13.06.2017
9959
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, TBMM CHP GRUP TOPLANTISINDA  KONUŞTU (13.06.2017)

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “15 Temmuz Darbe Girişimi Komisyonunda görevli 4 arkadaşım hazırladıkları muhalefet şerhini kamuoyuyla paylaştılar. Bu şerh, başlı başına bir rapordur ve 15 Temmuz olayının bilinen bütün ayrıntıları burada yer almıştır. Darbe öngörülüyordu, darbe yapılacağı biliniyordu, önlenmedi ama bu darbe girişiminden bir fırsat çıkardılar, 20 Temmuz’da başka bir darbe yaptılar.” dedi.

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:



Değerli arkadaşlarım, çok teşekkür ederim. Güzel bir grup toplantısı yapacağız. Her grup toplantısında da söylediğim gibi bu grup toplantısında da ifade edeyim: Bizleri televizyonları başında izleyen bütün vatandaşlarıma, doğu batı, güney güzey ayrımı yapmaksızın, hangi siyasi görüşten olursa olsun hiçbir ayrım yapmaksızın Cumhuriyet Halk Partisi grubundan bütün Türkiye’ye, bütün vatandaşlarımıza sevgilerimizi, saygılarımızı ve muhabbetlerimizi gönderiyoruz.  

TERÖR, BİR İNSANLIK SUÇUDUR VE TERÖRE KARŞI DURMAK DA HEPİMİZİN ORTAK GÖREVİDİR

Gönül ister ki her grup toplantısında Türkiye’nin güzel bir olayından siz edelim, gönül ister ki hüzünden değil neşeden, keyiften söz edelim, gönül ister ki Türkiye’nin dünyada giderek saygınlık kazandığı durumundan söz edelim ama acı buna imkân vermiyor. Aramızda çok sayıda anne var. Sevgili anneler, çocukların sizler için ne kadar değerli olduğunu en iyi siz bilirsiniz.  Bütün hayatınızı çocuğunuza endekslersiniz. Doğduğu andan itibaren onun üzerine titrersiniz. Sevginizi bütün koşullarda yerine getirirsiniz. O hastalandığı zaman siz de hastalanırsınız, o güldüğü zaman siz de gülersiniz. Yürümeye başladığında, oturmaya başladığında hep “bir aşama kat etti” dersiniz. İlk gün elinden tutarsınız, okula sevinçle gönderirsiniz. “Anne” diye ağlar ama siz onu her seferinde kucaklarsınız. Hayata daha güçlü tutunmasını istersiniz. Okumasını, üniversiteyi bitirmesini, elinin ekmek tutmasını istersiniz ve iyi bir evlilik yapmasını, sizlere torun vermesini istersiniz. Bu girişi niye yaptım?  Şenay Aybüke Yalçın için yaptım.   Az önce söylediğim gibi annesi onu büyüttü üniversiteyi bitirdi.  Müzik öğretmeni olmak istiyordu. Müziğin ne olduğunu, nasıl sevileceğini çocuklara anlatacaktı.  Batman’ın Kozluk ilçesine tayini çıktığında hayatın yeni bir evresini yaşadığını biliyordu. Batman’a gidecekti, Kozluk’a gidecekti, hiç bilmediği bir dünyaya, gencecik küçücük çocuklara müziği öğretecekti ve dolayısıyla hayata tutunmayı, Türkiye’ye katkıda bulunmayı, gencecik çocukları yetiştirmeyi düşünüyordu Şenay Aybüke Yalçın ve onun YouTube’ta bir ağıtı var, şöyle diyor: “Magosa Limanı limandır liman, beni öldürende yoktur din iman. Uyan Ali’m uyan, uyanmaz oldun, yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun.” Bu ağıt, bir Kıbrıs ağıtıdır ve Ali İsmail Korkmaz öldüğünde gençler bu ağıtı Ali İsmail Korkmaz için hatırlarlar. Şimdi bu ağıtın sahibi değişti, ikinci bir sahibi çıktı, Şenay Aybüke Yalçın. Evet, o söylüyor kendi dilinden, Magosa Limanı limandır liman, beni öldüren de yoktur din iman” diyor. Bir teröre, bir kör kurşuna kurban gitti. O nedenle terörün ne kadar acımasız olduğunu, insanlık düşmanı bir olay olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Bu tür dramların yaşanmasını istemiyoruz. Bizim huzura ihtiyacımız var. Bizim birlikte yaşamaya ihtiyacımız var. Bizim bir arada yaşamaya ihtiyacımız var. Bizim uygarca tartışmaya ihtiyacımız var. Bizim gerginliklerden uzak durmaya ihtiyacımız var. Her seferinde bunu söyledim, her seferinde ve her seferinde, terörün bir insanlık suçu olduğunu, teröre karşı amasız, fakatsız, lakinsiz hiçbir gerekçe üretmeden hepimizin karşı çıktığını söyledim.  Ve yine söylüyorum, dilimde tüy bitse de ben bunu söylemeye devam edeceğim, ta ki Aybükeler rahatlıkla Anadolu’nun her tarafında öğretmenlik yapıncaya kadar, ta ki askerlerimiz güvenlik içinde görevlerini yapıncaya kadar, ta ki polislerimiz bizim güvenliğimizi korurken bir terör belasıyla karşılaşmayıncaya kadar. Bütün bunları hep dile getireceğiz ve hep söyleyeceğiz ve hep birlikte teröre lanet okuyacağız. Terör, bir insanlık suçudur ve teröre karşı durmak da hepimizin ortak görevidir.  

TERÖRE DESTEK VERENLER, TERÖRİSTLERİN ARKASINI SIVAZLAYANLAR TERÖRÜ BİTİRİR Mİ?

Siyasette hoşlanmadığım şeylerden birisi de halka doğruları söylememektir. Referandum sırasında ne dediler? “Evet oyu verin, terör bitecek.” Bütün billboardlarda yazılıydı. Çıktılar televizyonlara sabah, öğle, akşam bu propagandaları yaptılar. Referandum bitti, terör başladı. Merak ediyorum, onlar bu doğruları yani terörün devam edeceğini niçin halktan gizliyorlardı? On beş yıldır iktidar olanlar terörü zaten bitiremeyeceklerdi. Teröre destek verenler terörü bitirir mi? Teröristlerin arkasını sıvazlayanlar terörü bitirir mi? Caddeler, sokaklar kazınırken, valilere, kaymakamlara talimat verip “Bunlara dokunmayın” diyenler terörü önleyebilir mi?  Terörü önlemek akıl işidir, akıl. Lafla terör önlenmez, terörü önlemek akıl işidir ve bunlarda da olmayan şey akıl.  Bir parti düşünün aklını bir kişiye teslim etmiş. Düşünemiyor. Bütün hayat refleksleri dumura uğramış durumda. Gelecek talimatı bekliyor, talimata göre hareket ediyor. Demokrasimizin önündeki en ciddi tehlike budur. Referandumdan bu yana yüzlerce şehidimiz oldu, yüzlerce insan hayatını kaybetti. Vatandaşın şimdi soru sorma zamanıdır. “Siz evet oyu kullanın, terör bitecek” demiştiniz. Buyurun, terör niye bitmedi? Terör niye bitmedi? Hayır oyunu kullananlar bunu gayet iyi biliyorlardı, terörün bitmeyeceğini de biliyorlardı. Onların teröre destek verdiğini de çok iyi biliyorlardı ama benim sözüm evet oyunu kullananlarda. Şimdi sizin elinizi vicdanınıza koyup bu soruyu iktidar sahiplerine sormanız lazım, deyin ki “Sizin sözünüze inandık, sandığa gittik; evet oyu kullandık. Peki, bu terör nedir, bu terör belası nedir? Niye engellemiyorsunuz” diye sorun. Soru sormak kadar güzel bir şey yoktur. Soru sormak aklın kullanılması demektir ve bunu sorun ama cevabını da mutlaka bekleyin, isteyin, ısrarla sorun, bu terör belasından Türkiye neden kurtulamadı diye sorun.

ÜLKEMİZE, ÇİFTÇİMİZE, TOPRAĞIMIZA VE ZEYTİNİMİZE SAHİP ÇIKACAĞIZ

Aramızda sivil toplum örgütleri var, zeytini, zeytin ağacını savundular. İmzalar toplandı, imzaların hepsi burada, imzaların bir kısmı bavuldaydı ama buraya getiren sivil toplum örgütünün yöneticileri dediler ki “Henüz daha imza kampanyamız sona ermedi. Herkesten imza istiyoruz. Eğer zeytini ve zeytin ağacını savunuyorsak bizim bu eylemimize destek verin.” Hep beraber destek vereceğiz bu ağacı kurtarmak için.

Hep şunu merak ederim: Bir siyasi parti düşünün, ortam oluyor, bir kanun teklifi getiriyor ya da bir kanun tasarısı getiriyor, zeytinlik alanları imara açacağız. Parlamento bu teklifi reddediyor “Bu olmaz” diyor. Olmaz, bu hayattır, hayatın bir parçasıdır. Binlerce kişi, yüzbinlerce kişi buradan geçiniyor. Geri çekiyorlar. Bir süre sonra bir bakıyorsun bir daha geldi. Tam 6 kez geldi, 6 kez reddedildi. Şimdi, 7’nci kez geldi, komisyona havale edildi.

Değerli arkadaşlarım, şu soruyu soracağım: Siz zeytinden ne istiyorsunuz Allah aşkına? Zeytinden ne istiyorsunuz? Anadolu’nun gurur duyması gereken, bütün insanların gurur duyması gereken bir ağaçtır zeytin ağacı. 1939 yılında zeytin korunsun diye özel yasası çıkmış. Mustafa Kemal Atatürk zeytine de üreticisine de zeytin ağacına da büyük değer vermiştir. O hayattayken hazırlanmıştır bu tasarı ve Parlamentodan geçmiş. Şimdi biz, 1939 yılında korunan zeytini 2017’de nasıl yok edeceğiz arayışı içindeyiz. Eğer bu ülkenin duyarlı insanları, bu ülkenin duyarlı kadınları, bu ülkenin duyarlı çiftçileri varsa zeytini yok ettirmeyecek.  Bir de öyle bir tasarı getirmişler ki adı “Üretim reformu”… Zeytini kesme değil, üretim reformu. Neyin üretimini yapıyorsun? Zeytin ağacını katlediyorsun, barışın sembolü bu. Az önce bir arkadaşım gösterdi. Zeytin, evet zeytin, güvercinin gagasında zeytin dalı var. Bu, bütün dünyada ortak semboldür. Siz, şimdi bu ortak sembolü temsil eden ağacı yok etmek için özel çaba harcıyorsunuz. Buna izin vermeyeceğiz. Bu konuda, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak kendi ülkemize, çiftçimize, toprağımıza ve zeytinimize sahip çıkacağız, bunun sözünü veriyorum.

ADALET VE KALKINMA PARTİSİNE HÂLÂ GÜVENECEK MİSİNİZ? 

Değerli arkadaşlarım, dün 4 arkadaşımız bir basın toplantısı yaptılar.15 Temmuz Darbe Girişimi Komisyonunda 4 görevli arkadaşım hazırladıkları şerhi, daha doğrusu muhalefet şerhini kamuoyuyla paylaştılar. Önce şunu söyleyeyim: Emeği geçen bütün arkadaşlarıma yürekten teşekkür ediyorum. Bu rapor, bu şerh, başlı başına bir rapordur ve 15 Temmuz olayının bilinen bütün ayrıntıları burada yer almıştır. Ayrıca bu rapora girmeyen ama yine Cumhuriyet Halk Partili milletvekillerimiz tarafından cumhuriyet savcılığına verilen özel dosyalar da vardır. Orada da FETÖ terör örgütünün ordu içinde nasıl yapılandırıldığı bütün ayrıntılarıyla vardır, ama bu rapora o girmedi. Bizim amacımız neydi? 15 Temmuz Darbe Girişimini kimler yaptı? Ve bir daha Türkiye bu tür olaylarla karşılaşmasın. Üzerine yürüyelim. Bombalanan yer neresiydi? Türkiye Büyük Millet Meclisi. Sabaha kadar çalıştılar, mücadele ettiler, emek harcadılar, kurşunlara, bombalara rağmen Meclis kürsüsünü terk etmediler, bunun araştırılması, gerçeklerin ortaya çıkması için bir komisyon kuruldu. Bu komisyonu zor bela kurduk. Komisyon kurulduktan bir süre sonra yan çizmeye başladı iktidar. “Ne gerek var komisyona?” dediler. Ne zaman, onu da size tam açıklayayım değerli arkadaşlarım. 26 Temmuz’da komisyon kuruldu, Adalet ve Kalkınma Partisinin Grup Başkan Vekili 3 Ağustos’ta diyor ki “Şu anda komisyon kurmanın bir anlamı yoktur” diyerek komisyon kurmamaya çalıştılar ve uzun süre komisyona üye vermediler. Komisyon kuruldu, olayın ana aktörleri gelip Parlamentoda beyanda bulunmaları lazım, milletvekillerinin sorularına cevap vermeleri lazım. Ana aktörler iktidarın isteği üzerine gelmediler. Şimdi ben, hayatını kaybeden 249 şehidin yakınlarına sesleniyorum: Bu darbenin bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkmamasını öngören, savunan, elinden gelen her şeyi yapan Adalet ve Kalkınma Partisine hâlâ güvenecek misiniz?  Bir musibet bin nasihatten evladır. Böyle bir musibetle karşılaştık. Niye oturup araştırmıyoruz? Komisyonun başına FETÖ terör örgütünü öven adamı getirdiler. Zaten baştan bu komisyondan bir şey çıkmayacağı belliydi. Düşünün, eski Genelkurmay başkanları geliyor, eski MİT müsteşarları geliyor, yenileri gelmiyor, görevdekiler gelmiyor; gelmek istiyorlar Hükümet izin vermiyor. Niçin? Açığı ortaya çıkacak, ayrıntılar ortaya çıkacak. Biz bunu söylediğimizde kızıyorlar “Siz FETÖ’yü mü destekliyorsunuz?” diyorlar. Hayır. Biz, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını destekliyoruz; teröre de darbeye de karşıyız biz.  

DARBE ÖNGÖRÜLÜYORDU, DARBE YAPILACAĞI BİLİNİYORDU, ÖNLENMEDİ

Savcıların iddianamelerine müdahale ediyorlar. Savcı iddianame hazırlayacak, savcının iddianamesine müdahale ediyorlar. Savcı darbe olayını araştıracak, darbe olayını soruşturan savcıyı görevden alıyorlar. Bu soruları biz sorunca da dönüp bize diyorlar ki “Siz FETÖ’yü mü destekliyorsunuz?” Hayır, arkadaşlar. Biz gerçeklerin ortaya çıkmasını istiyoruz. Ta en başından beri söyledim. Bu davalar mahkemelerde görüşülürken yayınlansın diye. Yayınlansın bunlar, vatandaşlar görsünler. “Efendim, onlar şimdi doğruları söylemiyor” diyorlar. Doğruyu söylemiyorsa, senin elinde delil var, doğruyu söylemiyorlarsa söylersin, savcın yok mu orada? Bütün yalanlarını çıkarırsın ortaya. Ama amaç o değil. Amaç, olayı nasıl kapatırız, amaç bu. Biz de bu olayı kapattırmayacağız. Darbe öngörülüyordu, darbe yapılacağı biliniyordu, önlenmedi ama bu darbe girişiminden bir fırsat çıkardılar, 20 Temmuz’da başka bir darbe yaptılar.

NEDEN FEHMİ KORU’YU PENSİLVANYA’YA GÖNDERDİNİZ?

Değerli arkadaşlarım, hep diyorlar ki “17/25, o da bir darbe girişimiydi” diye. Bunların ne kadar samimi olduğunu anlamak için şu soruyu da sormak lazım: Madem 17/25, siz bunu milat alıyorsunuz, neden 17/25 sürecinde gazeteci Sayın Fehmi Koru’yu Pensilvanya’ya gönderdiniz, neden? Çağırdınız, neden gönderdiniz?  “Yani biz elini eteğini öpüyoruz, istirham ediyoruz, Sayın Fehmi Koru, arzu edersen sana Başbakanlığın, sana Cumhurbaşkanının uçağını da tahsis ederiz. Sen git, yalvar yakar ne olursun aramızı düzelt.” Ne demiştim? Bir ipte iki cambaz oynamaz, bir ipte iki cambaz var ve anlaşamadılar. Şimdi, yine şu soruyu sormak lazım: Ya, bu darbenin siyasi ayağı yok mu? Söyledim, her yerde söyledim, bir daha söyleyeceğim: Baklavacı buldunuz, çikolatacı buldunuz, esnaf buldunuz, sanayici buldunuz, hâkim buldunuz, savcı buldunuz, öğretmen buldunuz, öğrenci buldunuz ama siyasetçi yok. Yok mu? Elbette var. Kim? Onlar iktidar sahipleri, iktidar sahipleri onlar.

20 TEMMUZ DARBESİ  

Şimdi, 20 Temmuz darbesi dedim. Niçin 20 Temmuz darbesi diyorum? Şu soruları kendimize sormalıyız: Darbe olunca ne olur, bir ülkede darbe olunca ne olur? 1971’de darbe yaşadık, 80’de yaşadık, darbe olduktan sonra Türkiye neleri yaşadı? Ve 20 Temmuz’dan sonra Türkiye neleri yaşıyor? Darbe olduğunda Meclis devre dışı bırakılır. 20 Temmuz’dan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi büyük ölçüde devre dışı bırakıldı. Neyle yönetiliyor Türkiye? Olağanüstü hâl kararnameleriyle yönetiliyor. Darbe dönemlerinde yaşanan bir süreci şimdi yaşıyoruz. O nedenle biz, 20 Temmuz’u bir darbe sürecinin başlangıcı olarak kabul ediyoruz. Peki, bu OHAL kararnameleri sadece ve sadece darbe girişimini bitirmek ya da bu süreci sorgulamak için mi çıkıyor? Hayır. Normal hayatın olağan akışı içinde veya Parlamentonun normal görev süresi içinde yapılması gereken çok şey bu kararnamelerle düzenleniyor. Buna yolu kim açtı? Anayasa Mahkemesi açtı. Niçin açtı? Çünkü Anayasa Mahkemesi de korkudan “Ben bu kararı vermezsem ya bizi de içeri atarlarsa.”  Korkunun egemen olduğu bir adalet sistemini yaşadık. Buradan Anayasa Mahkemesi üyelerine seslenmek isterim: Önünüzde onlarca, yüzlerce dosya var. Gazetecilerin dosyası var, niye karar vermiyorsunuz? Hangi gerekçeyle karar vermiyorsunuz? Sizin karar vermeniz için talimat gelmesi mi lazım? Gözünüzü niye saraya diktiniz? Saraydan gelecek talimatı mı bekliyorsunuz? Oradan talimat bekliyorsanız siz yargıç değilsiniz, adalet dağıtamazsınız.  3 günlük asker, 3 günlük asker aylardır hapiste. Öğrenciler mi darbe yaptı? Hava Harp Okulu öğrencileri mi darbe yaptı? Başındaki komutan diyor ki “Çıkın” Bunlar asker, komutan ne derse ona uyacaklar. Ama siz alıyorsunuz, aylardır öğrenciler hapiste. Neden? Biraz annelerin kabahati var; iyi bir damat bulmanız lazım, iyi bir kayınpeder bulmanız lazım.  

Darbe dönemlerinin bir özelliği daha var, darbe dönemlerinde hukuk, anayasa askıya alınır. Bunlar da aynısını yaptılar. 20 Temmuzda Birleşmiş Milletlere bir dilekçe verdiler, dediler ki “Biz –sözleşmenin adını tam okuyayım: Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme” Türkiye’nin de taraf olduğu- tutulanlara insanca davranmayacağız ve onları adil yargılamayacağız.” Kime söylediler? Birleşmiş Milletlere söylediler. Böyle bir tabloda ne olur? İşkence olur. Var mıydı işkence? Evet, vardı. Kim işkenceyi servis etti? Devletin resmî organı, Anadolu Ajansı servis etti. Demek ki 20 Temmuzdan sonra ikinci bir darbe. Birincisi darbe girişimiydi, ikinci bir darbe girişimini ve sonuçlarını yaşıyoruz. Yeni suçlar yarattılar. Bankada hesabı olma suçu, Bank Asya’ya para yatırmış, niye yatırdın? İzni verenden hesabını soracaksın, vatandaşa niye soruyorsun? Ceza Kanunu’nda böyle bir hüküm yok ki. Çocuğu okula gönderme, belli okula gönderme suçu yarattılar. İyi de o okulun açılmasını kim izin verdi, sen git onunla uğraş.

PARASI OLANIN, KAYINPEDERİ OLANIN SERBEST BIRAKILDIĞI BİR ORTAMDA ADALETİ SAĞLAYAMAZSINIZ

Keyfilik ve ihbarcılık, her darbe döneminde olur, bu darbe döneminde de keyfilik ve ihbarcılık var. Medyaya baskı ve sansür, her dönem, her darbe sonrası olur, aynı darbe sonrası, 20 Temmuz darbesinden sonra aynısını yeniden yaşıyoruz. 150’nin üstünde gazeteci hapiste, üstelik bu gazetecilerin bir kısmı bütün hayatları boyunca, gazetecilik hayatları boyunca Fetullah Gülen cemaatiyle mücadele etmişlerdir, bütün kirli çamaşırlarını ortaya çıkarmışlardır. Şimdi onlar FETÖ’cü diye içeride.  

Damatlar serbest bırakılıyor. Hangi gerekçeyle? Mevcut delil durumu, tutuklama tedbirinden beklenen faydanın adli kontrol tedbiriyle sağlanacağı ve şüphelinin sabit ikametgâh sahibi oluşu gerekçeleriyle damatlar serbest bırakılıyor. Parası olan serbest bırakılıyor, dayısı olan serbest bırakılıyor, gariban olan içeride kalıyor. Şimdi, değerli arkadaşlarım, ben merak ediyorum: Kadri Gürsel’in evi yok mu? Var. Çoluk çocuğu var, eşi, evi yurdu var. Murat Sabuncu’nun yok mu? Var. Murat Aksoy’un, Altan kardeşlerin yok mu? Var. Ali Bulaç’ın, Nazlı Ilıcak’ın, Ahmet Şık’ın yok mu? Onların da evleri var, yerleri yurtları var, onlar niye serbest bırakılmıyor? Hangi gerekçeyle serbest bırakılmıyor onlar? Sözcü gazetesinin 2 muhabiri, Gökmen Ulu, Mediha Olgun, bunların da evi var, yeri yurdu var, niye serbest bırakılmıyorlar? Çünkü kayınpederleri kayınpeder değil, dayıları yok, paraları yok, “Doğrucu Davut”… “Ben seni süründüreceğim.”

Değerli arkadaşlarım, parası olanın, kayınpederi olanın serbest bırakıldığı bir ortamda adaleti sağlayamazsınız. Bu ortam darbe ortamıdır, 20 Temmuz darbe ortamıdır, herkes bunu çok iyi bilmelidir.

ADİL ÖKSÜZ’ÜN DE KUVVETLİ BİR DAYISI VAR

Size başka bir şey daha söyleyeyim. 18 Temmuz 2016, basit ikametgâh sahibi olması ve delilleri karartma imkânı olmaması gerekçesiyle Adil Öksüz de serbest bırakıldı. Onun dayısı kim, kayınpederi kim yeteri kadar bilmiyorum ama onun da kuvvetli bir dayısı var.  Ve bu dönemde adalet çalışmaz, hukuk çalışmaz, yargı da çalışmaz.

GECİKEN ADALET, ADALET DEĞİLDİR

Şimdi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi karar vermiş, diyor ki “Bir komisyon kuruldu. O komisyondan geçtikten sonra dilekçeler bize gelecek.” Yani sormadan edemiyorum. Ya arkadaşlar, siz Türkiye’de ne olup bittiğini bilmiyor musunuz? Hangi adaletten söz ediyorsunuz? Hangi komisyondan söz ediyorsunuz? İnsanlar hapishanede can veriyor, ölüyor; tıka basa dolu hapishaneler, bakmıyorlar, yerleri yurtları bile yok. Oraya üye atansın diye beş ay bekledik. Geciken adalet, adalet değildir, onlara söylüyorum, geciken adalet, adalet değildir.  Şu anda Türkiye’de yargı resmen iktidarın tetikçiliği yapıyor. Bazı çevrelerin tetikçiliğini yapıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu konuma düşmemeli. Eğer bu konuma düşerse o kurum da saygınlığını yitirir. Her gün insanlar ölüyor, adalet arıyorlar. “Efendim, komisyondan geçtikten sonra biz buna bakarız.”  Hangi komisyon? Komisyonun kuruluş gerekçesi senin önüne dilekçeler erken gelmesin diye. Bu gerçeği hâlâ bilmiyorlar mı, hâlâ öğrenemediler mi onlar?

12 EYLÜL DARBE DÖNEMİNDE NE YAŞANIYORSA BUGÜN KATMERLİSİ YAŞANIYOR

Darbe dönemlerinde yargı yolu kapatılır. Görevden atılanlar yargıya başvuramıyorlar. Anayasa Mahkemesine gittiler, o da bakmıyor. 12 Eylül darbe döneminde ne yaşanıyorsa bugün katmerlisi yaşanıyor. Toplu ihraçlar, toplu kıyımlar 20 Temmuzdan sonra yaşanıyor, kim haklı kim haksız belli değil, kimin gücü kime yeterse, gözünü karartıp herkesin işine son verebiliyorlar. Hiç kimsenin can ve mal güvenliği yok. O nedenle 20 Temmuz darbesi diyorum.

Her darbe kendi hukukunu yaratır arkadaşlar. 12 Eylül’e bakın, kendi hukuku var, kendi anayasası var; 12 Mart’a bakın, kendi hukuku, kendi anayasası var; 20 Temmuz darbesine bakın, kendi hukuku, kendi anayasası var. Şu anda gayrimeşru bir anayasayla görev yapıyorlar.  Yüksek Seçim Kurulundaki bir çetenin öngörüsüyle gayrimeşru bir anayasayı dayattılar. Bu anayasa yürürlükte olabilir ama meşru değildir. Bir yasanın meşru olmasıyla yürürlükte olması farklıdır. Bu anayasa gayrimeşru bir anayasadır. Bu anayasa göre yapılacak her şey gayrimeşrudur. Bunu da herkesin bilmesini isteriz.

O İNSANLAR ÖLDÜKTEN SONRA MI KARAR VERECEKSİNİZ? 

Değerli arkadaşlarım, üniversitelerde de kıyımlar yapılıyor ve bu konuda da hepimiz ama hepimiz üzüntülüyüz. Hak arayan iki genç arkadaşımız açlık grevi yapıyorlar. Haksız yere alındık. “Gidip İnsan Hakları Heykelinin önünde –ellerinde birer kâğıt- işimi geri istiyoruz” diyorlar. Cam çerçeve dökmüyor, kırmıyor, kimseye saldırmıyor. Oturuyor orada “İşimi istiyorum” diyor. Buna bile tahammül edemiyorlar. Neden? 20 Temmuz darbesi nedeniyle, diktatörler nedeniyle, diktacılar nedeniyle buna bile tahammül edemiyorlar. Sonunda ne oldu? Alıp hapse attılar. Şimdi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine seslenmek istiyorum: Sizde de vicdan var mı acaba? Sizde de hukuk bilinci var mı acaba? O insanlar öldükten sonra mı karar vereceksiniz?  

KANDAN BESLENİR GİBİ GERİLİMDEN BESLENİYOR

Değerli arkadaşlarım, ramazan ayındayız, mübarek bir aydayız. Gönül ister ki siyasetçiler güzel şeylerden söz etsinler, konuşmamın başında da bunu ifade ettim. Kısır çekişmelerin, kısır tartışmaların bu memlekete hiçbir faydası yoktur. Muhalefet de iktidar da doğruları söylemeli, yeri geldiğinde tartışmalı, yeri geldiğince uygarca, yeri geldiğinde tokalaşmalı, bunu hiçbir zaman reddetmedik. Ama bir kişi var ki gerilimden besleniyor, kandan beslenir gibi gerilimden besleniyor. Neden? Ben geçen hafta Katar konusunda burada bir konuşma yaptım. Dedim ki, “Arap dünyası kendi içinde kavga edebilir ama Türkiye, bu kavganın tarafı olmamalıdır. Tam tersine, taraf olursa sorunun bir parçası olur ama taraf olmazsa o zaman çözümün ana aktörü olur. Taraflar Türkiye’ye gelir, derler ki aramızda böyle bir sorun var. Ey Türkiye, ey yönetim; gel, bizim bu sorunumuzu çöz…” Bunu dile getirdim. Ve yine şunu söyledim: “Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, İhvanı terör örgütü olarak görüyor. Doğrudur yanlıştır ama bunlar öyle görüyorlar. O nedenle İhvanın simgesini kullanma, bundan da vazgeç” dedim, söylediğim bu. 7 Haziran’da polislerin, güvenlik güçlerinin olduğu bir yerde Erdoğan konuşuyor, onlara iftar yemeği veriyor. “Şu işaretin içeriğinde ne var?” diyor. Bu işaretin yani İhvan işaretinin içeriğinde ne var diyor. “Bu işaretin içinde tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet var. Acaba, beyefendi, sen bu ülkede tek millet değil de çok millet mi istiyorsun? Ondan mı rahatsız oldun?” diye bana soru soruyor. 

YALAN SÖYLEMENDEN RAHATSIZIM

Bir sürü hakaret de var, onları burada saymıyorum. Hakaret etmek, aslında zavallılık işidir, zavallılık işi.  Haklıysanız zaten hakaret etmenize gerek yok. Çıkarsınız söylersiniz ama haksızsanız hakaret ederek acaba ben haklılığımı kanıtlayabilir miyim? Kanıtlayamazsın kardeşim! Senin, tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet, bundan rahatsız değilim, ben yalanlardan rahatsızım, yalanlardan, yalan söylemenden rahatsızım.  O koltukta oturan birisi yalan söylememeli, ben bundan rahatsızım. “Efendim, bu işaret Rabia’nın değil.” Bunlar ne söylediklerini de unutuyorlar. 3 Kasım 2013, Adalet ve Kalkınma Partisi Kızılcahamam’da bir kamp yapıyor –yapabilir, bir siyasi parti bir kamp yapar- orada şunu söylüyor Erdoğan: “Rabia işareti dünyanın her yerinde zulme baskıya yeter işaret ediyor.” Yani kullandığı işaretin Rabia işareti olduğunu söylüyor zaten, ben söylemiyorum, o söylüyor. Şimdi, inkâr ediyor. Ya, sen ne biçim adamsın kardeşim? Bir söylediğini ertesi gün yalanlıyorsun, sonra da kalkıyorsun bunu hatırlatan adama her türlü hakareti yapıyorsun. Ne biçim adamsın ya? Anlamakta zorlanıyorum, emin olun anlamakta zorlanıyorum.  

Yine, Mart 2014’te bir televizyon programına katılıyor Sayın Erdoğan, diyor ki: “Rabia işaretini kullanıyorum” Ben bunu söyleyince kıyamet kopuyor. Kardeşim, ben sordum da bunun neresi yerli, neresi milli diye sordum. Bu ne yerli, ne milli dedim. “Efendim, sen bundan anlamazsın.” Ben bundan çok iyi anlarım da sen benim ne dediğimi biliyor musun? Sen önce otur onu düşün.  

O kadar, gerçekten insan üzülüyor ki değerli arkadaşlarım, hatırlarsınız bir dönem “Gazze’ye gideceğim” dedi. Tarih verdi, “Şu tarihte Gazze’ye gideceğim. Üstelik gemilerle gideceğim” dedi. “Ya, Gazze’ye gidersen senin anlından öperim” dedim. Git o zaman Gazze’ye, tebrik ederiz. Vay efendim “Ben anlımı senin dudaklarınla kirletmem” dedi. Olur.  Sen git o zaman. Gitti mi? Gidemedi, üstelik üç sefer söyledi, yine gidemedi.

Şimdi geliyorum güncel bir konuya, Rakka. Bakın şimdi, 8 Şubat 2017, “Sırada Rakka var, Rakka’ya gideceğiz” dedi. Ben de defalarca, “Buyur, git yani elinden tutan mı var” dedim.  “Ordu emrinde, talimat verirsin, beyler yürüyün Rakka’ya dersin hatta elinde bayrakla Bilal Beyi de en öne koyarsın, gidersiniz Rakka’ya...”  

TUTMAYIN BENİ, RAKKA’YA GİDECEĞİM!

Geçiyorum, 29 Nisan 2017 “Koalisyon güçleriyle hep beraber Rakka’ya gidelim” diyor. Buyur kardeşim, sen söylüyorsan git. Sen bu ülkede sözde Cumhurbaşkanısın, oraya gideceksen gidersin. Konuşmak bir işe yaramaz ki istediğin kadar konuş.  Konuşmasına 18 Mayıs 2017’de -Defalarca söylüyor, daha sonra 2 Mayısta da aynı şekilde Rakka’ya gideceğiz, sırada Rakka var” diyor- ne diyor, bakın: “YPG bir terör örgütü, PYD bir terör örgütü, Amerika bu iki terör örgütüyle beraber böyle bir operasyona giriyor, bize düşen sadece hayırlı olsun demek.” İnanamıyorsunuz değil mi? Hani, Rakka’ya gidiyordun? Şimdi, bundan şikâyet ediyor. Sendin diyen “Ben Rakka’ya gideceğim.” Tutmayın beni, Rakka’ya gideceğim! Tutan yok ki kardeşim, buyur, Rakka’ya git bakalım.  

ISRARLA BİR SORUNUN CEVABINI BEKLİYORUM: SENİN İÇİN NAMUS VE ŞEREF KAVRAMI NE ANLAMA GELİYOR?

İşine geldiği zaman bir konuşmamı alıyor, ona cevap veriyor ama ben ısrarla bir soruyu soruyorum ve onun cevabını bekliyorum, ramazan ayında soruyorum, bu mübarek ayda soruyorum: Sayın Erdoğan, senin için namus ve şeref kavramı ne anlama geliyor?  Bir daha soruyorum: Sayın Erdoğan, ramazan ayındayız, mübarek aydayız, namus ve şeref kavramının bu topraklar için ne kadar değerli olduğunu biliyorum. Şimdi ben sana 80 milyon adına soruyorum: Namus ve şeref kavramı senin için ne anlama geliyor?

Teşekkür ederim değerli arkadaşlar.                 

 

CHPnet

SİTELERİ