17.10.2017
6328
Yazı Boyutu: A- A+

CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, TBMM CHP GRUP TOPLANTISINDA KONUŞTU (17 EKİM 2017)

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:


Efendim hepiniz hoş geldiniz, onur verdiniz, gurur verdiniz.

DENİZ BAYKAL KARARLILIĞIN, DEMOKRASİYE BAĞLILIĞIN İSMİDİR

Gündemimiz çok yoğun, önceki Genel Başkanımız Sayın Deniz Baykal hastanede yatıyor. Bütün dualarımız Sayın Baykal’la birlikte. Bu sabah yeni bir ameliyat geçirdi, sağlık durumunun iyi olduğunu arkadaşlarımız ifade ettiler. Çok sayıda hekim arkadaşımız şu anda hastanede Deniz Beyle birlikteler.

Deniz Baykal bir kararlılığın ismidir, demokrasiye bağlılığın ismidir Deniz Baykal. Deniz Baykal askeri darbe dönemlerinde bile hapse girerken, demokrasiyi katıksız savunmuş bir liderdir. O nedenle hem Türkiye’nin hem bizim Deniz Baykal’a borcumuz vardır. Deniz Baykal Türkiye’yi demokrasiye taşıyan isimlerden birisidir.

Bu arada hekim arkadaşlara da yürekten teşekkürlerimizi sunmak isterim. Gerçekten olağanüstü bir çaba gösteriyorlar, ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Dediğim gibi bütün dualarımız Deniz Beyle birlikte. İnşallah kısa sürede sağlığına kavuşur ve aramıza gelir. Onu özledik, kısa bir süre de olsa inşallah sağlığına kavuşacak ve bizimle birlikte olmaya devam edecektir. 

ENİS BERBEROĞLU’NA OLMAYAN BİR SUÇTAN CEZA KESİLDİ

Değerli arkadaşlarım, Enis Berberoğlu milletvekili arkadaşımız, İstanbul milletvekili, geçmişi başarılarla dolu olan bir milletvekili. Önemli bir gazeteci, Türkiye’nin en önemli gazetesini uzun süre yöneten genel yayın yönetmenliğini yapan bir arkadaşımız. Olmayan bir suçtan ceza kesildi kendisine, olmayan bir suçtan casusluk iddiasıyla karşı karşıya kaldı. Ömür boyu hapse mahkûm edildi. 25 yıl hapiste yatsın diye kararlar verildi. Bir üst mahkeme bütün bunların tamamını bozdu. Bozdu, ama kendisi yine hapiste. Merak ettiğim şu: Bozulmuş kararın tutukluluğu olur mu? Bozulmuş karar. O zaman bu tutukluluğun olmaması gerekiyor.

Avukat arkadaşlar başvurdular serbest bırakılması için, ama bu arada kendisi hastaneye yattı ve bir ameliyat geçirdi. Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak Enis Berberoğlu’na geçmiş olsun dileklerimizi Ankara’dan Türkiye Büyük Millet Meclisinden gönderiyoruz kendisine.

ADALETİ SAĞLAMAK BENİM DEĞİL YARGININ GÖREVİDİR

Bu arada şunu da ifade etmek isterim değerli arkadaşlarım, yargının adalet bağlamında ciddi bir ivme kaydettiğini biliyoruz. Adalete olan güvenin süratle düştüğünü de görüyoruz. Bunu ben söylemiyorum, yargı camiasının tepesinde olan saygıdeğer yargıçlar söylüyorlar. Yargıyı yeniden ayağa kaldırmak, onurunu ve itibarını korumak bizden çok yargının görevidir. Eğer olmayan bir suçtan bir kişi hâlâ hapisteyse, onu dışarı çıkarmak benim değil yargının görevidir. Adaleti sağlamak benim değil, yargının görevidir. Yargı adaletli olduğu sürece, adalet dağıttığı sürece, vicdanıyla ve hukukun üstünlüğüyle hareket ettiği sürece biz adaleti ve adaleti dağıtanları baş tacı etmek zorundayız. Çünkü adaletin olmadığı bir yerde devletin olmadığını hepimiz biliyoruz.

ANAYASA MAHKEMESİNE BÜYÜK GÖREVLER DÜŞÜYOR

O halde üzerine düşen görevi umarım kısa süre içinde adalet kurumu yerine getirmiş olur. Bu bağlamda en üst yargı organlarından birisi olan Anayasa Mahkemesine büyük görevler düşüyor. Anayasa Mahkemesi bu ülkenin teminatıdır, tıpkı Yargıtay tıpkı Danıştay gibi. Adalet dağıtılacaksa, dağıttığı adalet nedeniyle dünyada yankı uyandıracaksa, bu yankıyı uyandırması gereken adaletsizliğin olduğu bir yerde adalet kurumudur ve onun başındaki yöneticilerdir, yani yargıçlardır. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin AİHM kararı çıkmadan önce adaleti dağıtması lazım. Artık görev büyük ölçüde yargının elindedir. Yargı adaleti dağıttığı sürece toplumda kaybettiği itibarı kısa süre içinde kazanacaktır ve hep birlikte emin olun adalet yerini bulduğu zaman, hep birlikte şunu söyleyeceğiz: Bu ülkede adalet vardır. Bunu şimdi söyleyemiyoruz, ama bu ülkede adaletin er geç geleceğine yürekten inanıyorum.

Getireceğiz, hakkı da hukuku da adaleti de bu ülkeye getireceğiz. Eğer her birimiz, yani 80 milyon her birimiz, yani evlatlarımızla birlikte, babalarımız ve dedelerimizle birlikte adaleti hakkı ve hukuku savunduğumuz zaman, bu ülkeye er geç adalet de gelecektir, hak da gelecektir, hukuk da gelecektir. Sorun gecikmesinde. Çünkü geciken adalet, en büyük adaletsizliktir. Masum insanların hapiste olması, bizim içimize sindiremediğimiz bir tablodur. O açıdan yargıya büyük görevler düşüyor. Umarım Anayasa Mahkemesi kısa süre içinde, daha önce verdiği kararların arkasında durur ve kararını verir. Bu sadece bizim değil, bütün aydınların, bütün vicdan sahibi yurttaşların beklediği bir tablodur. Bu tabloyu bekliyoruz.

ÖNCE SEN AĞZINI BİR YIKA, ONDAN SONRA ECEVİT’İ AĞZINA AL

Değerli arkadaşlarım, siyaset kurumunda az önce Deniz Bey’den söz ettik. Deniz Bey Türk siyasetinin önemli isimlerinden birisidir. Adaleti savunmuştur, demokrasiyi savunmuştur ve hep arkasında durmuştur. En zor dönemlerde bile demokrasiyi savunmuştur. Hapse girmesi çıkması hiç önemli değil, ama o bir demokrasi kahramanı olarak toplumun belleğinde yerini almıştır.

Bizim tarihimizde böyle insanlar fazladır. Bunlardan birisi de rahmetli Bülent Ecevit’tir. Bülent Ecevit gerek siyasete başladığında, gerek genel başkan olduğunda, gerekse Başbakan olduğunda ülkeyi yönettiğinde, hep halktan yana politikalar, ülkenin çıkarlarından yana politikalar oluşturmuştur. Meşhur söz ona aittir, “Ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen” diyen rahmetli Bülent Ecevit’tir.

Kıbrıs’ta soydaşlarımız katledilirken, buna tahammül edemeyen, bütün baskılara rağmen Kıbrıs’ta barışı sağlayan kişidir Bülent Ecevit. Bülent Ecevit bundan sonra Türkiye’ye uygulanan ambargo süreci içinde dik ve onurlu durmasını bilen bir kişidir Bülent Ecevit. Afyon tarlalarına, afyon üreticilerine sahip çıkmıştır. Üreticiye sahip çıkmıştır, milli olmaya özen göstermiştir. Her zaman ve her ortamda ülkenin çıkarlarını savunmuştur. Ama siz ülkenin Cumhurbaşkanlığı koltuğunda otururken Ecevit’in yaşlılığını ve hastalığını istismar ederek Ecevit’e dil uzatırsanız, sana deriz ki dur arkadaş orada, önce sen ağzını bir yıka, ondan sonra Ecevit’i ağzına al.

Hayatım boyunca kim olursa olsun, bu ülkede taş taş üstüne koşmuşsa ve ebediyete intikal etmişse, arkasından en küçük bir laf etmem, en küçük bir laf! Bunlar siyasi rakiplerimiz olabilir, bunlar devlet adamları olabilir, bunlar sıradan insanlar olabilir, ama ebediyete intikal edenlerin arkasından sadece ve sadece rahmet okunur. Hem Müslüman olacaksınız, hem öbür dünyaya ebediyete intikal etmiş insanların aleyhine konuşacaksınız. Müslümanlıkta böyle bir kural yoktur arkadaşlar, yoktur böyle bir şey.

ASKERİN BAŞINA ÇUVAL GEÇİRİLİRKEN BU BEYEFENDİ NEREDEYDİ ACABA?

Rahmetli Ecevit ne yaptı? Cebini mi doldurdu rahmetli Ecevit, köşeyi mi döndü rahmetli Ecevit, malı mı götürdü rahmetli Ecevit, devleti mi soydu rahmetli Ecevit? Onurlu ve dik durdu, halkının ülkesinin çıkarlarını sonuna kadar savundu. Bir fotoğraftan yola çıkıp onu eleştiriyorsunuz. İnsanda biraz vicdan olur, insanda biraz ahlak olur, insanda biraz tutarlılık olur, insanda biraz insan olma duygusu olur insan olma! Bir insan insanlığını kaybetmişse, bu tür bataklıklara yeri geldiğinde saplanabiliyor.

Askerin başına çuval geçirilirken bu beyefendi neredeydi acaba? Uyumuyordu, biliyordu. Gazeteciler soruyor, “Askerin başına çuval geçirildi, nota verecek misiniz?” yani en azından “Beyler bu yaptığınız ayıptır, bizim askerin başına niye çuval geçirdiniz diye bir yazı yazacak mısınız?” “Müzik notasından mı söz ediyorsunuz?” dediler. Korktu, elini dahi kaldıramadı, dilini dahi kullanamadı. Ama Ecevit’e gelince kapı gibi dili var. Çünkü niçin? Allah rahmet eylesin. 

“SENİN MİLLİYETÇİLİĞİN MANGAL MİLLİYETÇİLİĞİ”

Ege adaları, bize ait olan adalar işgal altında. Beyefendi milliyetçilik edebiyatı yapıyor. Dedim ki, “Senin milliyetçiliğin mangal milliyetçiliğidir.” Otururlar ya mangalın başında bir sürü dedikodu üretirler. Aynen öyle. Bize ait olan adalar işgal ediliyor, beyefendiden tık yok. Ama Ecevit vefat etmiş, diyor ki nasıl olsa kimse Ecevit’in hakkını savunmaz, en iyisi ben bindir Allah bindir üstüne gideyim. Yok öyle kolaycılık yok, yok öyle! Kim olursa olsun, haksızlığa uğradı mı karşısında bizi bulacaktır. Hiç kimsenin endişesi olmasın.

DELİĞE SÜPÜRÜLMESİN DİYE DANIŞMANINI AMERİKA’YA GÖNDEREN KİŞİ

Ecevit rahmetli gitti birisinin dizinin dibine mi çöreklendi? O gitmişti değil mi birisinin dizinin dibinde oturuyordu. Sen o fotoğrafını görmüyor musun? Unuttuğumuzu mu sanıyorsun o fotoğrafı? Yok öyle bir şey, yok öyle bir şey! Bir de bunun meşhur bir danışmanı vardı biliyorsunuz, fındıkçı. Bir ara araları bozuldu, gitti koşa koşa Amerika’ya gitti, “Aman bunu kullanın, sakın deliğe süpürmeyin.” Sen bu haldesin kardeşim, deliğe süpürülmesin diye danışmanını Amerika’ya gönderen kişisin sen. Sen nasıl olur da Ecevit’ten söz edersin?

KABİLE DEVLETİ YAPMAK İÇİN ÖZEL OLARAK MÜCADELE EDİYORSUN

Ve öyle bir dil kullanıyor ki, “Türkiye Cumhuriyeti kabile devleti değildir” diyor. Şunu çok iyi bileydin, Türkiye Cumhuriyeti zaten kabile devleti değil, zaten olmaz. Ama sen Türkiye Cumhuriyeti Devletini kabile devleti yapmak için özel olarak mücadele ediyorsun. Biz de sen kabile devleti yapma diye mücadele ediyoruz. 

İSRAFA, ŞAŞAAYA GÖRÜNTÜYE DÜŞKÜN OLAN DEVLETTİR KABİLE DEVLETİ

Kabile devleti ne demek? Kabile devleti, dış dinamiklerin savurduğu devlet kabile devletidir. Çünkü stratejiniz yoktur, başkalarının stratejisinin oyuncağı olursunuz. Adalet terazisi eğilip bükülmüşse, orada demokratik devlet yoktur, kabile devleti vardır. İsrafa, şaşaaya görüntüye düşkün olan devlettir kabile devleti. 1100 yataklı kendine yer yaptıracaksın, saray yaptıracaksın, yetmeyecek Marmaris’te 350 yataklı yazlık yapacaksın, sonra kalkacaksın kabile devletten söz edeceksin. Vallahi bunu yapar oralarda oturursan, bütün dünya zaten burası demokratik bir devlet değil kabile devleti diye bakacaktır. Millet aç, sen saraylarda yaşayacaksın. 1100 odalı ve oturacaksın her gece de ayrı bir odada yatacaksın. Niçin? Korkudan. Korkunun egemen olduğu bir yerde olmaz, yürümez bu işler.

Yasakların, yolsuzluğun olduğu ve 9 milyon yoksulun olduğu bir ülkede demokrasiden söz edemezsin. Bunun adı kabile devletidir. Daha acımasızını söyleyeyim size. Kabile devletinde kabilenin reisi vardır. Kabile reisi talimat verir, herkes ona uyar. Kabile reisi diyor, ‘efendim bu kanun mutlaka çıkacak Meclisten, isteseniz de istemeseniz de çıkacak…’ Kim söylüyor? Kabile reisi söylüyor. Niçin kabile reisi diyorum? Çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanından tık yok. Demiyor, ‘arkadaş burası Türkiye Büyük Millet Meclisidir, buranın iradesine hiç kimse müdahale edemez. Cumhurbaşkanlığı koltuğunda da otursa, bir partinin de genel başkanı olsa Türkiye Büyük Millet Meclisi iradesi adına söz söyleyemez’ diyemiyor.

KABİLE REİSİ SADECE KENDİ GÜVENLİĞİNİ SAĞLAMAK İÇİN MÜCADELE EDER

Sadece onlar mı? Hayır, bir de reisin burada elemanları var, adı milletvekili reisin elemanlarının, kendi partisinin milletvekili. Bunlardan hiçbirisi demiyor, ‘arkadaş tamam sen reis oldun, tamam kabile reisisin. Müsaade et bizim de bir irademiz var, bizim irademiz adına niye konuşuyorsun’ diyemiyorlar. Bunun adı kabile devletinin kabile reisi. Gelir talimat verir, bunlar da el kaldırır ve indirirler. Millet sizi buraya 19 Mayıs hareketleri yapın diye mi gönderdi? Yoksa milletin çıkarlarını savunun diye mi gönderdi?

Kabile reisi nedir? Kabile reisi sadece kendi güvenliğini sağlamak için mücadele eder. Tutturmuş, ‘efendim bizim bin 500 tane silaha ihtiyacımız var…’ Neymiş? Çok önemli silahlar. Ne için? Kabile reisini korumak için. Bu memlekette vatandaşın güvenliği kalmadı, hiç kimsenin can ve mal güvenliği yok. Ne sanayicinin, ne esnafın, ne çiftçinin, ne sokakta gezen vatandaşın, ne üniversite öğrencisinin, hiç kimsenin can ve mal güvenliği yok. Ama o kendi can ve mal güvenliğini korumak için Amerika’ya diyor ki, ‘bana bin 500 tane silah ver...’ Kime vereceğim? Korumalarıma vereceğim. Nerede olur bu? Kabile devletinde olur. Kabile devlette kabile reisini korumak için. Buna izin vermeyeceğiz arkadaşlar. O istediği kadar söylesin, izin vermeyeceğiz.

AMERİKA’DAKİ LOBİ ŞİRKETLERİNE YAKLAŞIK 77 MİLYON DOLAR ÖDENDİ

Biliyorsunuz bu kişi çok sık aldatıldığını ve kandırıldığını söylüyor, çok sık. Barzani kandırdı, FETÖ kandırdı, PKK kandırdı, IŞID kandırdı, El-Nusra kandırdı, herkes kandırıyor. Amerika’yla ilişkileri düzeltmek için dünyanın parasını verdiler oradaki lobi şirketlerine, dünyanın parasını. Hepsini çıkardık, hepsini kuruşu kuruşuna çıkardık. Kaç lira para ödemişler? Okuyorum: Lobi şirketlerine, bizim yani bu beyefendinin Amerika’yla ilişkilerini düzeltmek için ödediği paranın miktarını söylüyorum, 76 milyon 965 bin 507 Dolar, yani yaklaşık 77 milyon dolar para lobi şirketlerine ödendi. 

“LOBİ ŞİRKETLERİ DE BENİ KANDIRDI” DİYECEK

Peki, sağlandı mı bir barış? Hayır. İlişkiler düzeldi mi? Hayır. Ne diyecek? “Lobi şirketleri de beni kandırdı” diyecek. Peki, sen bu 77 milyon doları cebinden mi ödedin? Hayır, fakir fukaranın parasını ödedin. “Beni kandırdı” diyecek şimdi. Eğer bir kabile reisi her önüne gelen tarafından kandırılıyorsa, o kabileyi yönetemez. Biz onun için Türkiye Cumhuriyetine yakışacak, tarafsızlığı üzerine namusu ve şerefi için yemin eden birisinin tarafsızlığını koruyacak birinin o koltukta oturmasını istiyoruz. Eğer namusu ve şerefi üzerine yemin edip, o koltukta oturup tarafsız davranmıyorsa, o kişiye hiç kimse bu ülkenin cumhurbaşkanıdır diyemez. Yoktur öyle bir şey.

BUNLARIN YATACAK YERİ YOK

Aramızda maden işçileri var. Eskişehir Mihalıççık ilçesi Koyunağılı Köyünde bulunan maden işçileri, 1000’e yakın işçi. Yani dört aydır maaş almıyorlar, dört aydır! Baktık niye almıyorlar? Şirketin adı az önce Özgür Bey de söyledi, Adularya Enerji Elektrik Üretim ve Madencilik Anonim Şirketi. Naksan Holdinge bağlıymış. FETÖ operasyonundan sonra Naksan Holdinge el konuluyor, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devrediliyor. Yani devlet artık yönetiyor. Devlet yönettiğine göre, 1000 maden işçisinin aylığını niye ödemiyorlar? Bu işçiler çalışıyor, üretiyor, alın teri döküyor, emeklerinin karşılığını almak istiyorlar. Onlara gelince para yok, ama Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna bakın. İhalesiz bir sürü mallar dağıtır, bir sürü! İstediğine her şeyi verir, ama işçiye gelince bir şey vermiyor.

Sevgili işçi kardeşim, sana sendikan dahi sahip çıkmazken, unutma sana Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı sahip çıkıyor. Çünkü biz emeğe ve alın terine sahip çıkıyoruz. Kim alın teri dökmüşse, kim emek harcamışsa, bizim başımızın üstünde yeri vardır. Ama birisi malı götürüyorsa, onun karşısında da kapı gibi durmak bizim görevimizdir, bizim onurumuzdur. Dururuz, adam gibi dururuz. Ama alın terini kim döküyorsa, onun yanında olmak da bizim görevimizdir.

Şimdi bu işçi arkadaşlarımı düşünün dört aydır maaş alamıyor. Düşünün çocukları okula gidiyor. Düşünün, evde ekmek yemek yapılacak. Düşünün, çocuğu üniversitedeyse bu çocuğa nasıl para gönderilecek? Ben size diyorum ya, bunların yatacak yeri yok. Vallahi bunların yatacak yeri yok. Dört aydır maaş nasıl almaz? Dört aydır. Çalışıyor bu insanlar. Greve de çıkamıyorlar. Niçin? OHAL var. Malum ya! Aynı zat dedi ki, “biz OHAL’i niye getirdik? Grev yasağını getirmek için getirdik. Siz istediğiniz gibi yapın, grevi yasaklamak bizim görevimiz” dedi. Bunu da söylüyor. Bir de diyor ki, “Türkiye Cumhuriyeti kabile devleti değil” pes yani!

ÇİFTÇİLERE SÖYLEYECEĞİM BİR LAF VAR

Efendim, bir çiftçi eşi bana bir mektup verdi. Şöyle diyor: “Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, ben çiftçi eşiyim. Sizden ricam, çiftçilerin sessiz çığlıklarına ses olmanız. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi, “Köylü milletin efendisidir” ama çiftçi senelerdir kan kusuyor, kızılcık şerbeti içtim diyor. Bizim ektiğimiz hiçbir mahsul para etmiyor. Mazot gübre ilaç pahalı, aldı başını gidiyor. Biz domatesi 20 seneki fiyattan bile bugün satamıyoruz. Her sene zarar ettik, bankalardan kredi çektik. İcar parası, ilaç gübre işçi parası, çim parası ödemek için seneye umutla baktık. Yine olmadı, biz çiftçiler bankaların esiri olduk. Bankalar ödeyemeyince avukatların eline düştük. Paralarımız traktörlerimiz evlerimiz hacizli, avukatlar traktörümüzü bağladı. Geri almak için taahhüt verdik, şimdi de hapislere düşeceğiz. Bizim suçumuz neydi? Biz ne hırsızlık yaptık, ne de yolsuzluk, alnımızın teriyle o güneşin altında tarlada çalıştık ve battık. Evimizde hiç huzur kalmadı, çaresizim, tek çarem sizsiniz, ne olur bize yardım edin. Çiftçilerin banka borçlarına bir düzenleme bir kolaylık getirilsin. Ertelemeler için bile bizlerden 5 bin 6 bin para isteniyor. Biz bu paraları nereden bulalım? Biz çocuklarımızın önüne sofraya ne koyacağımızı düşünüyoruz. Ne acı bir anne ve baba için, gözyaşlarıyla sofra kurup önüne bir şey koyamamak. Ama artık anladım ki, alın teriyle çalışıp bu borçlar ödenmez. Biz ne yapacağız? Ne olur bizi unutmayın, biz çiftçiler yok olursak ülke yok olur…” diye devam edip gidiyor.

Değerli arkadaşlarım, düşünün tarlada çalışıyorsun, sabahın köründe kalkıyorsunuz bütün aile tarlaya gidiyorsunuz, traktöre biniyorsunuz, ekiyorsunuz, üretiyorsunuz, biçiyorsunuz, ama zarar ediyorsunuz. Devlet size sahip çıkmıyor. Ürününüzü almıyor, taban fiyatı ona göre vermiyor ve siz zarar ediyorsunuz. Bir, iki, üç, beş sonra batıyorsunuz. Bankalar almış gidiyor başını, dünyanın faizini istiyorlar.

Kozaklı’ya gittim, Nevşehir Kozaklı’ya. Kahvede oturdum vatandaşlarla sohbet ettim. Gelen herkes şunu söyledi: “Allah aşkına gübreden ve mazottan söz et, perişan olduk diyorlar. Fiyatlar aldı başını gidiyor, malı satacak yer bulamıyoruz. Fiyatlar çok düştü zarar ediyoruz diyorlar. Tarlada kaldı ürün. Bizim sesimiz ol, bunu mutlaka, ama mutlaka söyle.” Ben de Kozaklılara söz verdim, “Söz veriyorum sizin sorunlarınızı dile getireceğim” diye.

Şimdi çiftçinin en çok kullandığı gübre, çiftçi deyimiyle şeker gübre; iki sene önce şeker gübrenin fiyatı 400 liraydı, şimdi 800 lira, yüzde 100 artmış. İki yıl önce kuru üzümün fiyatı 6 liraydı, bugün 4 lira arkadaşlar. Gübre yüzde 100 artıyor, fiyat neredeyse yüzde 100 geriye gidiyor ve düşüyor ve diyorlar ki “Kalkındık, büyüdük.” Kim kalkındı, bunlar mı? Hayır. Kim büyüdü, bunlar mı? Hayır. Kim... Ankara’daki Beyler, oturan ensesi kalın Ankara’daki beyler.

Mazota bakalım, iki sene önce mazot 3,5 liraydı. Hani ben 2002’ye filan gitmiyorum, iki sene önce 3,5 liraydı. Bugün 4 lira 80 kuruş, yani 5 lira. Ne olacak bu çiftçinin hali? Ne olacak tır şoförünün kamyon şoförünün hali? Ekmek kazanıyorlar, direksiyon sallıyorlar. Mazotun gübrenin ilacın fiyatı arttı ve çiftçinin ürününün fiyatı artmıyor bir türlü, artmıyor ve zarar ediyor.

Hububat üreticisini düşünün. Daha ürün tarlada, ekip harmanlayacak, hükümet bir karar alıyor, efendim “Hububatta gümrük vergilerini sıfırladım” diyor. Ne oluyor, zararı kim görüyor? Çiftçi görüyor. Şimdi çiftçilere söyleyeceğim bir laf var: Bu iktidarı ben mi getirdim? Hayır, sen getirdin. Bu iktidara ben mi oy verdim? Hayır, sen oy verdin. Gelip sana anlattılar, şunu yapacağız, bunu yapacağız, bir sürü laf ettiler. Hiçbir laflarını tutmadılar, sözlerinde durmadılar. Şimdi sen de diyeceksin ki sandığa gidince, kusura bakma kardeşim, kusura bakma diyeceksin. Beni perişan ettin, ben de seni sandıkta perişan edeceğim, sana sandıkta oy yok diyeceksin.

Ben talibim, onu söylüyorum. Senin oyuna talibim. Verdiğim sözü tutmazsam beni de sandıkta perişan et, ama verdiğim sözün arkasında durur, senin alın terinin karşılığını verirsem, seni her zaman arkamda görmek isterim. Yolumuza birlikte devam edeceğiz, hiç kimsenin endişesi olmasın. 

5 MİLYARI SİLİYORSUN, 4 MİLYARI SİLMİYORSUN

Soruyor, az önce okuduğum çiftçinin eşi de diyor, “Bu faizlere bir şey yapacak mısınız?” diye, “Faizler bizi perişan etti” diye, bankaların faizleri. Bakın bir kanun görüşülüyor şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisinde, torba kanun vergi kanunu; hani tütüne, araçlara zam yapan kanun. O kanunun bir maddesiyle, üç mobil telefon şirketinin 5 milyar liralık borcu siliniyor, 5 milyar liralık! Bunlar çiftçi mi? Hayır. Zarar mı ediyorlar? Hayır, kâr ediyorlar. Her konuştukça cep telefonuyla bunlar kâr ediyorlar. Ama onlar devlete ödemeleri gereken 5 milyar lirayı ödemiyorlar, bütün masraflar çiftçiden alınıyor. Onu siliyorlar. Peki, çiftçilerin tarım kredi kooperatiflerine borcu ne kadar? Söyleyeyim; 4 milyar 300 milyon lira. 5 milyarı siliyorsun, 4 milyarı silmiyorsun. Benim çiftçilere sözüm, CHP iktidarında göreceksin, o 4 milyar 300 milyon liralık borcu da faizini de sileceğim. 

NOHUT, MERCİMEK, PAMUK İTHAL EDİYORUZ, KİM DÜŞÜRDÜ MEMLEKETİ BU HALE?

Allah aşkına bizim neyimiz eksik? Nohut ithal ediyoruz, mercimek ithal ediyoruz, pamuk ithal ediyoruz. Neyimiz eksik? Çiftçi var, toprak var, güneş var, su var, deniz var, çalışkan insanlarımız var. Niye ben Yunanistan’dan pamuk getireyim, niye başka ülkelerden mercimek nohut getireyim, fasulye getireyim? Biz bilmiyor muyuz? Evet, saman da getirirler. Çiftçi ekmezse ne olacak? Saman şimdi altın fiyatında, bulabilirsen samanı da! Memleket bu hale düşer mi? Kim düşürdü memleketi bu hale? Biliyorum diyecekler CHP yaptı. CHP çünkü... Suçlu adam lazım tabii, bu hale kim getirdi? Suçlu bir adam lazım... Yine konuşacak, toplayacak sarayda vatandaşları, “Şu CHP var ya, şu CHP yüzünden biz parti olarak pamuk ithal etmek zorunda kaldık” diyecekler, “Mercimek ithal etmek zorunda kaldık şu CHP yüzünden, CHP olmasaydı biz buraların hepsini ekip biçecektik…” Sanki bütün çiftçiler CHP’li, kasıtlı olarak ekmiyorlar. İyi gelir elde edecekler, ama ekmiyorlar. Allah bunlara akıl fikir versin, ne diyelim.

SIRBİSTAN’DAN ALINAN LÖP ETİN SARAYA GİTMESİ LAZIM

Şimdi bu yetmedi, Sırbistan’dan 5 bin ton et ithal edeceğiz, löp et ithal edeceğiz. Deri orada kalacak, diğerleri orada kalacak, ama löp et ithal edeceğiz. Kozaklı’dan dönerken Kırşehir’e uğradım. Bir vatandaşımızın taziyesine uğradık, başsağlığı diledik. Bana şöyle küçük bir not verildi. “Biz Kırşehirli besiciler olarak, ithal etin girmesini istemiyoruz Türkiye’ye” diyor. “Yerli dana 5 bin 6 bin liradır, fakat 3 bin TL yem masrafı vardır, yüzde 10 ölüm vardır, 8 bin 500 liraya mal olan hayvan 7 bin liraya kesilmektedir. Yani zarar ediyorlar. Bizim derdimize çare bulun” diyor.

2010’da et ithalatına 6 liradan başladık, bugün 14 lira. Kesimlik canlı büyükbaş hayvanlardan ithalat vergisi yüzde 135’ti, yüzde 26’ya düşürdüler. Herkes kendi ülkesinin çiftçisini üreticisini besicisini korur, biz nasıl cezalandırırız diye vergileri indirdiler. Karkas et ithalatında yüzde 100 ilâ yüzde 225 olan gümrük vergilerini yüzde 40’a düşürdüler. Et ucuzlamadı, aynen pahalı duruyor vitrinlerde. Zaten fakir fukara Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı olmasa et de yiyemeyecek, kıymanın kilosu 40-45 lira. Kim kazanıyor, nasıl kazanıyor bunlar? Nasıl bu hale geldik? Kim kazanıyor? Et ithal ettiğimiz ülkenin besicisi kazanıyor. Bu olduğu içindir ki, bizim Tarım Bakanına Fransa Tarım Bakanı, Fransız tarımına yaptığı katkılardan ötürü şövalye madalyası vermiştir. Verir tabii, hak ediyor adam. Senin çiftçini değil, Fransız çiftçisini düşünüyor.

Kırmızı Et Üreticileri Merkez Birliği var. Başkanı da perişan vaziyette, Sayın Bülent Tunç. “Yapmayın diyor etmeyin diyor, memleketi bu hale sokmayın diyor, yaptığınız bu ithalat sorunu çözmez” diyor. Diyor, ama takan kim, dinleyen kim? Peki, o haberi gören kim? Biziz. Onun duyarlılığını gündeme getiren kim? Yine biziz. Neden? Üretici alın teridir, emek harcıyor üretici. Ne dedik? Alın terine değer vereceğiz, önem vereceğiz, bunun üzerinde duracağız diye.

Et deyince aklımıza tabii doğal olarak kasap gelir. Eti alırsınız, kasap doğrar, kıymasını yapar, kuşbaşısını yapar satar. Ama şimdi Sırbistan’dan 5 bin ton löp et alacağız. Sırbistan deyince de bizim aklımıza “Sırbistan Kasabı” geliyor. Hani bir gecede 8 bin, 3 yılda 250 bin Bosnalı Müslüman’ı öldürenler. Bir gecede 8 bin Bosnalı Müslüman 3 yılda 250 bin Bosnalı Müslüman katledildi. Katleden bir Sırp, Milosevic şimdi hapiste. Şimdi gidiyorsun onunla tokalaşıyorsun, 5 bin ton löp et alıyorsun. Bunlar bir sefer besmelesiz kesildiler. O löp etin nereye gitmesi lazım, saraya gitmesi lazım, onların yemesi lazım.

Niye saraya gitmesi lazım? Adam kul hakkı yemeye alışmış zaten, besmelesiz et yese ne olur, yemese ne olur? Millete yedirmesinler, saraya götürsünler. Sarayda istedikleri kadar yesinler. 

BU ÜLKENİN BÜTÜN İNSANLARI BİR AVUÇ FAİZCİYE ÇALIŞIYOR

Şu soru çok önemli. Çiftçi kazanmıyor, memura bir şey vermedin, emekliye bir şey vermedin... Pardon, emeklilerin durumu çok iyi, onlar iyi yaşıyorlar, bir elleri yağda bir elleri balda emeklilerin iyi biliyorum onu. Emekliler o kadar ki, her yaz nerede tatil yapacaklarını düşünüyorlar, eşleri ve çoluk çocuğuyla beraber. İşçi asgari ücrete neredeyse mahkum edildi. Kimse kazanmıyor. Peki, kazanan kim? Ülke kalkınıyor hadi diyelim doğru, peki parayı kim alıyor?

Ben size bir sır vereyim, kimseyle paylaşmayın, önemli bir sır. Faiz lobisi alıyor. Bu ülkenin bütün insanları, 80 milyonu bir avuç faizciye çalışıyor. Diyeceksiniz ki, ey Kılıçdaroğlu bunun rakamı var mı? Var tabii, olmaz olur mu, var. Sadece iki şeyi vereceğim. Üç yıllık sürede, yaklaşık üç yıllık sürede, yani 2015 yılıyla 2017 Ağustos’u, tam üç yıl dolmuyor, ama yaklaşık üç yıl. Vatandaşların tüketici kredisi ve kredi kartları dolayısıyla bankalara ödedikleri faiz yaklaşık üç yılda 127 milyar 673 milyon lira. Belki vatandaşlarım daha iyi anlasınlar söyleyeyim, eski parayla 127 katrilyon lira. Kredi kartı tüketici kredisi alıyorsunuz bankadan. Bu bankalar üç yıl dolmadan, yaklaşık iki buçuk yılda 127 milyar, yani 127 katrilyon lira faiz ödeniyor. Para nereye gidiyor? Demek ki buraya gidiyor.

Tabii bu vatandaşların Türkiye’de ödedikleri faiz, bir de Türkiye’nin dışarıya ödediği faiz var, o da ayrı. Daha önceki bir konuşmamda demiştim ki, 15 yılda 142 milyar dolar faiz ödendi bir avuç faizciye, yurtdışına. 142 milyar dolar! Dün arkadaşlara dedim ki, “Yeni rakamı çıkarın, o Mayıs ayı itibariyleydi. Şimdi Ağustos’a geldik, Ağustos’ta ne oldu bu rakam” diye. Artan rakam, yani bu yılın Mayıs’ıyla Ağustos’u arasında ödenen ek faiz 2 milyar 550 milyon dolar. Yani 15 yılda Ağustos’a kadar Türkiye’nin yabancılara, bir avuç yabancıya ödediği faiz miktarı 144 milyar 892 milyon dolar. 

GÜCÜ GARİBANA YETİYOR

Diyor ya beyefendi “faize karşıyız” bunu ben mi ödüyorum? Biliyorum diyecekler, ‘bu CHP olmasaydı kesinlikle biz bu faizleri ödemezdik, CHP yüzünden bu faizleri ödüyoruz’ diyecekler; çünkü bir suçlu lazım. Sen faize karşıyım diyorsun, elinde her türlü yetki var. Bir konuşuyorsun, Meclisi bile esir alıyorsun. Kardeşim faizi indirsene! Çıkar bir kanun hükmünde kararname, de ki faizi sıfır yaptım. Gücün var mı? Var. Niye yapmıyorsun? Çünkü sen faizcilerin adamısın, sen bu milletin insanı için değil, bir avuç faizci için çalışıyorsun.

Kararnameyi çıkaramayacağını ben de biliyorum aslında, böyle bir gücünün olmadığını da ben çok iyi biliyorum. Onun gücü garibana yetiyor. Ensesine vurup ağzındaki lokmayı alıyor. Bu ülkede vicdan sahibi herkese sesleniyorum, herkese. Eğer birisi kalkıp bir garibanın ensesine vurup ağzından lokmayı alıyorsa, sandıkta ona oy vermeyin, oy vermeyin. Dürüst, namuslu, sözünün arkasında duran ve en önemlisi birileri tarafından kandırılmayan adama verin. Çünkü kandırıldı mı olmuyor, bu işler olmuyor. 

7 MİLYONA YAKIN İŞSİZİMİZ VAR

Tabii siz faizciye çalışırsanız ne olur? İşsizlik olur. 7 milyona yakın işsizimiz var, 7 milyona yakın! Ne demiştim? İşsizlik bütün kötülüklerin anasıdır. İşsiz kalırsanız her türlü lanete bulaşabilirsiniz. O nedenle işsizlikle mücadele önemlidir. Bir sosyal yaradır işsizlik, bir sosyal yaradır. Bütün devletlerin ana mücadele alanı işsizliktir. Çünkü bir kişinin işsiz kalması, ülkenin huzursuz olması demektir. Bir ailede işsiz varsa, o ailede huzur yoktur. Mahallede huzur yoktur, apartmanda huzur yoktur. 7 milyon işsiziniz varsa, memlekette huzur olmaz. Üstelik üniversiteyi bitirmişler. Bu tablo neyi getiriyor? Ahlakta yozlaşmayı getiriyor.

Bakın ben size bir rakam vereyim değerli arkadaşlar, Birleşmiş Milletler geçenlerde bir açıklama yaptı. Açıklamayı yapan daireyi de söyleyeyim, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç ile Mücadele Dairesi, diyor ki “Sentetik uyuşturucu kullanımında ölümlerde Türkiye Avrupa birincisi.” Sentetik uyuşturucu kullanıp da ölenlerde Türkiye Avrupa birincisi! Bu ayıp bile 15 yıldır bu ülkeyi yönetenlerin boynuna asılması gereken bir ayıptır. Yazık günah değil mi bu çocuklara? Büyük bir kısmı genç...

Bakın size rakamlar vereyim. Son 10 yılda uyuşturucu suçlarından cezaevlerinde yatanların sayısı yüzde 410 arttı. Madde bağımlılığından ötürü gidip de ayakta tedavi olmak isteyenlerin başvuru sayısı yüzde 674 arttı. Yatan hasta sayısı uyuşturucudan, artış oranı yüzde 381. Daha acı bir tablo vereyim size değerli arkadaşlarım, yatan hastaların, yani uyuşturucu dolayısıyla yakalanıp tedavi için hastaneye yatırılan hastaların yüzde 10,9’u, yani yüzde 11’i 15 yaşından küçük çocuklar. Diyorum ya, bunların yatacak yeri yok. Kendi çocuklarımıza sahip çıkamıyoruz. Yüzde 39,2’isi 15-19 yaş aralığında, yüzde 30,1’i 20-24 yaş aralığında, yüzde 11,6’sı 25-29 yaş aralığında. Ahlakta niye yozlaşma oluyor? Budur. Bu tablonun sebebi işsizliktir.

Bu ailelere gidin, anne perişan, baba perişan. Ne yapıyorlar, bir önlem mi alıyorlar? Emin olun hiçbir şey yapmıyorlar, hiçbir şey yapmıyorlar! Onların derdi faizciye nasıl biraz daha fazla faiz kaptırırım, nasıl daha fazla para veririm onlara. Bunların derdini kim dile getiriyor? Biz getiriyoruz. Bunlar bizim çocuklarımız, bizim evlatlarımız. Bu evlatlarımıza sahip çıkmak bizim görevimiz.

Bütün vatandaşlarım şundan emin olsun, suç oranının en düşük olduğu belediyeler Cumhuriyet Halk Partili belediyelerdir. Bir daha söylüyorum, suç oranının en düşük olduğu belediyeler Cumhuriyet Halk Partili belediyelerdir. Bunu iddia da ediyoruz, ispat da ediyoruz. Çünkü biz insanımızı seviyoruz, ona hizmet ediyoruz. Uyuşturucuyla mücadele konusunda CHP’li belediyeler önemli adımlar da attılar, bunu da ifade etmek isterim. Biz tabii sorunu çözeceğiz. Uyuşturucuyu satanlara, üretenlere en ağır cezaların verilmesi lazım, bu işin affı yoktur.

BEN NE SÖYLEDİĞİMİ GAYET İYİ BİLİYORUM

Değerli arkadaşlarım, son olarak şunu söyleyeyim. Ortadoğu kaynıyor. Biz zamanında dedik ki, “Bu Ortadoğu bataklığına girmeyin.” Bizi Esad’çı ilan ettiler. “Yapmayın yanlış yapıyorsunuz” dedik. “Efendim siz ülkeyi sevmiyorsunuz” dediler. “Bakın Ortadoğu bataklığı kimseye hayır getirmez” dedik, “Siz bu konuyu bilmiyorsunuz” dediler. Dün 4 şehidimiz geldi. Çıktım dedim ki, “Evet İdlib’e gidilecek.” Niçin? Mecbur bıraktılar. Onlar stratejiyi ürettiler, bunlar da o stratejinin gereği olarak İdlib’e gitmek zorunda kaldılar. Gitmeli mi? “Evet, gitmeli” dedim. “Ama gelen her şehidin sorumlusu bu sarayda oturan zattır” dedim. “Vay efendim sen beş dakika önce böyle söyledin, beş dakika sonra şunu söyledin...” Ben ne söylediğimi gayet iyi biliyorum, Ortadoğu bataklığına Türkiye’yi soktun, şimdi faturayı bu ülkenin garibanına, fakir fukarasının çocuğuna çıkarıyorsun dedim. Evet, çıkarıyorsun!

BEŞ SORU

Ortadoğu bataklığına sen sokmadın mı? Beş tane soru sordum. Dedim, bu soruları bir düşün bakalım. Bir düşün, ondan sonra kim neyi anlıyor anlamıyor bir bilelim. Beş soruyu okumak isterim:

Bir, durup dururken Türkiye’yi Suriye bataklığının bir parçası haline kim getirdi? Hükümet getirdi, başındaki adam getirdi, sarayda oturan zat getirdi. Durup dururken bir gece ansızın dost olan Suriye düşman Suriye oldu.

İki, dostu Esad olanın, nasıl oldu da bir süre sonra düşmanı Esad oldu? Dostuydu, nasıl oldu da birdenbire düşmanın oldu? Ne oldu da oldu?

Üç, kimin zamanında Suriye’deki kendi topraklarımızdan Süleyman Şah Türbesini kaçırmak zorunda kaldık? Buna da diyecekler CHP zamanında diyecekler.

Suriye’ye girecek ve 24 saatte Şam’daki Emevi Camiinde namaz kılacaktık. Nasıl oldu da, tam tersi gerçekleşti ve 4 milyon Suriyeli Türkiye’ye girdi? Nasıl oldu? CHP yaptı diyecekler. Tabii CHP iktidarda, onlar farkında değiller.

Beş, Türk askerinin İdlib’e girme ve Esad’ın yanında yer alması stratejisi kime ait? Şimdi Esad’ın bir numaralı adamı. Bu kimin yanlış stratejisinin çöktüğünü gösteriyor?

Erdoğan’a dedim, “Bunları düşün. Hadi televizyonda karşıma çıkmaktan korkuyorsun, bari düşünmekten korkma. Bunları bir otur düşün bakalım, ülkeyi bu hale kim soktu?”

Hepinize en içten selamlar saygılar sunuyorum.