10.01.2017
25948
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU’NUN, 10 OCAK 2017 TARİHLİ TBMM CHP GRUP TOPLANTISI KONUŞMASI

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Demokratik parlamenter sistem bizim neyimize yetmiyor? Totaliter bir devlet getiriyorlar. Her partiden insanımız var, her görüşten insanımız var, çıksın konuşsunlar, düşüncelerini açıklasınlar. Türkiye bir kişiye teslim edilebilir mi? Türkiye Cumhuriyeti bu kadar küçük bir devlet mi? Bu kadar onursuz bir devlet midir Türkiye Cumhuriyeti? Kim olursa olsun Cumhurbaşkanlığı makamında biz bunlara karşıyız, demokratik parlamenter sistemi savunuyoruz. 20 Temmuz darbesinden sonra Türkiye’yi dar bir kıskacın içine sokmak istiyorlar.” dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:



Değerli arkadaşlarım, genç arkadaşlarım, aramızda bulunan konuklar, bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım; Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan hepinize selamlarımızı, sevgilerimizi gönderiyoruz.

İNATLA, DİRENÇLE, KARARLILIKLA HABER YAPMAYA ÇALIŞAN GAZETECİ ARKADAŞLARIMIZIN ÖNÜNDE SAYGIYLA EĞİLİYORUZ

Bugün 10 Ocak, bugün Çalışan Gazeteciler Günü. Bize haber ulaştırmak için günün yirmi dört saatinde çalışan, bize doğru haber ulaştırmak için alın teri döken, bize atlatma haber ulaştırmak için kendi arkadaşlarını bile atlatan ki topluma duyduğu sevgiyi, saygıyı ve toplumun doğru haber alması açısından verdiği emeği yücelten gazeteci arkadaşlarımıza hepimiz sevgilerimizi, saygılarımızı sunuyoruz.

Biliyorum, çok farklı görüşlerden gazeteci arkadaşlarımız var, gazetelerimiz var, topluma haber taşırlar. Görüşü ne olursa olsun hiçbir gazeteci arkadaşın tutuklanmasını istemeyiz, gözaltına alınmasını istemeyiz. Onun görevi toplumu aydınlatmaktır, topluma bilgiyi taşımaktır. Eğer onun üzerine baskı kurarsak, haber yapmasını engellersek, yorum yapmasını engellersek, gözaltına alırsak, tutuklarsak demokrasiden söz edemeyiz. Demokrasinin bizatihi varlık nedeni medyanın özgürlüğünde yatmaktadır. O açıdan, bizim hapishanelerimizde şu anda 150’ye yakın gazeteci arkadaşımız var, bazen 147 deniyor, bazen 146 deniyor, bazen 148 deniyor ama 150’ye yakın gazeteci arkadaşımız var. Bir kısmının iddianamesi bile hâlâ hazırlanmış değil ama içeride bekliyorlar, savcı ne zaman iddianameyi hazırlayacak ve biz savunmamızı yapacağız. Bir baskı döneminden geçtiğimizi biliyorum. 20 Temmuz darbesinin sonuçlarını hep birlikte görüyoruz, 20 Temmuz sivil darbesinden sonra sonuçlarını hep birlikte görüyoruz. O açıdan birinci acıyı çeken gazeteci arkadaşlarımızdır, özgürce haber yapamıyorlar. Bazen oto sansür uygulamak zorunda kalıyorlar.
Değerli arkadaşlarım, şu anda 147 gazetecimiz hapiste ama 9 bin işsiz gazeteci var. Bu iş kolunda işsizlik oranı yüzde 29, en yüksek işsizlik oranı gazetecilik alanında yaşanıyor. 17 bin çalışandan sadece 3 bini sendikalı, hiçbir güvenceleri yok doğru dürüst. Hani, demokrasi, demokrasi diyoruz ya, medya özgürlüğü, medya özgürlüğü diyoruz ya, Türkiye’nin bugün yaşadığı tablo maalesef bu. Ama bütün bunlara rağmen inatla, dirençle, kararlılıkla haber yapmaya çalışan gazeteci arkadaşlarımız var. O gazeteci arkadaşlarımızın önünde saygıyla eğiliyoruz bugün.

CUMHURİYET, BÜYÜK MÜCADELELERDEN SONRA KURULDU

Bugün, İnönü Zaferi’nin de 95’inci yıl dönümü, Birinci İnönü Zaferi’nin 95’inci yıl dönümü. İsmet İnönü, albay rütbesiyle İnönü’de ve birinci zaferi kazanır. Yokluklar içinde, acılar içinde, gözyaşları içinde o zafer kazanılır. Düşman güçlüdür ama İnönü’nün askerlerinin de manevi gücü, morali, imanı yüksek “Bu savaşı kazanacağız” derler ve bu savaşı kazanırlar. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İnönü’ye şu telgrafı gönderir: “Bu muvaffakiyetin –yani bu başarının- mukaddes topraklarımızı düşman istilasından kamilen kurtaracak olan kesin zafere bir hayırlı başlangıç olmasını Allah’tan diler ve bu tebligatın umum batı ordusu er ve subaylarına iletilmesini rica ederim” der ve İnönü bu savaşı kazanır. Bu savaş çok önemlidir. Başarıdan hemen on gün sonra Türkiye Büyük Millet Meclisinde anayasa kabul edilir. Anayasanın 1’inci maddesi de “Hâkimiyet bilakayduşart milletindir” yazar, 1921 Anayasası, İnönü Zaferi’nden on gün sonra. O zafer kazanılmasaydı belki bu Anayasanın 1’inci maddesi böyle yazılmayacaktı, belki ertelenecekti. Zaferin arkasından on gün sonra egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu tescil ediliyor anayasayla. Değerli arkadaşlarım, o savaş kolay kazanılan bir savaş değildi; Dumlupınar’da, İnönü’de verilen savaş mücadelesi gerçekten de zor koşullarda veriliyordu. Cephanesi, donanımı yetersiz bir orduyla düşmana karşı mücadele veriyorduk.

Değerli arkadaşlarım, o insanlar büyük mücadelelerden sonra cumhuriyeti kurdular, adına “Türkiye Cumhuriyeti” dediler, çünkü cumhuriyet denmesinin temel nedeni egemenliğin halka ait olduğunun tescil edilmesidir. Vatandaş, padişahın kulu değildir artık, Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür bireyidir artık, herkes eşittir artık, kimse, padişahtan gelecek olan bir telkinle hareket etmeyecek; herkes yasalar çerçevesinde, cumhuriyetin verdiği güven içinde görevinin başında olacak. Cumhuriyet, bu şartlarda, zor şartlarda kuruldu değerli arkadaşlarım. Ve Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhuriyet kurulduktan sonra söylediği bir cümle daha vardır, onu da ifade edeyim değerli arkadaşlarım, bugünlerin daha iyi değerlendirilmesi açısından. 1923’te şöyle der: “Milletimizin başına gelen bütün felaketler kendi talih ve geleceklerini başka birisinin eline terk etmesinden kaynaklanır.” “Kendi iradeni başkasına verirsen, ipotek ettirirsen felaketten kurtulamazsın” diyor. Ve şöyle devam ediyor: “Bu kadar acı tecrübeler geçiren milletin, bundan sonra egemenliğini bir kişiye vermesi kesinlikle mümkün değildir.” Saraydan alıyorsun millete veriyorsun egemenliği; milletin egemenliği geçerlidir diyorsun ve o kadar ki Türkiye Büyük Millet Meclisinin duvarına tek cümle kuruyorsun ve yazıyorsun “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diye.

SAYIN DENİZ BAYKAL TARİHE GEÇECEK BİR KONUŞMA YAPTI
Şimdi gündemimizde bir anayasa değişikliği var. Bu kısa tarihten bahsetmemin nedeni, kendi tarihini bilmeyen geleceği inşa edemez; yaşadığı sıkıntıları bilmeyen geleceğini sağlıklı inşa edemez. Bir anayasa görüşmesi var. Dün milletvekili arkadaşlarım, grup başkan vekillerimiz olağanüstü bir performans gösterdiler, bütün ayrıntılar aktarıldı. Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına önceki Genel Başkanımız Sayın Deniz Baykal tarihe geçecek bir konuşma yaptı. Biz kendi çıkarımız için değil, partimizin çıkarı için de değil, görüşü ne olursa olsun bu milletin çıkarı için mücadele eden bir partiyiz. Çok partili hayatı bu ülkeye getiren partiyiz. Herkesin düşüncesine saygı duyan bir partiyiz. Demokrasimizin gelişmesini isteyen bir partiyiz. Dolayısıyla, bizim adımıza konuşan, tarihe not düşen önceki Genel Başkanımız, Cumhuriyet Halk Partisine yakışan bir konuşma yapmıştır. Biz her türlü düşünceye saygı gösterirken, biz herkese saygı gösterirken temel felsefemizin demokrasi olduğunu hiç kimsenin unutmamasını isteriz. Bir ülkede demokrasi varsa özgürlükler vardır. Bir ülkede demokrasi varsa insanlar düşüncelerini rahatlıkla açıklayabilirler. Bakın bu ülkenin hapishanelerinde 147 gazeteci var. Bu gazetecilerin çoğu gazetecilik yaptıkları dönemde Cumhuriyet Halk Partisi lehine tek cümle bile kurmamışlardır ama biz onların haklarını savunuyoruz çünkü biz demokrasiyi savunuyoruz, onların düşüncelerine katılmasak bile onların düşüncelerini özgürce açıklayabilecekleri bir ortamı yaratmak istiyoruz. Akıl akıldan üstündür, herkes benim gibi düşünmek zorunda değil, bizim gibi düşünmek zorunda da değil ama herkes düşüncesini özgürce açıklayabilmelidir.

ANAYASALAR, BİR TOPLUMUN UZLAŞMA BELGELERİDİR
Değerli arkadaşlar, anayasa değişiklikleri neden önemli? Çünkü anayasalar, bir toplumun uzlaşma belgeleridir, bir toplumsal uzlaşma belgesidir anayasalar. Nerede yaşarsa yaşasın, cinsiyeti ne olursa olsun, kimliği ne olursa olsun, eğitim düzeyi ne olursa olsun her vatandaş, anayasa kitapçığını eline aldığında “Bu benim anayasamdır” diyebilmelidir. Bunu dediğimiz zaman o anayasa gerçek anlamda bir anayasa olmuş olur. Başka? Anayasayı önemli kılan her yurttaşın haklarını güvence altına almasıdır. Benim bir anayasal hakkım varsa ben bu hakkımı özgürce ve güvence altında arayabilmeliyim, anayasa bunu sağlar. O nedenledir ki 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 16’ncı maddesi şunu söyler, 1789: “Hakların güvence altına alınmadığı ve güçler ayrılığının belirlenmediği bir toplumun anayasası yoktur” der. Haklar güvence altına alınacak. Haklar güvence altına nasıl alınır? Güçler ayrılığı ilkesiyle yani yetkinin bir kişinin elinde toplanmamasıyla haklar güvence altına alınır. Şimdi, vatandaşımız der ki ya, bir kişinin elinde olsa ne fark eder? Şöyle fark eder değerli vatandaşlarım: Bir ülkede yargı bağımsız değilse, siyasi otoritenin emrindeyse haklar güvence altında değildir, bu anlama gelir. Örneğin devletin bir muamelesiyle karşılaştınız ve o işlemin haksız olduğuna inanıyorsunuz, ne yapacaksınız? Hakkınızı arayacaksınız. Yargı bağımsız değil, o idarenin emri altındaysa siz hak arasanız da hakkınız size teslim edilmez. İşte güçler ayrılığının önemi burada yatmaktadır. Benim hak arama güvencem anayasa teminatı altında olmalı. Güçler ayrılığının temel felsefesi de budur; yasama, yargı ve yürütme, birbirini denetleyecek, biri diğerinden üstün olmayacak, tarihsel gerçeklere uygun olacak, dünyanın gidişine uygun olacak. O zaman biz anlayacağız ki bu anayasa bizim anayasamızdır. Neden? Bana hem hak veriyor, hem bana verdiği hakların güvencesini teminat altına alıyor. Anayasa bu kadar önemli değerli arkadaşlarım.

DÜNYADA YETKİLERİN TEK ELDE TOPLANDIĞI, KAVGASIZ, DÖVÜŞSÜZ BİR ÖRNEK YOKTUR
Şimdi, yine bazı vatandaşlarımız diyebilir ki, ya bir şey olmaz, ne olacak. Bir kişiye yetkiyi verelim, o, Türkiye’yi yönetsin, kavga dövüş de olmaz. Dünyada yetkilerin tek elde toplandığı, kavgasız, dövüşsüz bir örnek yoktur arkadaşlar. Bakın dünyada yok, tarihte yoktur. En son örneği Hitler’dir Almanya’da. Seçimle gelmiştir, bütün yetkileri üstüne almıştır hatta kendisinin hukuk danışmanı şu açıklamayı yapmıştır Alman hâkimlerine: “Bir konuda karar verirken önce Führer’e bakacaksınız. Führer olsaydı o konuda nasıl karar verecek idiyse öyle karar vereceksiniz” demiştir. Ve Hitler, sadece Almanya’yı değil, sadece Avrupa’yı değil bütün dünyayı kana bulamıştır. Bunun üzerine, Almanlar yeni bir anayasa yazarken direnme hakkını anayasalarına koymuşlardır. “Başka bir çaresi yoksa bu halk direnmek zorundadır” demişlerdir. Bunu, Mustafa Kemal Atatürk’ün Bursa Nutku’nda görüyorum.

ANAYASA DAYATMA KÜLTÜRÜYLE DEĞİL, UZLAŞMA KÜLTÜRÜYLE DÜZENLENİR
Değerli arkadaşlarım, anayasalar değişmez mi? Elbette değişir, niye değişmesin? En güzel örneğini vereceğim size. Rahmetli Ecevit’in Başbakanlık yaptığı dönemde anayasanın 38 maddesi değişmiştir ama nasıl yapmıştır bunu rahmetli Ecevit? Türkiye Büyük Millet Meclisi İç Tüzüğü’nde olmayan bir uygulamayı başlatmıştır, Anayasa Uzlaşma Komisyonu oluşturmuştur. Partilerin aldığı oylara bakmaksızın, partilerin Türkiye Büyük Millet Meclisindeki milletvekili ağırlıklarına bakmaksızın demiştir ki “Mecliste grubu olan her siyasi parti eşit sayıda temsilci versin; milletvekili çok olan da az olan da eşit sayıda temsilci versin. Oturalım, hep birlikte anayasa değişikliği yapalım.” Neden? Bir toplumsal uzlaşma yapmamız lazım, anayasa dayatma kültürüyle olmaz, uzlaşma kültürüyle anayasa düzenlenir. Ecevit bunu yapmıştır ve anayasanın 38 maddesi değişmiştir. Kavga çıkmış mıdır? Hayır. Toplumda gerginlik olmuş mudur? Hayır. Milletvekilleri arasında kavga çıkmış mıdır? Hayır. Oylama yapılırken birileri çıkıp milletin gözünün içine baka baka “Ben evet oyu kullanıyorum” diye, sanki maharetmiş gibi, kendi partisine güven vermek isteyen bir tabloyu sergilemiş midir? Hayır. Herkes gitmiştir anayasa değişikliği konusunda oy vermiştir ve anayasanın 38 maddesi değişmiştir.

TBMM’NİN ETRAFINDA TOMA’LAR, POLİS ARAÇLARI, NE OLUYOR SAVAŞ MI VAR?
Şimdiye bakıyorum: Anayasa değiştirecek bir ortam var mı? OHAL var, olağanüstü hâl uygulaması; her an herkes tutuklanabilir; her an herkesin mal varlığına el konulabilir. Düşünebiliyor musunuz, anayasa değişikliği yapılacak Türkiye Büyük Millet Meclisin etrafında TOMA’lar, polis araçları, arabalar, kamyonlar… Ya, ne oluyor, savaş mı var? Türkiye Büyük Millet Meclisine saldırı mı var? Yok bunlar. Böyle bir ortamda biz anayasa değiştiriyoruz. Ya, Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında böyle bir şey oldu mu? Hayır. Toplandılar, anayasayı yaptılar. Üniversiteler konuşamıyor, rektörler konuşamıyor, hukuk fakülteleri konuşamıyor, barolar konuşamıyor. Dün Ankara’da Ankara Baro Başkanı bir açıklama yapacak, kıyamet kopuyor “Nasıl açıklama yapar?” Ya, baro başkanı, niye açıklama yapmasın? Bunun açıklamasından niye korkuyorsunuz? Açıklama yapsın. Gelir bir yerde oturur, düşüncesini açıklar. “Bu ortamda biz anayasayı değiştireceğiz” diyorlar. Ve bir şey daha: Anayasada ne değişecek kimsenin haberi yok. İktidar partisine diyoruz ki televizyonlardan canlı verin anayasa çalışmalarını vatandaşlar seyretsinler, “Vermeyiz” diyorlar. Ya, anayasa değiştiriyorsun, yediden yetmişe herkesi ilgilendiren bir temel yasayı değiştiriyorsun vatandaşın bilgisi olsun, yayınlayın bunu. “Hayır, yayınlamayız” yayınlamıyor. Böyle bir ortamda dayatma kültürüyle anayasayı değiştirmek istiyorlar.

20 TEMMUZ, SİVİL DARBE TARİHİDİR
Değerli arkadaşlarım, 15 Temmuz kontrollü darbe girişiminden sonra 20 Temmuzda asıl sivil darbe yapıldı, kimse unutmasın bunu. Kimse unutmasın, 20 Temmuz, sivil darbe tarihidir. 20 Temmuzdan sonra Türkiye’ye bakın neler oldu: On binlerce kişi devlet memuriyetinden atıldı, binlerce kişi üniversitelerden atıldı, yüzlerce yayın organı kapatıldı, 147 gazeteci hapse atıldı, er ve erbaşlar hapse atıldı, askeri öğrenciler hapse atıldı, askerler linç edildi. 20 Temmuzdan sonra bir darbe dönemi yaşıyoruz arkadaşlar. Üniversiteler susturuldu, OHAL kararnameleriyle Türkiye Büyük Millet Meclisinin vermediği yetkiler kullanıldı, Türkiye Büyük Millet Meclisi devre dışı bırakıldı. Ya, 12 Eylül darbe döneminde bile bunlar olmadı. Yargı tamamen siyasi iktidara teslim edildi. Üzülerek ifade edeyim, Anayasa Mahkemesi dahi siyasi iktidara teslim oldu, demokrasiden ve hukuktan vazgeçti. Toplum ayrıştırıldı, 1 milyondan fazla mağdur aile yaratıldı. İnsanlar açlığa mahkûm edildi. Hiçbir dönemde söylenmeyen şu cümle kuruldu: “Açsa ağaç kökü yesinler” yesinler diye bu cümle kuruldu; bu, insan haklarına aykırı. Bunu söyleyen adam, zaten insan olamaz. 20 Temmuz sivil darbesinden sonra toplum bu noktaya geldi. Şimdi diyorlar ki: “Efendim, yeni anayasa yapacağız.” Niye yapıyorlar yeni bir anayasa? Düne kadar yoktu, birdenbire niye çıktı ortaya? Yine kendi tarihimizden örnek vereyim, ister 71’i alın, ister 82’yi alın, hangi tarihi alırsanız alın, 80’i alın, her darbe döneminden sonra darbeciler anayasayı değiştirmişlerdir kendi geleceklerini güvence almak için. Aynı olayı 20 Temmuz darbesinden sonra yaşıyoruz. 16 Temmuzda bu Meclise geldim, konuşma yaparken demokratik parlamenter sistemin güçlendirilmesi gerektiğini söyledim; hep beraber alkışladılar. Ağustos ayında Yenikapı’ya gittim, parlamenter demokratik sistemin güçlendirilmesini söyledim; hep beraber alkışladılar. 16 Temmuzda Türkiye Büyük Millet Meclisi grubu olan dört partinin imzasıyla ve Meclis Başkanının imzasıyla bir bildiri yayınladı parlamenter demokratik sistem üzerine, onun güçlendirilmesi üzerine; onu da alkışladılar. Ne oldu birdenbire parlamenter demokratik sistemden vazgeçiyoruz da totaliter bir sisteme geçiyoruz, ne oldu? Darbeyse hepimiz karşıyız, hep beraber karşı durduk. İnsan haklarıyla hep beraber savunduk, neden bir anayasa değişikliği ve neden toplum bu kadar baskılanarak bir anayasa değişikliği yapılıyor? Kendi geleceklerini güvence altına almak için bu anayasa değişikliğini yapıyorlar. Sanıyorlar ki biz yaptıkları yolsuzlukları unutacağız, hukuksuzlukları unutacağız, insan hakkı ihlallerini unutacağız. Bunların hiçbirisini unutmayacağız, tarihe her seferinde not düşeceğiz, gelecek kuşaklara da aktaracağız bunu, hiç unutmayacağız. Çünkü geçmişten ders almayanların geleceği inşa etme hakları yoktur; onlar, sadece bir ülkeyi felakete sürüklerler. Bugün geldiğimiz nokta maalesef budur değerli arkadaşlarım.

YÜZDE 51’LE SEÇİLEN CUMHURBAŞKANINA, MİLLETİN YÜZDE YÜZÜNÜ TEMSİL EDEN TBMM’Nİ FESHETME YETKİSİ VERİYORLAR

Ne yapılmak isteniyor, ne yapmak istiyorlar? Anayasayı değiştireceğiz, ne yapmak istiyorlar? Yüzde 51’le seçilen cumhurbaşkanına, milletin yüzde yüzünü temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisini feshetme yetkisi veriyorlar. Makul bir insanın kabul edeceği bir şey değil, aklını kullanan bir insanın kabul edeceği bir şey değil, demokrasiye inanan bir insanın kabul edeceği bir şey değil. Milli iradeye ihanettir bu. Millet seçmedi mi bu milletvekillerini? Millet seçti. Yüzde yüzü var burada, her partiden insan var ama bir kişi çıkıyor, yüzde 51 oy almış, yüzde yüzlük bir Meclisi “ben feshediyorum” diyor. Sebep? Sebep göstermeye de gerek yok. Böyle bir düzen olabilir mi? Dünyada böyle bir örnek var mı? Mustafa Kemal Atatürk’e verilmeyen yetki birisine verilecek, üstelik Türkiye’yi felakete sürükleyen birisine verilecek; üstelik hem PKK’nın hem IŞİD’in hem FETÖ’nün hem El Nusra’nın kandırdığı adama vereceğiz biz bu yetkiyi. Söyledim, bu, milli iradeye ihanettir. Buna “Evet” diyen, kendisine oy veren vatandaşa ihanet etmiştir. Vatandaş bize niye oy veriyor? Gidin, kanunlara uygun olarak orada görev yapın, Parlamentoda görev yapın. Yolsuzluk yapanları koruyun diye bize oy vermez ki vatandaş.

Değerli arkadaşlarım, bir başka konu: Cumhurbaşkanı seçilecek kişi aynı zamanda partinin de genel başkanı olacak yani cumhurbaşkanı tarafsız olmayacak. Bazı vatandaşlarımız diyebilirler ki ya, ne olacak ya, hem cumhurbaşkanı olsun hem de partinin genel başkanı olsun, ne olacak yani? Şu olacak değerli vatandaşlarım: Cumhurbaşkanı olarak vali atayacak ama aynı zamanda o vilayete il başkanı da atayacak. Kaymakam atayacak, ilçe başkanı da atayacak. Şimdi, Cumhurbaşkanını kim temsil edecek; il başkanı mı, vali mi? Hiç düşündün mü bunu değerli vatandaşım? Böyle bir yapı olabilir mi? Sadece bu mu? Hayır. Cumhurbaşkanı anayasaya göre hâlâ tarafsız olacak çünkü tarafsızlığını öngören yemin metni değişmiyor. Partinin genel başkanı gelecek Mecliste diyecek ki “Ben tarafsız davranacağıma dair namusum ve şerefim üzerine ant içiyorum.” Bakın, değerli vatandaşlarım, milletvekilleri tarafsızlık üzerine yemin etmezler çünkü her milletvekili bir partinin üyesidir. Genel başkanlar tarafsızlık üzerine yemin etmezler çünkü her genel başkan kendi partinin çıkarlarını savunur ama Cumhurbaşkanı, cumhurun başkanı olduğu için yani bütün herkesi temsil ettiği için tarafsızlık üzerine yemin eder. Şimdi, nasıl oluyor da hem tarafsız olacaksın hem de bir partinin genel başkanı olacaksın? Her vatandaşımın bunu kendi vicdanına sorması lazım. Neyine yetmiyor Cumhurbaşkanlığı, neyine yetmiyor? Ya bu ülke, seni aldı milletvekili yaptı, genel başkan yaptı, Başbakan yaptı, Cumhurbaşkanı yaptı; bir uçak demedin beş uçak verdi; bir araba demedin 100 araba verdi; bir köşk demedi, sana 1 100 odalı saray verdi, daha ne istiyorsun arkadaş ya? Otur yerinde arkadaş ya, daha ne istiyorsun?

BİZ TÜRKİYE’NİN GELECEĞİNİ DÜŞÜNÜYORUZ

Tarafsız davrandığı sürece hep saygı duydum. Bakın, milletin oyunu almış, hep saygı duydum tarafsız davrandığı sürece. Kendisinden istirham ettim: Ya, Allah aşkına şu teklifi geri çek, milleti böleceksin, kavga ettireceksin, Türkiye’yi bütün dünyaya rezil edeceksin, bütün demokratik birikimlerimizi yok edeceksin, geri çekin bunu ya. Niye kavga edeceğiz? Türkiye’nin bu kadar derdi var ya, illa bu mu olacak? Sadece bu değil, değerli arkadaşlarım, tarafsız olan bu Cumhurbaşkanı yani partinin genel başkanı aynı zamanda kendi partisinin bütün milletvekillerini belirleyecek. Bu ne demektir? Türkiye Büyük Millet Meclisi üzerine vesayet kuracağım demek; çoğunluk bende istediğimi yaptırırım diyecek. Birisi benim sözümden çıkarsa ertesi gün onun adını listeden sileceğim, bir daha onu milletvekili yapmayacağım demek. Böyle bir anlayış olur mu arkadaşlar? Cumhurbaşkanısın, Cumhurbaşkanı pozisyonunda oturan bir kişi bunu yapmamalı. Bakın, değerli arkadaşlarım, bu sorun sadece Erdoğan sorunu da değil, biz Türkiye’nin geleceğini düşünüyoruz. Yarın bir başkası çıkar, ona da aynı yetkiler verilirse ona da karşı çıkarız. Sorunu, kişi sorunundan bağımsız olarak düşünmek zorundayız ve bunu anlatmak zorundayız.

GAZİ MECLİS, BİR KİŞİNİN ARKA BAHÇESİNE DÖNÜŞECEK

Başbakanlık tamamen kaldırılıyor, bu anayasa çıkarsa Başbakanlık diye bir kurum olmayacak. Böylece Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kendi ipini çeken bir Başbakanla karşı karşıya kalacağız, o da Binali Yıldırım, kendi ipini çeken, kendisini sonlandıran bir Başbakan. Başka? Efendim, bu anayasa değişikliği geçerse Hükümet Türkiye Büyük Millet Meclisinden güvenoyu almayacak, kaldırıyorlar güvenoyunu. Niçin? Diyor ki “Bu Meclis zaten ikinci sınıf bir Meclis, buradaki adamlar da ikinci sınıf adam, bakmayın millet seçmiş, bunlardan güvenoyu istemeye gerek yok. Otursunlar oturdukları yerde alsınlar aylıklarını. Böyle bir anlayış olabilir mi? Gelirsin, güvenoyu alırsın, güvenoyu aldıktan sonra oturursun dersin ki “Ben bu Meclisten güvenoyu almışım. Bu Meclisten güvenoyu aldığım için ben icraatımı yapıyorum.” Bizim yüz yıllık birikimlerimizi tümüyle çöpe atıyorlar. Amaç ne? Türkiye Büyük Millet Meclisini Cumhurbaşkanlığının arka bahçesi hâline getirmek. Gazi Meclis, Milli Kurtuluş Savaşını yöneten Meclis, dünyada saygınlığı olan bir Meclis, 15 Temmuz’da üzerine bombalar yağarken darbecileri püskürten Meclis, bir kişinin arka bahçesine dönüşecek. Bu, tarihimize ihanettir arkadaşlar, Milli Kurtuluş Savaşının tarihine ihanettir, olamaz böyle bir şey. Sonra? Bu anayasa değişikliği yürürlüğe girerse gensoru da kalkıyor, bakanlar hakkında gensoru verilmeyecek, malı istediği kadar götürebilir artık. Ya, gensoru niye verilmiyor, kaldırıyorsun onu. Bakanı denetleyecek, en azından kürsüye çıkıp diyecek ki “Arkadaş, sen şunu şunu yaptın.” O da gelip kendisini savunacak. Onu da kaldırıyorlar. Nasıl bir anlayıştır? Bütün vatandaşlarıma sesleniyorum: Kul hakkına saygı duyuyorsan bu anayasa değişikliğine karşı çıkacaksın, bu kadar açık.
Şunu yapmak istiyorlar: Milli Kurtuluş Savaşıyla Gazi unvanını alan bir Meclisi itibarsız Meclis hâline getirmek istiyorlar çünkü bunlar, Milli Kurtuluş Savaşından da rahatsızlar. Birilerinin boyunduruğuna mı acaba ihtiyaç hissediyorlar? Sen istesen bile biz seni teslim etmeyeceğiz. Biz, Milli Kurtuluş Savaşını vermiş bir ulusun evlatlarıyız. Nasıl olur da Gazi Meclisi ikinci sınıf bir Meclis hâline getirirsin, itibarsız hâle getirirsin?

TÜRKİYE, SÜREKLİ OLARAK BİR OHAL DÖNEMİNİN İÇİNE GİRMİŞ OLACAK
Başka? Cumhurbaşkanına kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi veriliyor yani Cumhurbaşkanı, bir sabah kalkıp diyebilir ki Resmî Gazetede bir kararname, İçişleri Bakanlığını kapattım. Sebep? Sebep sormaya hakkınız yok, yok öyle bir şey. Nasıl Meclisi feshettim derken hiçbir sebep soramıyorsak, burada da hiçbir sebep yok. Merkez Bankası yöneticilerinin tamamını değiştirdim. Dışişleri Bakanlığını kapattım, yerine başka bir bakanlık kurdum. Efendim, 15 bakanlık var, bu 15 bakanlığı kaldırıyorum, 3 bakanlıkla ben Türkiye’yi yönetirim, mesele bitti. Bu var mı? Var, yetki veriliyor. Peki, eskiden bunları kim yapıyordu? Eskiden bunları Türkiye Büyük Millet Meclisi yapıyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi bir bakanlığın kuruluşuna veya kaldırılmasına karar veriyordu yani milli irade karar verirdi. Şimdi, bir kişi kalkıyor, diyor ki “Ben kapattım, ben açtım, her şeyi yapabilirim.” Üniter yapıyı bozacak her türlü kararı alabilir, her türlü kararı alabilir. Sadece bunlar mı? Hayır. Buralara getirilecek kişilerin niteliklerini de Cumhurbaşkanı belirliyor. Müsteşar kim olacak, nitelikleri ne olacak? Vali kim olacak, nitelikleri ne olacak? Genel müdür kim olacak, nitelikleri ne olacak? Bir sabah kalkıp bir kararname, genel müdür olabilmek için ilkokul mezunu olmak yeterlidir diyecek, yakınını atayacak; üç gün sonra başka bir kararname, genel müdür olmak için yüksekokul mezunu olmak gerekiyor ve eskilerin hakları saklıdır. Bu olur mu? Bunların tamamını yapma yetkisine sahip olacak. Şimdi, bütün vatandaşlarıma soruyorum, hangi partiye oy verirse versin: Böyle bir Türkiye’yi biz hak ediyor muyuz Allah aşkına? Millet dedin, vekil dedin, parlamentoya getirdin, yetki verdin, kanunu burası çıkarır, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, parlamentoların temel özelliği kanun yapma tekelini kendilerinde tutmalarıdır, başka bir otoriteye kanun yapma yetkisini veremez. Siz, sürekli böyle bir yetki veriyorsunuz yani Türkiye, sürekli olarak bir OHAL döneminin içine girmiş olacak. Bunu Türkiye hak ediyor mu arkadaşlar? Yarın sandığa gittiğiniz zaman ne olacak? Meclis, milletvekilleri, herkes kendi vicdanına sorarak oy kullanmalıdır, çocuklarının geleceği için oy kullanmalıdır, Türkiye’nin itibarı için oy kullanmalıdır, Gazi Meclis için oy kullanmalıdır, onun itibarını korumak için oy kullanmalıdır; birilerine yalakalık yapmak için oy kullanmak milletvekiline yakışmaz çünkü o, milleti temsil ediyor.

ARLARI, EDEPLERİ, AHLAKLARI VARSA BİR AN ÖNCE MAKAMLARINDAN ÇEKİLMELERİ LAZIM
Yetiyor mu? Hayır. Bütçe hakkını da devrediyorlar. Bütçe hakkı, bütün parlamentoların namusudur. Nedir? Her vatandaş vergi verir, o vergilerin nerelere harcandığına Türkiye Büyük Millet Meclisi karar verir. Her kuruşun nereye harcandığına Meclis karar verir. Şimdi, gerek yok, bütçe çıkmazsa yeniden değerleme oranında artar ve yeni bütçe yürürlüğe girer. Bu, doğru değil arkadaşlar. Dünyanın bütün parlamentolarında bütçe hakkı başka bir organa devredilmemiştir, dünyanın bütün parlamentolarında. Biz, ilk kez böyle bir garabetle karşı karşıyayız.
Meclisi bir adama teslim ettik, sonra? Yargıyı da bir adama teslim ediyoruz. Bir partinin genel başkanı Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinin 12’sini atıyor bu anayasa değişikliği gerçekleşirse. Hem Cumhurbaşkanı hem Genel Başkan, Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinin 12’sinin tayinini çıkarıyor “Buraya sizi atadım” diyor. Şimdi herkes elini vicdanına koyup şu soruma cevap versin: Bir partinin genel başkanı Anayasa Mahkemesine 12 hâkim atarsa o Anayasa Mahkemesi tarafsız olabilir mi? O mahkeme güven verir mi? Ve bu Cumhurbaşkanı, yeri geldiğinde o mahkemede yargılanacak. O hâkim bu cumhurbaşkanını mahkûm edebilir mi? Malı götürdüğünü göre göre beraat ettirecektir, ben adım gibi biliyorum. Bunun adı nedir? Devletin saygınlığına düşen bir gölge değil midir? Yargının üzerine düşen bir gölge değil midir? Sadece Anayasa Mahkemesi mi? Hayır. Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna da atamanın yarısından fazlasını yapacak. Ne yapacak Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu? Kimin hâkim olacağına onlar karar verecek, hangi mahkemede kim görevli onlar karar verecek, yargı bağımsızlığı olmayacak. Bağımsız yargının, tarafsız yargının olmadığı bir ülkede adalet olur mu? Ne diyorduk? “Adalet mülkün temelidir, devletin temelidir.” Çöken bir devlet yapısının üzerine çöken devlet yapısının anayasasını getiriyorlar. Şu anda devlet yok ortada, ne devleti. Teröre teslim edilen bir devlet var; teröre ve terör örgütlerine teslim edilen bir devlet var. İstedikleri yerde istedikleri zaman her türlü eylemi yapıyorlar. Terör olaylarının arkasından koşan beceriksiz bir hükümet var. Devleti yönetemiyorlar, devlet yönetilmiyor; yönetilmediği için de bunların bir an önce makamlarından çekilmeleri lazım arları varsa, edepleri varsa, ahlakları varsa.

20 TEMMUZ DARBESİNDEN SONRA TÜRKİYE’Yİ DAR BİR KISKACIN İÇİNE SOKMAK İSTİYORLAR
Demokratik parlamenter sistem bizim neyimize yetmiyor? Totaliter bir devlet getiriyorlar. Her partiden insanımız var, her görüşten insanımız var, çıksın konuşsunlar, düşüncelerini açıklasınlar. Türkiye bir kişiye teslim edilebilir mi? Türkiye Cumhuriyeti bu kadar küçük bir devlet mi? Bu kadar onursuz bir devlet midir Türkiye Cumhuriyeti? Kim olursa olsun Cumhurbaşkanlığı makamında biz bunlara karşıyız, demokratik parlamenter sistemi savunuyoruz. Bu sistemin aksayan yönleri var mı? Elbette var. Düzeltilmeli mi? Elbette düzeltilmeli. Nasıl düzelecek? Oturacağız, bir arada konuşacağız. Bize söylediler “Gelin.” Kendilerine söyledik “Evet, geliriz ama Türkiye hukukunu darbe hukukundan ayıracaksınız. Darbe hukukunu tümüyle ayıklayacaksınız anayasa ve yasalar dahil, Türkiye tam demokratik ülke olmalı.” Şunu da teklif ettim onlara: Avrupa Birliği bize diyor ki şunu şunu yapın. Ya, niye onlar dedikten sonra biz bunları yapıyoruz? Bizim aklımız yok mu? Bilgimiz yok mu? Birikimimiz yok mu? Oturup hep beraber bunları yapalım, illa onlar dayattığı zaman mı yapalım? Bunu da söyledik, yanaşmıyorlar. Şimdi, 20 Temmuz darbesinden sonra Türkiye’yi dar bir kıskacın içine sokmak istiyorlar.

Şimdi, iki soru soracağım ve bütün vatandaşlarımın bu iki soruya kilitlenmelerini isteyeceğim.

Birincisi şu: On beş yıldır tek başına iktidardalar. On beş yıldır çıkarmak isteyip de çıkaramadığınız bir kanun var mı? On beş yıldır almak isteyip de alamadığınız bir karar var mı? Hepsini yaptınız. O zaman bunu niye getiriyorsunuz? Her istediğinizi yapıyorsunuz; parlamentodan geçiriyorsunuz. Kanun geldiği zaman aksaklıkları düzelttik mi? Düzelttik. Söyledik, onlar da kabul ettiler. Her şeyi yapıyorsun, Parlamentoda çoğunluğun var, istediğin kararı alıyorsun, peki kardeşim, neden Türkiye’yi böyle bir dar kıskacın içine sokuyorsun, neden?

HİÇ KİMSENİN DERDİYLE İLGİLENMİYORLAR, TEK DERTLERİ BAŞKANLIK

İkinci sorum da şu: Getirilen bu anayasa değişikliği Türkiye’nin hangi sorununu çözecek?
Bir Allah’ın kulu çıksın desin ki bu anayasa değişikliği çıkarsa ekonomi düzelecek, terör bitecek, üniversiteler özgür olacak, medya özgürlüğü sağlanacak, işsizlik bitecek, aç ve açıkta kimse kalmayacak, bir Allah’ın kulu çıkıp bunu söylesin. Diyemezler, neden? İki yıldır fiilî başkanlık sistemi zaten var. Vatandaşım şunu düşünsün: İki yıl önceki Türkiye mi iyiydi, şimdiki Türkiye mi iyi? İki yıl önceki Türkiye’de mi insanlar daha rahattı, şimdi mi daha rahat? İstiyorlarsa buyursun gitsinler Ankara Sitelere, Ankara, burnumuzun dibinde Siteler var, OSTİM var, bir sorsunlar esnafa “Durumunuz nedir?” diye. Dolar almış başını gidiyor, ne olacak? Sesleri çıkıyor mu? Vatandaşa “Dolar bozdurun” diyorlardı. Sanki vatandaşın cebi dolarla dolu da gidip bozduracak. Ya, vatandaşın cebinde Türk Lirası bile yok kardeşim, senin dünyadan haberin yok. Freni patlamış kamyon gibi gidiyoruz, nereye gideceğimiz de belli değil. Açık ne net söylüyorum: Bunlar Türkiye’yi yönetmiyorlar ve yönetemiyorlar. Hiç kimsenin derdiyle de ilgilenmiyorlar, tek dertleri başkanlık. Ya, arkadaş, işsizlik var, dolar almış başını gidiyor, ekonomi alarmda, avro zaten felaket, ithalatımız, ihracatımız belli, on beş günde benzine neredeyse 10 kez zam yaptın, doğal gaz, ısınma, elektrik kesintileri, işsizlik almış başını gidiyor, her evde perişanlık, herkes geleceğe karamsar bakıyor. Ya arkadaş, sen eğer Türkiye’yi düzelteceksen gel, oturalım iktidarıyla muhalefetiyle Türkiye’yi düzlüğe çıkarmak için ne gerekiyorsa her türlü desteği verelim. Hiçbir düzence farklılığım yok, her türlü desteği verebiliriz. Terör almış başını gidiyor, Türkiye’yi terör örgütlerine teslim ettin sen. Gel arkadaş, terörü engellemek için bizden ne istiyorsan her türlü katkıyı verelim, her türlü çabayı gösterelim. Hayır, bunların hepsini unutmuşlar, illa ve illa başkanlık.

TÜRKİYE’Yİ PEŞAVER’E ÇEVİRDİLER, MASUM İNSANLARIMIZ HAYATINI KAYBEDİYOR
Değerli arkadaşlarım, şu anda hiç kimsenin can ve mal güvenliği de yok. Son sözlerim şu: Sevgili vatandaşlarım, biz ülkemizde yaşarken görüş ayrılıklarımız olabilir, fikir ayrılıklarımız da olabilir, her birimiz ayrı bir partinin üyesi de olabiliriz, her birimiz ayrı bir partiye sempati de duyabiliriz, hiçbir partinin üyesi de olmayabiliriz ama bir ortak paydada hepimizin buluşması lazım, o da demokrasidir. Demokrasi olmalı ki, sen de düşünceni özgürce söyle, ben de düşüncemi özgürce söyleyeyim. Oturup bir kahvede birlikte tartışabilelim. Yolda, caddede birbirimize düşüncelerimizi kavga etmeden açıklayabilelim. Bu memleketin huzura ihtiyacı var. Birlikte yaşayacağız biz bu memlekette. Gideceğimiz bir başka memleket, başka bir coğrafya, başka bir yer, başka bir vatan yok, bu vatanda hepimiz huzur içinde yaşamak istiyoruz. Kimliklerimiz farklı da olabilir ama biz bu ülkede huzur içinde yaşamak istiyoruz. Demokrasimizi güçlendirelim ama totaliter bir yapıyı Türkiye’ye getirirseniz Türkiye’yi bölersiniz, ayrıştırırsanız, Türkiye’yi zor bir sürecin içine sokarsınız. Tarihe bir bakın, tarihten örnek alın, tarihsel olaylara bakın, demokrasi kadar güzel bir şey yoktur. Herkes aynı şeyi düşünmek zorunda değildir, farklı düşünceler bir toplumun dinamiğini oluşturur, bir toplumun gelişmesini sağlar. Ekonomisi güçlü olan Türkiye, şu anda ekonomide sınıfta kalmıştır. Demokrasisi kısmen güçlü olan ve bütün Arap dünyasının imrendiği Türkiye, şu anda bir dikta yönetimiyle karşı karşıyadır. Türkiye’yi Peşaver’e çevirdiler, neredeyse her hafta sonu bir yerde bir eylem, bir olay oluyor, masum insanlarımız hayatını kaybediyor.

PARLAMENTODA MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRECEĞİZ
Bu kadar derin sorunlar varken, Parlamentoyu günün yirmi dört saatinde bir kişiyi illa başkan yapacağız diye mücadele etmenin akılla, mantıkla bağdaşır yönü yoktur. O nedenle söylüyorum, tarihimize, geleneklerimize, örfümüze, âdetimize sahip çıkalım. Tarihimizde böyle bir şey yoktur, geleneklerimizde böyle bir şey yoktur, örfümüzde, âdetimizde böyle bir şey yoktur. Ortak akıl var, aklımızı kullanacağız. Akıl akıldan üstündür, oturup bir arada konuşacağız. Sorunları masaya yatıracağız, sağduyuyla oturup konuşacağız. İşi getirip ehline vereceğiz. İşi bilen bir kişi oturup olayları yorumlayacak, bize yol yöntem gösterecek. Anayasa değiştiriyorsunuz, anayasa hukuku hocalarının sesi çıkmıyor arkadaşlar, nasıl bir düzen? Bunları kabul etmek mümkün değil. Dolayısıyla, biz parlamentoda demokratik parlamenter sistemin güçlenmesi için, bundan vazgeçilmemesi için, demokrasinin gelişmesi için her türlü mücadeleyi yapıyoruz. Parlamentoda bu mücadelemizi sürdüreceğiz, bu mücadelenin arkasında olacağız. Bütün vatandaşlarımın, bizim ne kadar iyi niyetli olduğumuzu bilmelerini isterim. Ülkemizi seviyoruz, bayrağımızı seviyoruz, insanımızı seviyoruz ve demokrasiyi de seviyoruz; demokrasi bizim olmazsa olmazımızdır.

Hepinize en içten selamlar, saygılar değerli arkadaşlarım.