geliyorlar.

20 TEMMUZDA BİR ÜÇÜNCÜ DARBE SÜRECİ BAŞLADI
Onların bir tek derdi var, nasıl biz birisini başkan yapacağız? Bütün dertleri bunun üzerine kurulu. Bakın 2016 yılında üç darbe oldu. Birincisi, 4 Mayıs 2016 darbesi. Yüzde 49,5 oy alan Ahmet Davutoğlu, Başbakan Saray’a davet edildi, elinden istifa dilekçesi alındı kapının önüne konuldu. Bu, demokrasi darbesi değil de nedir arkadaşlar? Başarısızsa anlarım, birileri istedi diye AKP’den ben onu da anlarım, genel kurul üyeleri imza topladılar, ‘genel başkanları değişecek’ dediler, onu da anlarım. Bir kişi çağırıyor Saray’a, davet ediyor “Gel buraya, istifa edeceksin.” diyor. Dilekçeyi koyuyorlar ve istifa ediyor. Bu mudur demokrasi? Sonra? 15 Temmuz darbesi, darbe girişimi. Başarıya ulaşmadı, hep birlikte mücadele ettiğimiz için başarıya ulaşmadı. Bu ülkenin yediden yetmişe her yurttaşı darbeye karşı çıktığı için başarıya ulaşamadı. Ama birisi çıktı dedi ki “Bu darbe girişimi Allah’ın bir lütfudur” dedi. 20 Temmuzda bir üçüncü darbe süreci başladı, OHAL ilan edildi. Bir üçüncü darbe girişimi süreci başladı. Ne oldu? OHAL’ye yetkiyi Bakanlar Kuruluna aldılar, Parlamento tümüyle devre dışı bırakıldı. On binlerce memurun işine son verdiler. On binlerce memuru, öğretmeni, akademisyenin ya işine son verdiler ya da açığa aldılar. Gazetecileri hapse attılar.

TÜRKİYE’Yİ GAYRİMİLLİ BİR SÜRECİN İÇİNE SOKTULAR
Değerli arkadaşlarım, yüzyıllık kurumları kapattılar; askeri okulları, askeri hastaneleri kapattılar. Herkes tarihiyle övünür, biz tarihimizi yok ederek bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Metehan’dan bu yana gelen ordudaki emir-komuta zincirini yerle bir ettiler. Diyorlar ya “Yerli ve milli” Ne yerli ne milli, gayrimilli bir sürecin içine Türkiye’yi soktular, gayrimilli bir sürecin içine. Her darbecinin bir amacı vardır. Her darbeci geleceğini güvence altına almak ister. Geleceğini güvence altına alacak hukuk normu Anayasadadır. Açın 12 Martı, açın 12 Eylül darbecilerine bakın, darbe sonrası düzenlenen bütün anayasalarda darbeciler özel olarak koruma altına alınmıştır. 20 Temmuz darbesinden sonra şimdi başkanlık uygulamasıyla 20 Temmuz darbecileri güvence altına alınıyorlar, teminat altına alınıyorlar. Nasıl teminat altına alınıyorlar, onu kısaca izah edeyim.

ON DÖRT YILDA PARLAMENTODAN İSTEYİP DE GEÇİREMEDİKLERİ HANGİ KANUN VAR?
Diyorlar ki “Biz başkanlık sistemi getiriyoruz, partili cumhurbaşkanlığı sistemi getiriyoruz. Rejim değişikliği yapmıyoruz, sistem değişikliği yapıyoruz” diyorlar. Yapılan, bal gibi rejim değişikliğidir, parlamenter demokratik sistemi kaldırıp dikta yönetimine uygun bir sistem getiriyorlar, bir rejim getiriyorlar. Her şey bir kişinin iki dudağına bağlı, bir diktatöre bağlı; diktatör ne diyorsa kesinlikle o olacak. Anayasa değişikliklerine bakıyorum… Önce şu soruyu bütün vatandaşlarımın kendisine sormasını istirham ediyorum: Allah aşkına, on dört yıldır tek başına hükümetler. On dört yılda Parlamentodan isteyip de geçiremedikleri hangi kanun var? On dört yılda, biz bunu yapmak istiyoruz deyip de yapamadıkları ne var? Her şeyi yaptılar. Peki, her şeyi yapıyorsanız, Parlamentoda tek başına iktidarsanız, çoğunluğunuz varsa neden demokratik parlamenter rejimden vazgeçip de bir dikta yönetimine Parlamentoyu teslim ediyorsunuz? Vatandaşım diyebilir ki, bu dikta yönetiminden siz neyi kastediyorsunuz? Açıklayayım değerli arkadaşlar.

NE DARBE NE DİKTA, YAŞASIN TAM DEMOKRASİ
Önce şu bilgiyi vereyim: 16 Temmuz darbeden hemen bir gün sonra Türkiye Büyük Millet Meclisinde dört partinin ortak imzasıyla bir bildiri yayınlandı artı Meclis Başkanının da imzasıyla. Demokratik parlamenter sisteme vurgu yapıldı. Aynı gün yaptığım konuşmada, demokratik parlamenter sistemin ne kadar önemli olduğunu ve darbeyi nasıl savurduğunu açıkladım. 7 Ağustos Yenikapı’da yine demokratik parlamenter sisteme vurgu yaparak demokratik parlamenter sistemin öneminin altını çizdim ve orada şunu söyledim aynen: “Ne darbe ne dikta, yaşasın tam demokrasi.” Aynı şeyi yine söylüyorum, ne darbe ne dikta, yaşasın tam demokrasi.



SEN DİKTATÖR OLURSUN KARDEŞİM, BAŞKA BİR ŞEY OLAMAZSIN
Dikta rejimiyle neyi getirmek istiyorlar? Bir kişi yetkili olacak diyorlar. Cumhurbaşkanı, partili cumhurbaşkanı. Ne olacak partili cumhurbaşkanı? Aynı zamanda partinin genel başkanı olacak. Partinin genel başkanı olunca ne oluyor? “Seçimlerde bizim partinin milletvekillerini ben seçeceğim” diyor. Düne kadar o seçiyordu, “Şimdi de ben seçeceğim” diyor. Başka birisi milletvekillerini seçmesin. Partili cumhurbaşkanı kendi partisinin milletvekillerini seçecek. Sonra? Seçim propagandalarına ben katılacağım diyor. Çıkacak meydan meydan gezecek; biz bir taraftan gezeceğiz, o bir taraftan gezecek. Biz partinin genel başkanı olacağız, o hem cumhurbaşkanı hem partinin genel başkanı olacak. Devletin bütün imkânlarını aynı zamanda kullanacak. Sonra? Seçimden sonrada Meclise gelecek, ben tarafsız cumhurbaşkanı olacağım diye namusu ve şerefi üzerine ant içecek çünkü o maddeyi değiştirmiyorlar “Tarafsız olacağım” diyor. Ya Allah aşkına, bir adam aklını peynir ekmekle yememişse tarafsız olmadığı belli. Milletvekilleri yemin ederler, tarafsız davranacağım diye bir cümle yoktur orada. Neden? Her milletvekili bir partidendir, bir partinin üyesidir. Başbakan “Tarafsız olurum” diyebilir mi? Ben diyebilir miyim? Bahçeli diyebilir mi? Demirtaş diyebilir mi? Bunların hiçbirisi diyemez çünkü her birimiz bir partinin programını uygulamak üzere seçime giriyoruz. Cumhurbaşkanlığı makamı devletin sigortasıdır, devletin uyumlu çalışmasını sağlar. Adı Cumhur, cumhurun başkanı, şimdi cumhurun değil, ben partinin başkanı olacağım diyor. Sen partinin başkanı olursan cumhurbaşkanı olamazsın. Partinin başkanı cumhurbaşkanı, tepede sen diktatör olursun kardeşim, başka bir şey olamazsın, bu kadar açık.

BİZE SATAMAZLAR AMA BAHÇELİ’YE SATTILAR
Bir şey daha: Seçim propagandalarına katılıyor ama yargıyı da kontrol ediyor. Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinin 12’sini ben atayacağım diyor. İnsaf ya! 15 üyenin 12’sini cumhurbaşkanı atayacak. Sonra da cumhurbaşkanı diyor ki “Ben de gidip orada yargılanacağım.” Senin arkadaşların orada, sana kim ceza kesecek? Hepsi görmeyecek seni, görmezden gelecek. Anayasayı kontrol ediyor, Anayasa Mahkemesini kontrol ediyor, Hâkimler, Savcılar Yüksek Kurulunu da kontrol ediyor. Oranın yargıçlarının 12’den 6’sını cumhurbaşkanı belirliyor. Diğerlerini de Mecliste çoğunluğu olan kendi milletvekilleri belirleyecek. Sonra yargı bağımsızdır diye bize satmaya kalkacaklar. Bize satamazlar ama Bahçeli’ye sattılar, bize satamazlar. Biz, halkın çıkarlarını, bu ülkenin çıkarlarını hiçbir ayrım yapmadan, hiçbir siyasi ayrım yapmadan savunmak zorundayız. Hiçbir ayrım yapmadan vatandaşın çıkarlarını sonuna kadar korumak zorundayız.

“HÂKİMİYET KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR” DİYORUZ
Ve bir şey daha: Öyle bir yetki veriliyor ki hiçbir soru sormadan, hiçbir gerekçe göstermeden Meclisi feshedebiliyor, ben Türkiye Büyük Millet Meclisini sabahleyin baktım, kalktım ya, gece kötü bir rüya gördük, ben bu Meclisi feshedeceğim. Feshedebilir. Hiçbir gerekçe yok. Size tarihten bir örnek vereceğim değerli arkadaşlarım. Mustafa Kemal Atatürk’e bu yetki verilmemiştir. 1924 yılında Anayasa görüşmelerinde böyle bir madde vardır, Mustafa Kemal Atatürk’ün Meclisi feshetme yetkisi vardır. Bu uzun uzun tartışılır. Saruhan Mebusu Reşat Bey kürsüye çıkar, şöyle der: “Gazi Paşa hazretleri katiyen emin olsunlar ki millet yine kendi tabir ve tavsiyeleriyle veçhile hâkimiyetinden bir zerresini ismi ve makamı ne olursa olsun ve kim olursa olsun hiçbir makama, ferde tevdi ve teslim etmeyecektir” diyor. Mustafa Kemal’in önünde Mustafa Kemal Atatürk’e söylüyor. “Hâkimiyet bilakayduşart milletinse bu Parlamento milleti temsil ediyor. Bu parlamentoyu feshetme yetkisini sana vermeyeceğiz” diyor. Sadece o mu? Hayır. Mahmut Esat Bozkurt. “Dünyanın hangi köşesinde hangi devlet teşkilatında hâkimiyetin kayıtsız şartsız milletin olduğu anlayışının tecellisi Meclis feshedilebilmektedir? Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyoruz, sonra bu kadar büyük bir kuvveti Cumhurbaşkanı feshedebilmektedir. Ve şöyle devam ediyor: “Efendiler, Türk milletinin mukadderatını can, kan, mal pahasına, yangın pahasına hâkimiyetini kurtaran bir milletin mukadderatını inkılabın başlangıcından dört-beş sene geçmeden mutlak idarede bile olmayan bir sisteme terk edemeyiz” diyor, karşı çıkıyor “Yapamazsınız bunu” diyor. “Mustafa Kemal Atatürk bile olsa milletin iradesini veremeyiz bir kişiye” diyor.

DİKTATÖRE TBMM’Yİ FESİH YETKİSİ VERİLİYOR, VERMEYECEĞİZ
Şükrü Saraçoğlu, genç bir milletvekili “Bize tarih, hukuk, ihtilal açıkça gösteriyor ki bugün Millet Meclisinin kişiliğinde toplanmış haklarından hiçbir şey geriye dönemez.” Oylama yapılıyor, 127 oyla reddediliyor arkadaşlar. Kurucu Meclisin, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurucu meclisinin, Kurtuluş Savaşını yöneten Meclisin yani Gazi Meclisin tavrına bakınız “Bir kişiye ben Meclisi feshetme yetkisi vermem” diyor. “İstersen Mustafa Kemal Atatürk olsun, burada milletin iradesi vardır” diyor. Şimdi, tarihi unuttuk, tarihi birikimi de unuttuk, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ne anlama geldiğini de unuttuk, nasıl kurulduğunu da unuttuk, Kurtuluş Savaşını nasıl yönettiğini de unuttuk, bir diktatöre Türkiye Büyük Millet Meclisini fesih yetkisi veriyoruz. Vermeyeceğiz arkadaşlar, vermeyeceğiz.

Bu yetmiyor, kararname çıkarma yetkisi veriyorlar Cumhurbaşkanına. Nedir kararname çıkarma yetkisi? Kanun yani parlamentonun yetkisini oraya alıyorlar. Devleti yeniden yapılandırabilir. Mesela bir sabah kalkar, Maliye Bakanına kızmıştır, Maliye Bakanlığını kapattım, seni de görevden aldım, yerine finans bakanlığı kuruyorum diyecek, bir kararnameyle, Resmî Gazetede yayımlanacak bitecek. BDDK’yı kapattım. İhale yapıyorum, İhale Kanununu değiştirecek, bundan sonra ihaleleri böyle yapacağız diyecek. Ben iş adamlarını davet edeceğim, ihaleyi ben vereceğim, ihaleyi kime vereceğimi ben kanuna koyacak, kararnameye koyacak. Sonra? Devlet dairelerini yeniden düzenleyecek. Kim müsteşar olacak, o belirleyecek; kim genel müdür olacak, o belirleyecek; devlet memuru nasıl olacak, o belirleyecek; büyükelçi, vali, hâkim, kaymakamı o belirleyecek, devleti bir kişiye teslim edeceğiz. Bunları kim belirliyordu? Türkiye Büyük Millet Meclisi. Şimdi kim belirleyecek? Bir diktatör belirleyecek. İzin vermeyeceğiz arkadaşlar, izin vermeyeceğiz.

Bir bakan yolsuzluk yaptı, gensoru veriliyor, Türkiye Büyük Millet Meclisinde düşürülebiliyor. Gensoru da verilmeyecek. Niye verilsin ki, ayakkabı kutularına sahip olanlar onlar, onun şimdi Anayasal altyapısını hazırlıyorlar, kimse gensoru verip bunları düşürmesin diye.

Değerli arkadaşlarım, peki, yeni hükümet kuruldu- başbakan yok, bakanlar kurulu yok- Türkiye Büyük Millet Meclisinden güvenoyu istemeyecek. “Gerek yok Meclisi, ne gerek var bu Meclise” diyorlar. “Aciz, bir şey üretemeyen bir Meclis burası” diyorlar. “Ben yapıyorum her şeyi” Bakın, Hâkimler, Savcılar Yüksek Kurulundaki “Yüksek” lafından alerji duyuyorlar, kaldırdılar onu, Hâkimler, Savcılar Kurulu oldu. Diyor ya “Benden yüksek kim olabilir, ben yükseği kullanabilirim. Kim halt edip de yükseği kullanabilir?” Türkiye Büyük Millet Meclisi, herhâlde “Büyük” lafını da kaldıracaklar. Türkiye’yi de kaldırın “Aciz Millet Meclisi” deyin, o zaman biz de diyelim ki bunlar asıl amaçlarını yazarak da gerçekleştirmek istiyorlar, bunu söyleyebiliriz.



DEVLET BAHÇELİ’NİN KULAĞINDA KÜPE OLSUN BU LAFIM
Birden fazla ili kapsayan bölgesel yönetimler kurabilecek, bir kararnameyle birden fazla ili kapsayan bölgesel yönetimler kurabilecek. Sayın Devlet Bahçeli’nin kulağında küpe olsun bu lafım, başka bir şey demiyorum.

Başkomutanlık yetkisini de alıyorlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi adına başkomutanlığı temsil eder diyor, Türkiye Büyük Millet Meclisin siliyorlar oradan, başkomutanlık yetkisi alacak. Siz, Ulusal Kurtuluş Savaşı ile Milli Mücadele Savaşı ile elde ettiğiniz bir yetkiyi, elde ettiğiniz bir gücü, kimseye vermediğiniz, Mustafa Kemal Atatürk’e bile üç ay süreyle başkomutanlık yetkisi veriyorsunuz, buna “ömür boyu sen gel başkomutan ol” diyorlar. Olmaz arkadaşlar.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ BİRİLERİNE TESLİM EDİLEMEZ
Değerli arkadaşlarım, bugün bu Anayasa değişikliği Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Komisyonunda görüşülecek. Arkadaşlarımıza şunu söyledik: Hiçbir değişiklik önergesi vermeyeceksiniz, verdiğiniz her önerge bunu meşrulaştırır, hiçbir önerge verilmeyecek. Tarihe not düşmek için ne gerekiyorsa söyleyeceksiniz. Ta Milli Mücadeleden başlayacaksınız. “Yerli ve milli” diyorlar. Ne yerlidir ne millidir, gayrimillidir bu. Yüz kırk yıllık Parlamento deneyimini çöp sepetine atıyorlar. Hangi milliden bahsediyorsun sen, hangi yerliden bahsediyorsun? Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir dikta yönetimi yoktur, ilk kez bizde olacak. Her şeye hâkim, her şeyi bilen, hiç kimseye sormayan, danışmayan; akşam yatıp sabah karar değiştiren. Bir de düşünün, öyle bir diktatörünüz var ki herkes kandırıyor; PKK kandırıyor, IŞİD kandırıyor, FETÖ kandırıyor. Yarın başka birisi gelip kandırırsa ne olacak bu memleketin hâli? Kandırdılar ne hâle geldik. Kendi darbelerine Anayasal statü kazandırmak istiyorlar. Size sözüm söz, buna izin vermeyeceğiz değerli arkadaşlarım.

Bu sorun, kimse sanmasın ki CHP’nin sorunudur ya da Cumhuriyet Halk Partililerin sorunudur. Bu sorun, Türkiye’de yaşayan hangi siyasi partiden olursa olsun, hangi kimlikten olursa olsun, eğitim düzeyi ne olursa olsun, kadın olsun erkek olsun hepimizin ortak sorunudur. Dolayısıyla hepimiz, bu mücadeleye omuz vermek zorundayız, bu mücadeleye katkı vermek zorundayız. Türkiye Cumhuriyeti birilerine teslim edilemez. Türkiye Cumhuriyeti el kaldırıp indirerek rejim değişikliği yapılacak bir ülke de değildir. Herkes aklını başına alsın, bu kadar net bu kadar açık konuşuyorum. Bizim kendi ülkemizin Parlamenter demokratik sistemin taçlandırılması gerekirken, demokrasinin güçlendirilmesi gerekirken yok edilmesini kabul edemeyiz. Bir tanım var bizim “Havuz medyası” deriz. Para aktarılan, kamu bankalarının reklamlarıyla geçinen, sıkıştığı zaman kamu bankasının genel müdürüne telefon edip “Oğlum 2 milyon lira gönder” diyen havuz medyası var. Şimdi bir de havuz akademisyenleri var. Havuz akademisyenlerinin özelliği şu: Daha Anayasayı bile okumadan televizyonlara çıkıp “Efendim, Parlamentonun yetkisi daha güçlü hâle geliyor, Parlamento daha güçleniyor” diye televizyonlarda konuşmalar. Ben merak ediyorum, ya hiçbir şey okumadıysanız Allah aşkına, Burhan Kuzu’nun kitabını okuyun, o kitabı okuyun bari, orada ne yazıyor bari onu dillendirin. Bu kadar kalemini satan, iradesini satan, bilgisini satan insanlara başka bir ülkede rastlamadım. Böyle bir şey. Onlara da biz “Havuz akademisyenleri” diyoruz. Havuzdan, büyük bir ihtimalle, onlar da besleniyorlar. Televizyon kanallarına telefon ediliyor “Bu kişileri çıkarın televizyonlara” diye. Milletin kafasını karıştırmak için.

Bu anayasa değişikliği geçerse ne olur?


Bir: Anayasa ile bir diktatörlük yaratırız. Her şeye dokunan ama kendisine dokunulmayan bir diktatör ortaya çıkar.
İki: Demokratik rejimden tamamen ayrılıp otoriter bir rejime Türkiye teslim edilir.
Üç: Hiçbir vatandaşın can, mal ve hukuk güvenliği kalmaz. Her kişi, kurum ve kuruluş tek bir kişinin, bir diktatörün vicdanına terk edilir.
Dört: Yönetimi denetleyecek hiçbir güç kalmaz. Devlet yönetiminde ve ülkede zorbalık hâkim olur.
Beş: Bir kişi hem hükümet hem meclis hem mahkeme olur; Yasama, yürütme ve yargı bir elde toplanır.
Altı: Etkisiz, yetkisiz, aciz ve sembolik bir Meclis ortaya çıkar.
Yedi: Meclisi mezara demokrasiyi tarihe gömeriz. Buna izin verecek miyiz? İzin verecek miyiz? Elbette izin vermeyeceğiz, bunun mücadelesini yapacağız. Her yerde söyledim, yine söylüyorum: Eğer bir yerde Cumhuriyet Halk Partisi varsa orada Milli Kurtuluşçular vardır. Hiç kimse endişe etmesin, mücadelemiz devam edecektir, mücadelemizi sürdüreceğiz. Önce tarihe not düşeceğiz, bugünden başlayarak not düşeceğiz.

Hepinize en içten selamlarımı, saygılarımı sunuyorum.